CENGİZ ERDİNÇ
Utku Balaban 2017 yılında bir kanun hükmünde kararname ile ihraç edilen Barış Akademisyeni. Bir sosyolog olarak sorunlara çok disiplinli Marksist bir pencereden bakıyor. 2013 yılında Praksis dergisinde yayımlanan “Faburjuvazi ve İktidar: Yakın Türkiye tarihinde sınıf ve siyasal İslam” başlıklı makalesi hem faburjuvazi ve teknokrasi diye tarif ettiği iki sınıfın üretim ilişkilerine müdahalesiyle hem de siyasal İslamcılığın sınıfsal temellerini ve iktidarla ilişkilerini çözümlediği analizle dikkat çekti. Balaban farklı makaleleri ve söyleşileriyle 2023 ve 2024 seçim sonuçlarına da dikkat çekici farklı bakış açıları getirdi.
Hâlen ABD’de Xavier Üniversitesinde sosyoloji program direktörü olarak akademik hayatına devam eden Utku Balaban’ın Faburjuvazi ve İktidar makalesinden yola çıkarak yazdığı “Industrial Islamism” başlığını taşıyan kitabı Amerikan Sosyoloji Birliğinin yılın en iyi Marksist Sosyoloji ve yılın en iyi Kalkınma Sosyolojisi ödüllerini, Uluslararası Araştırmalar Birliğinin yılın en iyi Uluslararası Ekonomi Politik ödülünü ve Amerikan Siyaset Bilimi Birliğince Ortadoğu ve Kuzey Afrika çalışmaları alanında kıdemli bilimcilere verilen en iyi kitap ödülünü aldı. (Kitaba https://www.ucpress.edu/books/industrial-islamism/paper adresinden ulaşılabilir.)
Utku Balaban ile e-posta üzerinden faburjuvaziyi, seçimleri, CHP ve Yeni Parti ayrışmasını konuştuk. Sorularımıza ayrıntılı yanıtlar verdi, “demokratik sosyalizm” perspektifi üzerinde önerilerde bulundu, bu yaklaşımın içini dolduracak somut politikalardan söz etti.
2008’de Bağcılar’da bir kahve masasına oturduğunuzda işçilerin yanında masaya lüks otomobilinin anahtarını koyan bir figürden yola çıktınız. İşçi sınıfının emek sürecine nüfuz edebilen iki sınıf tanımladınız: teknokrasi ve faburjuvazi. Özellikle faburjuvazi merdiven altı atölyelerin, işçilerin kira ödediği konutların sahibi, kabaca kulübede oturanların saraydakiler gibi düşünmesini sağlıyor ve karşılığını emekten sağlanan rant olarak alıyor. Bu ilişkiyi bugün nasıl değerlendiriyorsunuz? İşçi sınıfının, yoksulların, emeklilerin vs. bir dip dalgasından söz edilebilir mi?
Evet, bu yönde emare var. Bu emareyi kuramsal bir çerçeveye oturtmak için Türkiye ve benzeri coğrafyalarda siyaseti belirleyen ortak etmen olan kırdan kente göç ile başlamalıyız. Göçün (tekelci olmayan sermayedarlardan müteşekkil) faburjuvaziyi üretim ilişkilerinde merkezi bir konuma oturtarak Türkiye ve benzeri ülkelerde siyaseti şekillendirdiğini iddia ediyorum.
Göç nasıl bir rol oynadı?
Çin başta olmak üzere Türkiye ve benzeri ülkelerde 1980’lerde ivmelenen iç göç Soğuk Savaş sonrasında küresel düzlemde sanayileşme ve büyümeyi mümkün kıldı. Bu büyümenin kaynağı olan artı değerin bir kısmı Türkiye ve Çin gibi sanayileşen Kuzey Atlantik dışı ülkelerde kaldı ve o ülkelerdeki gayri-proleter ve gayri-burjuva sınıfların arasındaki ilişkiyi dönüştürdü. Bu ülkelerde siyaset de bu dönüşüme paralel şekilde değişti. Bu göç dalgası ile kente gelenler emek sürecine bürokrasi, profesyoneller ve aydınların/akademisyenlerin, yani küçük burjuvazinin geliştirdiği idari, örgütsel ve kültürel çerçeve vasıtasıyla massedilememekteydi. Küçük burjuvazinin ürettiği ulus devlet sistemi (her ne kadar sömürü ilişkilerinin devamını sağlasa da) kentlere gelen dünya ölçeğinde milyarlarca insanı gereken hızda proleterleştirememekte ve proleterleşenlerin ürettiği artı değeri realize edememekteydi. Diğer bir deyişle, kapitalist üretim ilişkilerinin hâkimi olan ve dünya ölçeğinde nüfusu on bini geçmeyecek burjuvazi küçük burjuvazi marifetiyle bu devasa nüfusu sömürü ilişkisine dâhil edememekteydi.
Dip dalga Türkiye'ye özgü değil
Teknokrasi ve faburjuvazi burada devreye giriyor sanırım?
Evet. Tarihin bu etabında şirket yöneticileri ve teknoloji üreten uzmanlardan müteşekkil teknokrasi küresel tedarik zincirlerini kurarak bu tıkanmanın aşılmasını kolaylaştırdı. Bu zincirlerden doğan talebi karşılayan emek sürecinin yereldeki toplumsal ve idari organizasyonunu ise çoğu zaman istihdam ettiği işçilerle aynı kökenden gelen faburjuvazi üstlendi. Burjuvazinin sermayesince tetiklenen üretim ilişkilerindeki bu dönüşüm sayesinde Kuzey Atlantik’te teknokrasinin ve Türkiye gibi ülkelerde faburjuvazinin siyasi, kültürel ve iktisadi etkisi küçük burjuvazi aleyhine genişledi.
Türkiye’deki İslamcılık-laikçilik ayrışmasının kökeninde faburjuvazi ve küçük burjuvazi arasındaki bu çekişme yatmakta. Türkiye’de bu dönüşümün karşılığı İslamcılık, Çin’deki karşılığı milliyetçilik oldu. ABD gibi ülkelerde ise teknokrasi ile küçük burjuvazi arasında paralel bir mücadele devam etmekte. Teknokrasi içinden burjuvaziye terfi eden özellikle Peter Thiel gibi ‘teknoloji liderlerinin’ desteklediği MAGA hareketi ile hükümet bürokrasisi ve akademisyenler başta olmak üzere küçük burjuvazinin desteklediği liberaller arasındaki gerilim bu mücadelenin bir sonucu.
Dip dalga sadece Türkiye’ye özgü değildir. Ötesi, sadece ulus devlet ölçeğinde ve tekil ulus devletlere yoğunlaşarak da dip dalganın kökenlerini anlamak güç. İlgili dönüşümü anlamak için önce küresel sonra yerel düzlemde sınıflar arası ilişkileri irdelemek gerekir.
Bunu biraz daha açabilir misiniz? Bu ilişkiler nasıl dönüştü?
2010’lu yıllar itibariyle proletaryanın iç göçle bağlantılı nicel büyümesinden kaynaklanan mutlak artı değerdeki büyüme yavaşladı. Bu nedenle faburjuvazinin proletarya üzerindeki baskısı ağırlaşırken proletaryanın yeni siyasi fikirlere kulak kabartma potansiyeli güçlendi. 1980’lerde kentlere gelenlerin torunları bugün artık yetişkin bireyler. İlk iki kuşak çocuklarına kırda sahip olamayacakları bir gelecek bırakmak için faburjuvaziyle mutedil bir ilişki kurdu.
Bu iki kuşağın maruz kaldıkları ağır sömürüye rağmen durumlarına şükretmelerini sağlayan etmenler erozyona uğramakta. Konut sahipliği oranı düşüyor. Gıda ürünleri enflasyonu yükselmekte. Aile ve hemşehrilik üzerine kurulu dayanışma ağları zayıflamış durumda. Bu tür bir durumu Endonezya’da da Çin’de de Türkiye’de de görebilirsiniz.
Üçüncü kuşak ise, örneğin Türkiye’de önceki kuşaklara verilen ‘adil düzen’ vaadinin gerçekleşmeyeceğinin farkında. Dip dalganın kökeninde kabaca bu çıkmazın yarattığı kafa karışıklığı ve öfke yatmakta.
Dip dalganın dönüştürücü sonuçlara yol açması ise siyasi faillerin bu potansiyeli üreten sınıflar arası ilişkileri çözümleyebilmesi ve bu ilişkileri dönüştürebilecek bir proje önerebilmesine bağlı.
Nasıl bir proje önerilmeli? Ana başlıkları neler olabilir?
İki başlıkla ifade edebiliriz. Birincisi, proleter olma hâlini bir siyasi kimliğe çevirmek. İkincisi, bu kimliğe bir siyasi hedef tayin etmek.
Birinci başlığı şu saptamayla meşrulaştırabiliriz: Dip dalganın merkezinde proletarya varsa hedef, proleterin siyasi kimliğinin kurucu unsurunun sınıf konumu olmasını sağlamak olmalı. Bu başlığa ilişkin iki adım tanımlayabiliriz: Proletaryayı tanımlamak ve proletaryanın ‘ötekisini’ tanımlamak.
Birinci adıma ilişkin Fransız iktisatçı Thomas Piketty’nin ekibinin ürettiği veriden hareketle şunu söyleyebiliriz[1]: Türkiye nüfusunun 2021 yılı itibariyle yaklaşık yüzde 80’inin serveti kişi başına düşen servetten küçük. Bu yüzde 80’i oluşturan hanelerde büyüyen çocuklar ne büyürken bugünün koşullarında ebeveynlerininkini aşan bir donanım edinebilecekler ne de büyüdüklerinde hane servetinin getirisinden faydalanan diğer gençlerle aynı koşullarda hayata atılabilecekler. Dolayısıyla, dip dalganın müsebbibi çocuklarına kendilerinden daha iyi bir yaşam fırsatı sunamayacaklarını bilen ve hatta bu olgu nedeniyle istemesine rağmen çocuk yapmaktan, çocuk sahibi olmaktan bile vazgeçen o ümitsiz yüzde 80. Bu yüzde 80’in yöresel, etnik ve dini kökeni, iştigal ettiği (ya da edemediği) iktisadi faaliyetler, yaşama bakış biçimleri ve yaşam pratikleri çeşitlidir fakat yine de geriye yoksulluktan çıkmayacak bir kuşak bırakmanın yükü bu büyük kümenin tümünce hissedilmekte ve bu yük bu kümeyi, siyasetin ötesinde, varoluşsal bir düzlemde ortaklaştırmaktadır. Bir kişiye “İşler böyle giderse çocuğuna güzel bir gelecek bırakamayacaksın” denirse, neye inanıyorsa inansın, bir anlığına durur ve düşünür. Özetle, projenin ‘hedef kitlesi’ belli. Hem bu kitleyi hem de kitlenin ortak paydasını net bir biçimde tanımlayabiliyoruz.
Proletaryanın "ötekisi" tepedeki yüzde 20
Peki ikinci adım, “ötekisini” tanımlamak, bu nasıl olacak?
İkinci adım ise bu yüzde 80’in ‘ötekisini’ tanımlamak. ‘Ötekisi’ olmayan bir kimlik olamaz: Proletaryayı bu yüzde 80 olarak tanımlayacaksak proletaryanın ‘ötekisi’ de geri kalan yüzde 20 olmalı. Netleştirirsek bu tepedeki yüzde 20’nin altta kalan yarısının elinde, alttaki yüzde 80’e kıyasla, ücretli emeğin gelgitleriyle başa çıkmasını sağlayacak bir kısım kaynak var. En üstteki yüzde 10’un en yoksulu bile servetinin getirisiyle asgari seviyede geçimini idame ettirebilir. Bu en üstteki yüzde 10 örneğin iki dairesi olan ve ikinci dairesinin kirasıyla temel ihtiyaçlarını giderebilecek kişileri de sayısı birkaç yüzü aşmayan fakat ülkenin toplam servetinin yüzde 10’unun sahibi olan kişileri de kapsıyor.
Proletaryanın ötekisi geniş bir tanımla bu yüzde 20, fakat hedefte bir şaşma riskini asgariye indireceksek servet dağılımının en tepesindeki o yüzde 10’dur. Bu yüzde 10 içinde İslamcıları, laikçileri, Türkleri, Kürtleri, Sünnileri, Alevileri, ülkenin her yöresinden hemşehri gruplarını barındırmaktadır. Bu yüzde 10 bu bahsettiğim kimlik öbekleri üzerinden siyaset yapan tüm klik, hareket ve partilerde faal durumdadır, bu oluşumları şu veya bu biçimde şekillendirmektedir. Kimisi esnaf, avukat, hekim veya bürokrat, kimisi müteahhit veya sınai atölye sahibi, kimisi büyük işletmelerde yönetici veya mühendistir.
Proletarya toplumun yüzde 99’unu değil yüzde 80 ila 90’ını oluşturmaktadır. Tepedeki bu yüzde 10’luk imtiyazlı küme tepedeki milyonda 1’in, yani burjuvazinin, çıkarlarına hizmet edecek şekilde ülke siyasetini tasallutu altına almış ve emekçi halkı siyasetin dışına itmiştir. Bu yüzde 10’luk kümenin proletaryanın yoksullaşmasının müsebbiplerinden biri değilmiş gibi davranmamalıyız. Bu kümeyi somutlaştırabilirsek emekçi halk bu kitleyle sağlıklı bir ilişkiye girebilir, pazarlık yapabilir ve hatta (en tepede yer alan Türkiye’deki mensuplarının sayısı iki elin parmaklarını geçmeyecek burjuvaziye karşı) bu imtiyazlılarla bir ittifak kurabilir.
Net, bulandırılmamış bir sınıf perspektifi öneriyorsunuz?
Evet, bu tür bir perspektifi geliştirmeye çalışıyor ve bu perspektiften hareketle bir proje öneriyorum.
Projenin birinci adımı bu yüzde 90 ile yüzde 10 arasındaki ilişkinin anlaşılabilir bir siyasi anlatıya dönüştürülmesi ve ilgili her siyasi oluşumda o yüzde 10’un mensuplarının yüzde 90’ın çıkarlarının aleyhine hareket etmesinin önüne geçilmesi olmalı. Fakat tüm bunlar birçok kişiye yabancı fikirler. Kendini solda gören birçok kişi bile etrafındaki toplumsal ilişkilere bu tür bir pencereden bakmıyor: Çelişkinin niteliğini anlamak ve anlatmak gerekmekte.
Ben de bu mecburiyet nedeniyle 2013 yılında gayri-proleter ve gayri-burjuva toplumsal sınıfları tanımlamaya dönük uzun soluklu bir çaba içine girdim ve bu kümeyi dolaşım sınıfları olarak tanımladım.[2] Marx’ın birikim sürecine dair geliştirdiği analitik modelden hareketle üç dolaşım sınıfı tanımlıyorum: küçük burjuvazi, faburjuvazi ve teknokrasi.
Bu üç sınıf burjuva siyasetine, yani servet dağılımının en tepesinde yer alan ve, bahsettiğim üzere, dünyada sayısı on bini geçmeyen kişiden müteşekkil bir sınıf olan burjuvazinin sınıf iktidarının devamını sağlayan siyasi pratiklere yön verebilmek için çabalamakta ve hem diğer dolaşım sınıfları hem de proletarya ve burjuvaziyle bu hedef doğrultusunda ilişkilenmekte. Bu veya buna benzer bir çerçevede hareket etmeyeceksek, örneğin “iki sınıf vardır ve bunlar proletarya ve burjuvazidir” cümlesini terennüm ederek kendimizi rahatlatacaksak bu tür bir program çizebileceğimize inanmıyorum.
Peki nasıl olmalı?
Bu sorunun cevabı herhalde projenin ikinci başlığı, yani bu kimliğe bir siyasi hedef tayin edebilmekle ilgili. ‘Öteki’, siyasi kimliği tanımlar fakat bir eylemlilik stratejisi belirlemez. Yani bir diğer kimlik grubundan farkınız size kim olduğunuzu söyler, ne yapmanız gerektiğini değil. Bu ikinci başlığı da ‘proletaryanın kendi kaderini tayin hakkı’ olarak adlandırabiliriz.
Piyasa koşullarına kamu yararına müdahale
Nedir “proletaryanın kendi kaderini tayin hakkı”?
Çokça arkadaşımızın yıllardır sıklıkla kullandığı ‘neoliberalizm’ kavramıyla ifade ettikleri şu durumu hatırlamalı: Proletarya kamunun piyasaya müdahale edebileceği, devletin bu müdahalenin bir aygıtı olabileceği fikrinden on yıllardır uzaklaşmış durumda. Bir işçiyle konuştuğunuzda patronunun da o piyasa koşulları nedeniyle bir belirsizlik içinde hareket ettiğini, bir yönüyle kendisinden çok da farklı bir durumda olmadığını duyarsınız. İktidarın da bu koşulların esiri olduğunu… Yani ne patron ne iktidar işçinin yoksulluğunda sorumluluk sahibi: O zaman işçi ne patrona ne iktidara bayrak açar çünkü karşı çıkarak, direnerek yaşam koşullarının düzeleceğine inanmaz.
Bunun değişmesi gerekli. Bu nedenle o piyasa koşullarına kamu yararına müdahale edeceğini vaat etmediği ve nasıl müdahale edeceğini anlatmadığı sürece muhalefetin bu dip dalgasını siyasi dönüşüme evriltmesi mümkün değil.
Piyasa koşullarına kamu yararına müdahale nasıl olabilir?
Piyasaya müdahaleden kastım kalkınmacı planlamacılık değil. Bu vurguyu şunun için yapıyorum: Piyasaya müdahalenin farklı ayakları var. Elbette bir yeniden bölüşüm ayağı olmalı. Elbette bir proje olmalı, o proje bir plana da dönüşmeli. Fakat o planın hem oluşum hem uygulama safhası proletaryanın katılımı ve onayıyla gerçekleşmeli. Projenin bölüşüm ayağı ise tabandan yani iş yerinden başlamalı. Devlet harcamaları tamamlayıcı bir işlev üstlenmeli.
Bunun pratik adımları ne olabilir?
İki pratik adım bu projenin bel kemiğini oluşturmalı: Birincisi, Almanya’da 1976’da yürürlüğe sokulan büyük işletmelerin yönetim kurulunda işçi temsilcilerine yüzde elli koltuk ve yarıya yakın oy veren Mitbestimmungsgesetz’in muadilinin yasalaşması. İkincisi, İspanya/Bask Ülkesi’ndeki Mondragon gibi örnekleri göz önüne alarak ilk etapta imalat sanayii, madencilik ve inşaat sektörlerindeki sayısı beş yüz bini geçen KOBİ’nin ve sonrasında diğer sektörlerdeki KOBİ’lerin kolektif olarak kendi sektörlerinde fiyat ve ücret seviyesini belirleyecekleri oran alt sınır olmak üzere işçi kooperatiflerine dönüştürülmesinin bir devlet politikası hâline gelmesi.
Birinci adım ilgili üst kurullar ve destek mekanizmalarını düzenleyen mevzuat değişikliği ile bir günde atılabilir. İkinci adım, yani KOBİ’lerin işçi kooperatiflerine dönüşümü daha ‘granüler’ seviyede bir çalışmayı gerektirmekte.
Bu ikinci adımın başlangıç noktası 2024 itibariyle tüm işletmelerin yüzde 89’unu, imalat sanayiindeki işletmelerin ise yüzde 82’sini oluşturan ve genel KOBİ istihdamının yaklaşık üçte birini oluşturan mikro KOBİ’ler olabilir çünkü mikro KOBİ’ler (en azından kâğıt üstünde) yıllık çalışan sayısı on kişiden az olan ve net satış hasılatı ya da mali bilançosu yaklaşık 25 bin dolardan düşük işletmeler. Bu nedenle bu büyük işletme kümesinin önemli bir kısmı ihmal edilebilir bir kaynakla işçi kooperatifine dönüştürülebilir. Bu adımın proletaryanın yaşamına doğrudan yansıyacak sonuçlarını dört senelik bir iktidarda elde etmek mümkün olur.
İşçi kooperatiflerinin kuracağı üst birliklerin havuzunda birikecek kaynakla süreç net satış hasılatı ya da mali bilançosunun üst sınırı sırasıyla yaklaşık 125 bin dolar ve 625 bin dolar olan küçük ve orta ölçekli işletmelere doğru genişledikçe yeni bir ‘işletme ekosistemi’ doğacaktır.
Karar mekanizmalarını tabana yayarak KOBİ’lerin rolünü değiştirmeyi mi öneriyorsunuz?
Evet. Mevcut ‘işletme ekosisteminde’ KOBİ’lerin emek sürecinin idaresi, satın alım pratikleri, yatırım kararları ve piyasaya erişim süreçleri tam anlamıyla bir kaosa işaret etmekte ve ülke tam da bu keşmekeş nedeniyle sadece kendi işçi sınıfını yoksullaştırmamakta, aynı zamanda kaynaklarını ziyan etmekte.
Yeni ‘ekosistemde’ ise yurttaşın üretim ilişkilerine dair karar alma sürecine katılımının sağlanması ile devletle kurulan kayırmacılık (clientelism) ilişkisi dışında başka bir vaadi olmayan sağ siyasetin toplumsal tabanı daralacaktır.
Peki istihdam dışında kalanların durumu ne olacak?
Sorunuzu bahsettiğim projenin bölüşüm ayağına atıfla cevaplandırmak isterim.
Öncelikle bölüşüme dair program ve modellerin ancak işçi temsilciliği ve işçi kooperatiflerine dair bu tür bir çerçeve içinde sunulduğunda ikna edici olacağını vurgulamalıyım. Yani proletaryaya tek başına bölüşüme dair vaatlerle gidilirse başarı kazanmak güç olacaktır.
Bu bağlamda, büyük işletmeler ve işçi kooperatiflerinde ortaya çıkacak bahsettiğim iki oluşumun konfederasyonlarının/üst birliklerinin doğrudan karar alma, eşgüdümün sağlanması ve kaynak kullanımını da içerecek şekilde projenin uygulanmasını üstlenmesi ve bölüşüme ilişkin uygulamaların merkezinde yer alması elzem. Bu kapsamda bu üst birliklerin İsveç ve Finlandiya’da olduğu gibi emeklilik fonlarının yönetimine katılması ve işsizlik sigortasını idare etmesi de.
Sorunuza geri dönersek çalışmayan veya çalışamayanlara dönük bölüşüm pratiklerini belirleyecek sosyal politika bu modelin eksikliğini tamamlayan bir mahiyette olmalı.
2015 seçimleri öncesinde CHP için ürettiğimiz ve içeriğine küçük bir katkım olan Aile Sigortası’nın projenin bu ayağını oluşturabilecek yekpare bir model olduğuna inanıyorum: Yani elimizde hemen yarın uygulayabileceğimiz bir enstrüman var.
İsmi 2011’de konulduğu hâliyle kalsa da içerikçe tümüyle yenilediğimiz bu model, uygulanırsa, iktidarın mevcut sosyal yardım bütçesinin içinde kalarak tüm yurttaşların gelirini AB’nin yoksulluk sınırına, yani ortanca gelirin yüzde 60’ına, çeker ve bu aktarımı maddi zaruret içindeki hanelere doğrudan ulaşarak sağlar.
2015 seçimlerinde Aile Sigortası’nın CHP’nin en öne çıkan vaadi olduğunu hatırlayanlar olacaktır. Fakat model hem yanlış ve eksik anlatıldı hem de işçi temsilciliği ve işçi kooperatiflerine dair emek-sermaye ilişkisini yeniden kurgulayacak adımlarla bir arada sunulmadı. Bu nedenle istenen neticeyi vermedi.
Aile sigortasi modeli yeterli değil
Yani Aile Sigortası modelinin kurgulayıcılarından biri olmama ve bu modelin bahsettiğim projenin temel bir bileşeni olduğuna inanmama rağmen sosyal politika modelinin siyasi dönüşüm için gerekli fakat yeterli olmadığının altını tekrar çizmeliyim. Öte taraftan, işçi temsilciliği ve işçi kooperatiflerine dair adımlar atılırsa bu destek programı artık sadece tamamlayıcı bir mahiyette kullanılacak ve program için gerekli bütçe zamanla görece küçülecektir. Bu sayede yoksullukla mücadeleye ilişkin vaatler hem inandırıcı hâle gelecek hem de oy dinamiklerini etkileyecektir.
Özetle plancıların, akademisyenlerin, bürokratların yani küçük burjuvazinin değil işçi üst birlikleri ve konfederasyonlarının şekillendireceği ve idame ettireceği bir projeyi hızla gündeme getirmeli ve proletaryaya “küçük bir yerde çalışıyorsan ortağı, büyük bir yerde çalışıyorsan yöneticisi olacaksın” vaadi ile gitmeli. Bu, disiplinli şekilde anlatılırsa hiç kimse olmasa bile genç proleterlerce dikkate alınacak bir mesajdır.
2023 seçimlerinde AKP iktidarının düşük ücretle yarattığı istihdamın etkili olduğunu söylediniz. Peki 2024 seçimlerinde CHP’nin birinci parti olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Örneğin o dönemde emekli maaşlarına yapılan düşük zammın yarattığı hayal kırıklığı etkili bir faktör olabilir mi?
Hayır, olamaz çünkü bu ve benzeri etmenlerin odaklanmamız gereken olgu ve meselelerle ilişkisi talidir: “Hangi parti birinci oldu?” sorusundan hareketle siyasi stratejiye ilişkin yapılacak değerlendirmelerin gidişata dair yanlış bir izlenim vereceği endişesi içindeyim.
‘Birinci parti olmak’ 2017 anayasa değişikliğinden sonra yeni bir anlam kazandı çünkü mevcut seçim sistemi iki partili/adaylı bir rekabete yol açmakta. Ötesi, 2024’teki bir mahalli seçimdi ve hükümet uzun süredir hoşuna gitmeyen mahalli yönetimleri görevden almakta ve hapsetmekte.
Yani iktidar değişikliğine sadece cumhurbaşkanlığı seçimi yol açabilir. İktidar bu seçimi kazanabilmek için bir al-ver ilişkisiyle küçük partileri etrafında toplamak için çaba sarf ediyor. Bu bağlamda mevcut seçim düzenine dair iktidarın şu tasarımını vurgulamalı: 2017’de seçim barajının düşürülmesi ve seçim ittifaklarının önünün açılmasıyla küçük partilerin önü açıldı.
Bu partilerin bir kısmı, iktidar partilerine oy atagelmiş olsa da şimdi bu partilerden gayrimemnun seçmenin gidebileceği fakat en son kertede iktidar partileriyle gireceği pazarlıklarla iktidar bloku içinde kalacak yapılar. Öte taraftan aynı düzenlemeler bu küçük partilerle benzer bir al-ver ilişkisine girmek için gerekli kaynaklara sahip olmayan ana muhalefet partisinin ittifak kuracağı o partilerden bağımsız bir siyasi seyir izlemesini güçleştirmekte.
Altılı Masa iktidar blokuna karşı bir blok oluşturmadı mı?
Evet, oluşturdu fakat aynı zamanda ana muhalefet partisine yani dönemin CHP’sine de seçimi kaybettirdi. Bu yönüyle Altılı Masa süreci ana muhalefet açısından diğer muhalif partilerle kurmaya çalıştığı ittifakların yarattığı güçlüğü anlamamıza yardımcı olabilir.
Nasıl bir güçlük var bu süreçte?
Bu süreç iki nedenle seçimi iktidara hediye etti. Birincisi, Altılı Masa’nın ‘kapsayıcılık’ söylemi CHP’nin sola kaymasını savunanları kenara itti ve muhalefet bloku seçime bir fikri çerçeve olmadan katıldı. İkincisi, oy oranı düşük partilerin muhteris liderlerinin kaprisleri muhalefet blokunu felce uğrattı. Bu ufak partilerin bir kısmı bugün iktidarla bir uzlaşma arayışında.
Dolayısıyla ‘birinci partiye’ değil bloklara bakmalıyız ve iktidar blokunu mevcut iktidar partileri ile bu partilerle bir al-ver ilişkisine girebilecek küçük partilerin toplamı olarak tanımlamalıyız. Bu açıdan, AKP ve MHP’nin yanı sıra DEVA, Gelecek Partisi, Yeniden Refah Partisi, Zafer Partisi, Millet Partisi, Anahtar Parti ve Büyük Birlik Partisini kapsayan genişletilmiş blokun toplam oyuna bakmak gerçekçi bir değerlendirme yapmamıza izin verecektir.
Süregiden hukuksuzluk hâlini göz önüne alırsak bu blokun toplam oyu anketlerde yüzde 40 bandına düşmedikçe mevcut tablonun 2023 seçimlerinden farklı olduğu varsayımından hareket etmemiz güç.
2023 seçimlerinde bu partilerin büyük bölümü CHP’yi destekleyen bir bloktaydı, 2024’te etkili oldu mu? Yani yerel seçimler Kılıçdaroğlu’nun sağa açılma projesinin bir getirisi mi?
Hayır, 2024’teki netice Kemal Kılıçdaroğlu’nun sağa açılma projesinin bir getirisi değil. Bu görüşü temellendirmek için her iki seçimin bize sunduğu doneye bakalım.
Öncelikle, 2023 seçimlerinde alınan netice bu tür bir blokun bir sonraki seçimde başarı getireceği beklentisini desteklemiyor: Unutmamalıyız ki bu blok dağıldı. Ötesi, blok, 2023’te belirlenen cumhurbaşkanı adayının arkasında tam olarak durmadı. Tekrarla, blok içindeki partilerin sağda yer alması nedeniyle (kapatılan) CHP’nin seçime bir sol söylemle gitmesinin önü kategorik olarak kesildi. Seçmen özü itibariyle aynı mesajları veren iki adaya baktı, ekseriyeti iktidara oy verdi. Özetle blokun ya (kapatılan) CHP’ye faydası olmadı ya da zararı oldu.
Neticede, muhalefet 2023’te seçimi kaybetti.
2023’te başarısız olan bir strateji neden tekrar denensin? 2024’teki mahalli seçimlerde (kapatılan) CHP’nin oy oranı yükseldi diye mi? Blokun dağılmış olması, blok içindeki sağ partilerin iktidara yanaşmaya çalışması gibi etmenleri göz önüne aldığımızda 2024’teki neticenin 2023’teki ittifakla ilişkili olduğuna dair elimizdeki emare nedir?
Bu son sorudan hareketle, CHP dışındaki blok partilerinin iktidar partisiyle kati bir ideolojik uzlaşmazlığı olmadığını ve iktidarın seçimi kaybetme riskini asgariye indirmek için bu partilerin kadrolarına birçok vaat sunacağını da hesaba katarsak bu tür partilerle tekrar bir seçim bloku oluşturma fikrine ihtiyatla yaklaşmak gerektiğini görebiliriz.
Şimdi bir de 2024 seçim sonuçlarına bakalım: Evet, CHP bu seçimde AKP’yi ilk kez geçti. Büyük bir başarıdır ve öğreticidir çünkü netice Özgür Özel’in görece sol yaklaşımının Kılıçdaroğlu’nun görece sağ yaklaşımından daha ‘kapsayıcı’ olduğunu gösterdi.
Paylaştığım tasniften hareketle yüzde birden yüksek oy almış sekiz partiye yoğunlaştığımızda ise karşımıza şu tablo çıkıyor: AKP, YRP ve MHP’yi bir blok olarak, CHP, DEM, İYİP, SP ve ZP’yi bir ikinci blok olarak tanımlayalım. Bu durumda iktidar blokunun oy oranı yüzde 47, muhalefet blokunun oy oranı yüzde 50 çıkıyor. 2019 mahalli seçimleriyle kıyaslandığında iktidar blokundan muhalefet blokuna yüzde 5’lik bir oy kayışı olduğunu görebiliyoruz. Yani iktidar blokunun oy oranında dramatik bir küçülmeden bahsetmek mümkün değil.
Kaynaklar: Ankara Gazetecisi, Artı Gerçek, Aydınlık, B Haber, BirGün, Cumhuriyet, Diken, Ensonhaber, Gazete Duvar, Gazete Gerçek, Gerçek Gündem, Haber7, Haber MOD, Haber Vakti, Hür Haber, Hürriyet, İnternet Haber, Kamu Bülteni, Karadeniz Gazete, Kısa Dalga, MD Raporlar, Medyascope, Memurlar.net, Merkez Siyaset, Nefes, Para Analiz, Serbestiyet, SonDakika.com, Sözcü, T24, TELE1, Vaziyet, Yeniçağ PolitPro, Seçim Haritası, Türkçe Vikipedi – Türkiye seçim anketleri derleme sayfaları
Netice şu: Kamuoyuyla süreklilik arz edecek şekilde veri paylaştığı için seçtiğim üç anket firmasının (AREA, MetroPOLL ve Optimar) 2018’in son çeyreğinden 2026’nın üçüncü çeyreğine kadar sunduğu sonuçların ortalamasını dikkate alırsak, ZP’nin iktidar blokuna dâhil olması durumunda iktidar bloku yüzde elli bandında bir oy almakta.
İktidar bloku için en kötümser tabloyu çizen AREA’nın anket sonuçlarına (ZP’yi muhalefete dâhil ederek) yoğunlaştığımızda, iktidar blokunun yüzde kırk beş bandında oy aldığını görüyoruz. Bu, firmanın bulgularına göre, iktidar bloku 2023 seçimi öncesinde de yüzde elli bandına ulaşamıyordu; fakat 2023’te seçimi iktidar blokunun adayı kazandı. Ötesi, her üç seriye göre iktidar blokunun oy oranında 2018’de başlayan küçülme 2024’ten itibaren durmuş.
Yani? Bu tabloyu nasıl yorumluyorsunuz?
Özetle olan şu: Seçmenlerinin iktidar bloku içindeki diğer partilere kayışından mütevellit AKP ve MHP’nin oy oranında bir küçülme, iktidar blokuna oy vermesi ihtimali düşük seçmen kesiminin ise (kapatılmış) CHP’de bütünleşmesinden mütevellit CHP’nin oy oranında bir büyüme var.
Sorunuza geri dönersek, Kılıçdaroğlu’nun stratejisi (kapatılan) CHP’nin iktidar blokundan ideolojik olarak farklılaşmasını önleyerek bloklar arasındaki oy geçişinin önünü kapatmıştır çünkü 2023’te seçmenin gözünde (kapatılan) CHP’nin adayı iktidarın adayıyla aynı mesajı verdi ve iktidar seçmenine bir alternatif sunulmamış oldu.
2024’te ise daha solda duran ya da en azından iktidara direneceği sinyalini veren Özel 2023’te dağılan blokun oylarının önemli bir oranını (kapatılan) CHP’de toplamayı başardı. Yani bu netice partilerle kendini sağ bir ideolojiye hapsedecek büyük bir pazarlık yaparak değil seçim bölgelerini paylaşarak, kimi zaman tam da bu sola yaklaşma, direnme iradesini göstermesiyle o blokun diğer partilerinin seçmenini doğrudan ikna ederek ve hatta iktidar bloku seçmeninden de kısmen oy alarak elde edildi.
Kısacası, muhalefet açısından 2023 bir başarısızlık ve 2024 de bir kısmi başarı olarak değerlendirilecekse bu kıyaslama Kılıçdaroğlu’nun seçim ittifaklarında cisimleşmiş bir ‘sağa açılma’ stratejisinin etkinliğini göstermiyor. Aksine, kıyaslama ana muhalefet partisinin sola, solun mayasında olan direniş iradesine sadece ‘göz kırptığında’ bile o seçim ittifaklarındaki partilerin kendisini temsil ettiğini iddia ettikleri seçmenlerden ve hatta iktidar bloğundan oy alabildiğine işaret ediyor. Bu nedenle “2024 seçimindeki kısmi başarı Kılıçdaroğlu’nun sağa açılma projesinin bir getirisidir” cümlesiyle özetleyebileceğimiz fikrin külliyen yanlış olduğuna inanıyorum.
O zaman, “2024 seçim sonucunu emeklilerin maaş memnuniyetsizliği belirledi” önermesine de dikkatle yaklaşmalıyız: ‘Emekli maaşı’ yerine üç nokta koyup o boşluğu istediğiniz bir diğer etmenle tamamlayabilirsiniz fakat iktidara kızıp CHP’ye ve hatta genel olarak muhalefet blokuna giden seçmenlerin oy oranı dramatik bir değişime yol açmadığı için bu ve benzeri etmenlerden hareket eden bir seçim stratejisi geliştirmek istemeyebilirsiniz.
Yani iktidarın vermediklerini, yapmadıklarını vaat etmek yeterli değil diyorsunuz?
Evet, yeterli değil. İktidarın vermediğini, yapmadığını değil veremeyeceğini, yapamayacağını vaat etmeli.
Anlattıklarım tümüyle hatalıysa bile şu soru üzerine düşünmeli: Sıkça vurgulanan ‘emekli maaşı’ ve benzeri etmenleri merkeze koyduğumuzda Yeni Parti’yi kazandıracak bir strateji belirleyebiliyor muyuz?
İktidar cumhurbaşkanlığı seçimi arifesinde çok sıkışırsa bu ve benzeri taleplerin tümünü karşılayabilir: Sırtlarında yumurta küfesi yok. Dağıttıkları her ne ise borçlanan neticede halk, proletarya olacak.
Yani ‘emekli maaşı’ ve benzeri istemler seçim sonuçlarını etkiliyorsa bile muhalefetin bu istemlere dönük vaatler sunarak seçim kazanması güç çünkü iktidar bu talebi isterse doğrudan karşılayabilir. Muhalefet ise sadece vaat edebilir. Dolayısıyla, Yeni Parti memnuniyetsiz kesimlere tekil vaatler sunmanın ötesine geçmeli, biraz önce bahsettiğim minvalde, iktidarın karşılayamayacağı bir proje sunmalı.
Tarihsel misyonu üstlenebilecek tek oluşum Yeni Parti
Peki bunu yapabilecek olan Yeni Parti mi?
Yeni Parti’den şu nedenle bahsettim. Bir dip dalgası var gibi gözüküyor. İktidar değişecekse, bu potansiyelin açığa çıkmasıyla değişecek. Bu potansiyeli üreten temel etmen, herhangi bir kimlik grubunun kendi durumuna dair duyduğu rahatsızlık değil; emekçi halkın sıkışmışlık hâli. Mevcut seçim sistemi, seçime az süre kalması, süregiden hukuksuzluk hâli bu potansiyeli açığa çıkaracak fail olarak kayda değer bir oy oranına sahip bir kitle partisine işaret etmekte. Kitle partileri içinde bu koşullar altında bu tarihsel misyonu üstlenebilecek tek oluşum Yeni Parti. Yani bu misyonu üstlenmeye talip ve hazır olduğu için veya bize sıcak gelen hasletleri olduğu için değil, tam da bu koşullar dayattığı için Yeni Parti’nin stratejisini kamusal tartışmaya açmak gerekmekte.
Bu değerlendirme, Yeni Parti’nin siyasi stratejisine dair şu üç koşulu tarif etmemize yardımcı olabilir: Birincisi, bahsettiğim üzere, mevcut durum 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden dramatik bir farklılık göstermemektedir. Muhalefet blokunun iktidar blokundan asgari yüzde beş oy çekebilmesi lazım. Bunun için kapatılan CHP’nin ardılı Yeni Parti’nin iktidar bloku seçmenine yeni bir proje ile gitmesi gerekir çünkü eski proje başarısız oldu. Örneğin, ‘hukuk devletinin yeniden tesisi’ vaat edilebilir, edilmeli fakat CHP’ce zaten yıllarca paylaşıldığı için bu vaadin iktidar blokundan yeni oy getirmesini beklemek gerçekçi olmaz.
İkincisi, tekil kesimlerin taleplerine dair vaatlerin mevcut dengeyi muhalefet lehine değiştirmesi güç. İktidarın elinde kaynak var, muhalefetin yok. Muhalefetin tekil vaatler değil, iktidarın karşılayamayacağı bir çerçeve sunması lazım. Dolayısıyla, Yeni Parti’nin, örneğin 1990’larda Refah Partisi’nin yaptığı gibi, ‘yeni bir düzen’ vaat etmesi faydalı olur.
Üçüncüsü, Yeni Parti’nin kapatılan CHP’nin düştüğü hatadan ders çıkararak mevcut muhalefet partilerinin yönetimleriyle bir ‘ideolojik ipotek’ altına girmeden ittifak kurması ve bu partilerin emekçi seçmenine doğrudan hitap etmeye çalışması gerekli. Yeni Parti’nin vaat edeceği yeni düzenin bilhassa muhalefetin diğer iki önemli bileşeni olan İYİP ve DEM Parti seçmeninin bu iki partiye temel oy verme saikiyle çelişmemesi lazım. Vaat edilen bu yeni düzen, örneğin, milliyetçilik-Kürtlerin hakları gibi bir eksene sıkıştırılamayacak enginlikte, eksenin her iki ucundaki seçmenin şu veya bu şekilde onayabileceği mahiyette olmalı. Yeni Parti’nin bloklar arası oy kayışını kolaylaştıracak, seçmene doğrudan ulaşan adımları ivedilikle ve cesaretle atması elzem.
Kılıçdaroğlu döneminde faburjazilerin sayısında patlama oldu
Peki Yeni Parti’nin bu durumunda faburjuvaziyle olan ilişkisi nasıl olacak? Daha doğrusu, Yeni Parti’nin ekonomi politikasında bunun nasıl bir karşılığı olabilir? Yeni Parti faburjuvazi ile ilişki kurup iktidar için bir güç sağlayabilir mi?
Kastımız, Yeni Parti’nin faburjuvazinin taleplerine göre söylem ve aday belirlemesi ise sağlayamaz, çünkü bu yöntem defalarca denendi. ‘Kazanacak aday’ faburjuvaziye göz kırpmalı, faburjuvaziyi övmeli, hatta faburjuva olmalı: Mevcut aksiyom bu. Her ne kadar bünyesindeki sol damarca dengelense de maalesef adı ‘müteahhit partisine’ çıkmış SHP’de bile bu eğilim mevcuttu. Baykal’ın sağa kayış hamlesi yine faburjuvaziye yakınlaşma çabasının bir ürünü olarak okunabilir. Kılıçdaroğlu döneminde bu eğilim sadece güçlenmekle kalmadı, parti kadroları içinde faburjuvaların sayısında bir patlama gerçekleşti.
Aynı rotada hareket eden başka kitle partileri de mevcut: İYİP, tam anlamıyla ve tümüyle bu fikirden hareketle kurulmuş bir partidir. Amacı ‘endişeli faburjuvaların’ desteğini alarak faburjuvazinin tümünün temsiline soyunmaktı. Başarısız oldu ve hâlihazırda küçük burjuvazinin desteği ile yoluna devam ediyor. Kürt Hareketi’ne yakın partilerin de Kürt müteşebbislerin desteğini alabilmek için sınıf kavramından uzaklaştığına inanıyorum. Özellikle 2015’ten beri sınıf vurgusunun silikleşmesine paralel biçimde Kürt Hareketi’nin oy oranı düşmekle kalmadı, bu hareketin ekseriyeti proleter olan seçmeninde bir bezginlik var.
Faburjuvazinin temsiliyetine dönük çabaların tümü başarısız oldu: AKP bünyesinde İslamcılar faburjuvazinin temsil tekelini kimseye bırakmadı ve bırakamaz. Dolayısıyla Yeni Parti CHP’nin hatasını tekrar etmemeli, siyasi rotasını faburjuvazinin çıkarlarına göre belirlememeli. Faburjuvazinin zaten bir müttefiki var ve o müttefik İslamcılardır.
Öte taraftan bu, faburjuvaziyle hiçbir ilişkiye girmemek, faburjuvaziyi düşman ilan etmek anlamına gelmez: Faburjuvazi sınıfsal hareketliliği nispeten yüksek bir toplumsal sınıftır. Bugünün merdiven altı atölye işçisi, yarın borçlanarak benzer bir atölyenin sahibi olabilir. Öbür gün borcunu ödeyemediği için benzer bir atölyeye geri döner. İşte bu gözlem Yeni Parti’nin biraz önce bahsettiğim üç koşulla uyumlu olan projesinin, yani yeni bir düzen vaadinin içini doldurmamıza yardımcı olabilir.
Bu yeni düzen vaadinin içi nasıl doldurulabilir?
Biraz önce bahsettiğim projenin ana hatlarına ilişkin bir kısım detay vererek bu soruyu cevaplayabilirim. Yeni Parti’nin 1970’lerde CHP’nin DESİYAB’la tahkim edilen işçi kooperatifleri modelini bugünkü koşullarla uyumlu şekilde yeniden gündeme getirmesi ve kalkınma profili olarak Kuzey İtalya-Güney Almanya modeline yakınlaşan bir çerçeve sunması hâlinde faburjuvazinin finans kapital baskısı altında ezilen kesimi gerekli mesajı alacak ve bir kısmı Yeni Parti’ye yakınlaşacaktır. Yeni Parti, faburjuvaziye kârı ve karar alma sürecini işçilerle paylaşacağı bir modelle gitmesi durumunda AKP ve İYİP’ten farklı bir öneri sunacaktır.
Yani CHP’nin az da olsa payımın olduğu 2018 seçim bildirgesine yansıtılmış ve bu nedenle Yeni Parti’nin lügatinde de yer alan işçi kooperatiflerinin/sosyal işletmelerin yaygınlaştırılması fikri sadece emekçi halkla değil faburjuvaziyle kurulacak yeni ilişkinin kritik bileşeni. Dar duruma düşmüş KOBİ’lerden başlayarak genel KOBİ nüfusunun aşama aşama işçi kooperatiflerine dönüşümünün hükümetçe desteklenmesi modelin ilk adımı olarak ele alınabilir: Elimizde Kazova, İmece Kadın Kooperatifi gibi örnekler var. Benzer şekilde, işçi kooperatiflerinin üst birlikleri, EGS Bank gibi ferdi işletmelerden müteşekkil olduğu için başarısız olan denemelerden ders çıkaracak şekilde, üye kooperatiflerden gelen kaynakla oluşacak finansman havuzu ve hem idare hem de pazara ilişkin sağlayacağı destek ile kooperatiflerin bir büyük işletme gibi hareket etmesini ve tekil kooperatiflerin bu birlikteliğin sağlayacağı avantajlardan faydalanmasını sağlayacaktır.
Hükümet kooperatif üyesi işçilerin tatmin edici bir gelirle yaşamasını ve gerçekçi büyümeyi sağlayacak sermaye birikiminin üstündeki şirket getirisini vergilendirerek ve/veya bu getirinin üst birliklere aktarımını zorunlu kılarak bir kaynak havuzunun oluşumunu güvenceye alabilir. Bu havuz küresel krizler esnasında aynı kooperatiflere sübvanse edilmiş kredi sunumu, işçi kooperatiflerinin tüm sektörlerde yaygınlaşması ve bu üst birliklerle eşgüdüm içinde yürütülecek kalkınma projeleri için kullanılır. Yani aslında Yeni Parti’nin elinde faburjuvazinin dara düşmüş kesimlerinin bile kulak kabartacağı, CHP’nin tarihinden ve deneyimlerinden doğan ve hemen bugün kamuoyuyla paylaşabileceği ciddi bir kalkınma modeli var.
Bu mesaj, faburjuvazinin ana eksenini iktidardan Yeni Parti’ye taşımayacaktır fakat faburjuvazi içinde önemli bir çatlak yaratacak ve daha önemlisi alışık olduğu formülleri kullanılmaz hâle getirerek iktidarı bir fikri ve söylemsel felce uğratacaktır.
Küçük burjuva-proleter ittifakı
Küçük burjuvazinin gelirden aldığı payın küçülmesi yoksulluğun popülerleşmesine yol açtı diyorsunuz. Gerçekten bıçağın kemiğe dayandığı noktada yayılan ve bağımsız sendikalarla temsil edilen bir işçi sınıfı hareketliliği var. Ve bu hareketleri destekleyen küçük burjuvazi var. Yeni Parti’nin dinamiği işçi sınıfıyla birlikte hareket etmeye uygun mu?
Evet, adı net biçimde konur ve siyasi çerçevesi tanımlanırsa bu küçük burjuva-proleter ittifakı olgunlaşır ve iktidarı değiştirir. İktidar değişikliği için başlangıç noktası biraz önce bahsettiğim üç koşuldan birincisi, yani iktidar blokundan asgari yüzde beş oy alabilmek. CHP, bu oyu SHP'yi yuttuğu 1995’ten beri yani otuz bir yıldır faburjuvazinin gönlünü hoş edip desteğini sağlayarak almaya çalıştı. Başarısız oldu ve neticede kapatıldı. O zaman iktidar blokunun seçmen kitlesi içinde geriye odaklanabileceğimiz tek bir grup kalıyor: Emekçi halk.
Bakın, ne arzuladığımı anlatmıyorum; sadece olguları art arda sıralıyorum: İktidar blokuna oy veren emekçilere seslenmezseniz iktidar değişikliği tesadüflere kalır. Bu olgu dizgesi bize Yeni Parti’nin işçi sınıfıyla birlikte hareket etmesinin iktidar değişikliği için elzem olduğunu ve Yeni Parti’nin yeni düzen vaadinin emekçi halka doğrudan hitap etmesi gerektiğini söylüyor. O zaman, nihayet, Yeni Parti’nin vaat etmesi gereken, bir küçük burjuva-proleter ittifakının mayasını atacak yeni düzenin adını net biçimde koyalım: Bu yeni düzenin adı demokratik sosyalizmdir.
Demokratik sosyalizm nedir?
Önemli bir yere geldik, peki o zaman demokratik sosyalizmden ne anlamalıyız?
Demokratik sosyalizmden kasıt sırasıyla ‘demokrasi’ ve ‘sosyalizm’ kavramlarının içini dolduran şu iki fikir olabilir: Birincisi, kamuyu etkileyen her türden karar ve uygulamanın meşruiyetini yurttaşın ilgili karar alma sürecine ne kadar katılabildiği belirlemeli. Büyük bir işletmede çalışıyorsa temsilcisinin yönetim kurulunda sandalyesi olmalı. Küçük bir işletmede çalışıyorsa o işletmenin ortağı olmalı. İkincisi, servet ve imtiyazlar kamu yararına atıfla meşrulaştırılmalı. Meşrulaştırılamıyorsa kamu, serveti en ağır biçimde vergilendirmeli ve imtiyazlara en ağır tahdidi koymalı. Sadece sahibine faydalı servet veya imtiyaz demokratik bir toplumda kabul edilemez.
Yani demokratik sosyalizmi tek ve kısa bir paragrafta özetleyebiliyoruz. Dolayısıyla fikir yaklaşık bir sene içinde emekçi halka anlatılabilecektir.
Bu küçük burjuvaziyi ürkütmez mi?
Demokratik sosyalizm üretim araçlarının ferdi mülkiyetinin zorla ilgasını önermediği için küçük burjuvazi bu fikre sıcak bakacak ve çoğu durumda fikrin taşıyıcılığını yapacaktır. İşte tam da bu tutum küçük burjuvaziyle proletaryanın bir araya gelmesini kolaylaştıracak ve bu birliktelik proletaryanın iktidar blokuna desteğinin kayda değer oranda erimesine yol açacaktır.
Benzer şekilde bu fikir muhalefet blokunun Yeni Parti dışındaki bileşenlerinin kırmızı çizgilerini ihlal etmemekte: Demokratik sosyalizm Kürtlerin kolektif haklarının tanınmasıyla birlikte üniter bir yapı bünyesinde ulusu tanımlayabilir. Tam da müşkülatları nedeniyle İYİP’in küçük burjuva seçmeni katılımcılık vurgusunu benimseyecek, faburjuva seçmeni iktisadi modele kulak kabartacaktır. Yeni bir düzen vaat eden Yeni Parti bu ve benzeri ikilemlere sıkışmadan siyaset yapabilir, müttefikleriyle birlikte hareket edebilir. Ve hatta bu partilerin liderlikleri şu veya bu nedenden önümüzdeki seçimde zımnen ya da açıkça iktidar blokuna destek verirse Yeni Parti bu partilerin seçmenine doğrudan seslenerek o liderliklerin verdiği kararın yaratacağı tahribatı asgariye indirebilir.
Kitle partilerinin istisnasız tümünün sol fikirlerden otuz bir yıldır uzaklaşmasıyla çeyrek asırlık İslamcı iktidar arasında bir rabıta olduğu herhalde çok tartışmalı bir iddia değil. Ötesi, doğrudan ve anlaşılır bir söyleme ihtiyaç duyulduğu bir dönemdeyiz ve demokratik sosyalizm çağrısı Yeni Parti’ye iktidarı sıkıştırma, iktidarın proleter seçmeninden o çok gerekli yüzde beşlik oyu alma fırsatını verecektir.
Kaldı ki Yeni Parti’nin iktidar blokunun oyunun tümüne talip olması değil, stratejik davranarak bu oy yekûnunun sadece onda birine başarıyla seslenmesi iktidar değişikliği ihtimalini tek başına güçlendirir: Bu da sadece mümkün değildir, siyaset zaten bu oranda bir oyu yeni aidiyetler tanımlayarak bir taraftan diğerine kaydırabilme faaliyetidir, o yüzden elzemdir.
Bu potansiyelin dünyada benzeri var mı?
Demokratik sosyalizm bayrağı altında şekillenecek bir işçi sınıfı-küçük burjuva ittifakına burun kıvıranların ilk bakması gereken yer ABD. Bugün demokratik sosyalistler sol üzerindeki baskının en sofistike olduğu bu ülkede ‘sosyalizm’ kavramını gündelik yaşama soktular. Bir aşamada şu veya bu şekilde tasfiye edileceklerdir elbette fakat o ana kadar da bir kuşağı şu veya bu şekilde dönüştürecekler. Demokratik sosyalistlerin bu başarısını küçümsemek ise hakikaten haksızlık olur çünkü bu akım bu aşamaya bir günde gelmedi: Mazbut bir tutumla çok uzun süre ve büyük bir gayretle çalıştılar.
ABD’de bu yeniden gündeme gelse de Milwaukee’de 1910’lardan 1960’lara kadar sosyalist belediyecilik deneyimi var, ABD Kongresine seçilen isimler var. Türkiye’de ise Terzi Fikri’nin Fatsa deneyimini bile tekrarlamaya cesaret edemiyor kimse?
ABD’ye ilişkin hatırlatmanız son derece önemli: Milwaukee’deki ‘kanalizasyon sosyalistlerini’ de ele aldığım 2013’te yayımlanan bir metinde[3] bu deneyimin sosyalizmin mekânsal ölçeği olarak metropolü ele alma fikrine nasıl katkıda bulunduğunu kısaca tartışıyorum. Demokratik sosyalistler işte bu deneyimin üzerinde yükseldi ve yeni bir ivme yarattılar.
Bu hareketi talepleri itibariyle aslında sosyal demokrat olarak nitelendirmek daha doğru olacaktır fakat ABD gibi her türden toplumsal talebin biraz hâli vakti yerinde herkesçe (yani dolaşım sınıflarınca) “ama bu talepler benim vergilerimle karşılanacak” itirazına çarptığı, Türkiye’deki iktidara da ilham veren son derece sofistike manipülasyon ve toplumsal kontrol pratiklerinin uygulandığı bir yerde demokratik sosyalistlerin “herkesin sağlık sigortası olsun” talebinin bile taşları yerinden oynattığını vurgulamalı.
Neticede ABD’deki süregiden deneyimden şu üç dersi çıkarıyorum: Birincisi, ABD gibi bireyciliğin kültürün başat unsuru olduğu bir ülkede bile ‘sosyalizm’ diyorsunuz ve içini nasıl doldurduğunuza ilişkin eleştirilebilecek taraflar olsa da kavramı ülke gündemine getiriyorsunuz, seçimler kazanıyorsunuz. Muhalefetteki partiyi, yani Demokratları, sola çekebilecek türde bir baskı yaratabiliyorsunuz. ABD, Türkiye’den daha solda bir ülke değil, birçok açıdan belki daha da sağda. ABD’de olabiliyorsa burada neden olmasın?
İkincisi, ABD’ye özgü bir diğer ön plana çıkan haslet pragmatizm: Sovyetler Birliği dağıldı. Çin kapitalist üretim biçimine entegre oldu. 2000’lerin başından beri sosyalizm kavramını kullanan parti ve liderler, örneğin Venezuela’daki gibi, bir hayli hayal kırıklığı yarattı. Herhalde Küba dışında bugün sosyalistlerin atıf verebileceği bir sosyalist rejim yok. Öte taraftan proletarya şu veya bu biçimde bir tepki veriyor. Bırakın solculuğu sağcılığı, hâkim sınıf bu tepkiyi göğüsleyebilmek, bu tepkinin iktidarına tehdit oluşturmasının önüne geçebilmek için bizi büyük bir yıkıma götürebilir, hatta götürecektir. Sadece bu nedenle bile mevcut durumdan şikâyet etmek değil, bu durumda ne yapabileceğimizi tartışmak faydalı olur. Bu nedenle ‘Amerikan pragmatizmini’ küçümsememek gerekir.
Son olarak, demokratik sosyalistlerin ne Cumhuriyetçilerin ne de (mevcut hâliyle) Demokratların karşılaması mümkün olan talepleri dillendirdiklerinin altını çizmeli. Bu tavrın en bariz örneği, yine, sağlık sigortasına ilişkin. Sağlık tekellerinin lobi faaliyetleri nedeniyle bu iki parti kamusal sağlık hizmeti sunumunu vaat edemiyor. Bu talep, Bernie Sanders’ın 2020’de başkan adaylığı potasına girebilmesini sağlamıştı. Öte taraftan, Sanders tam da bu vaadi nedeniyle o tekellerin hedef tahtasına oturtulunca Demokratların diğer tüm aday adayları neredeyse bir gecede Joe Biden lehine adaylıktan çekildi ve demokratik sosyalistler ön seçimi kaybetti. Yani 2020 yılında bile kendini ‘demokratik sosyalist’ olarak lanse eden bir kişi ABD başkanı olabilirdi: Bu, ABD’de oldu. Üzerine biraz düşünmeli…
Fakat vurguladığınız üzere bu dönüşüm için insanlar, kadrolar gerekiyor. Bir yeni Terzi Fikri siyaset sahnesine nasıl çıkabilir?
Cevap, siyasetçinin emekçi halkın içinden çıkması, kendisinin emekçi olması. 2024’te CHP’den seçilen büyükşehir ve il belediye başkanları listesine baktığımızda bu otuz beş kişilik grubun içinde Artvin’deki bir öğretmen dışında emekçi sınıfa mensup kimse göremiyoruz. Hukukçular, mühendis ve mimarlar, sanayici ve iş adamları, elbette hekimler… Hâli vakti yerinde, birçok durumda sadece egosunu tatmin etmek için siyasete soyunmuş kişilerden oluşmuş bu kümeden bir Terzi Fikri çıkmasını beklemek gerçekçi değil. Hatta bu kümenin ekseriyetinin, bırakın bahsettiğiniz cesareti göstermesini, Terzi Fikri’nin icraatını onadığını düşünmemiz için elimizde bir neden yok. Öte taraftan bu küme emekçilerden oluşsaydı içlerinden Terzi Fikriler çıkardı, çıkar.
Sendikaların, kitle örgütlerinin önemli ölçüde gerilediği, toplumsal örgütlenmenin ortadan kalktığı bir dönemde Yeni Parti’ye yönelen desteğin başarılı olabileceğini, iktidarı elde edebileceğini düşünüyor musunuz?
Evet. Hatta 2002’den beridir iktidar değişikliği ihtimalinin ilk defa şimdi bu kadar güçlü olduğuna inanıyorum ki bu fikrimi CHP kapatılmadan önce Eylül 2025’te Birikim dergisinde paylaşmıştım.[4]
Çıkış noktam ise şu: Faburjuvazi proletaryayla yerelde kurduğu asimetrik ilişkiyi sürdüremezse İslamcılar siyaset sahnesinden silinir. Bu bağlantı hem İslamcıların çeyrek asırdır artık haysiyetimize kasteden politikalarına rağmen nasıl iktidarda kalabildiğini hem de İslamcılığın yumuşak karnının nerede olduğunu ortaya koymakta. İktidarın yumuşak karnı buradadır çünkü iktidar faburjuvazi ile kurduğu ittifaktan vazgeçemez!
Öte taraftan faburjuvazi ve proletarya arasındaki ilişki dönüşüme uğramakta. Bu iktidarın temel hedefi neredeyse tüm iktisatçıların üzerinde uzlaştığı üzere ‘büyüme’ değil, benim ‘sürdürülebilir küçülme’ adını verdiğim sürecin devamını sağlamak. Ülke bazı iktisatçı arkadaşlarımızın iddia ettiği gibi sanayisizleşmiyor, göreli katma değer büyümesinin yavaşladığı bir dönüşümden geçiyor. Bu iktidar sektörel odak noktası değişse de bu süreci devam ettirmek zorunda olduğu için faburjuvazi ve proletarya arasındaki ilişkinin dönüşümü doğru adımları atan bir muhalefetin işini kolaylaştırır.
Yani aslında başından beri İslamcılar muhalefet sayesinde iktidara tutunabildi. Şimdi ise faburjuva-proletarya ilişkisinin biraz önce bahsettiğim dönüşümüyle bu müdahalenin nesnel koşulları daha da olgunlaştı. CHP’nin kapatılmasıyla da SHP’nin 1995’teki tasfiyesiyle başlayan karabasanın bitişinin öznel koşulları açığa çıktı.
Ve sendikaların, kitle örgütlerinin önemli ölçüde gerilemesine, toplumsal örgütlenmenin ortadan kalkmasına rağmen değil, tam da bu gelişmeler nedeniyle bu öznel koşulları bir siyasi harekete çevirebilecek toplumsal iradenin ortaya çıkması fırsatı önümüzde duruyor.
Evet, bu koşullar ortada duruyor ama örneğin Bağımsız Maden-İş’in, maden işçilerinin Ankara’yı sallayan eylemleri Yeni Parti aktörlerinden ve kamuoyundan yeterli desteği görmüyor. İzmir’deki belediye işçileri grevinde yaşananlar da ortada. Bu koşullarda nasıl olacak?
Tüm bunları neredeyse herkesin ağız birliği etmişçesine ‘bu ekonomik kriz iktidarı götürür’ tınısını tutturduğu 2023 seçiminden önce iktidarın bir oyun planı olduğunu, iktidarın kazanma ihtimalinin kayda değer olduğunu paylaşan ve bu nedenle hakarete varan tepkilere maruz kalan bir kişi olarak söylüyorum: ‘Uslanmaz bir iyimser’ (veya kötümser) değilim. Bir toplum bilimci olarak ne görüyorsam onu söylüyorum.
Kazanacak aday değil, kazanacak fikir
Ve kanaatim şu: Önümüzdeki sene verilecek refleks ülkenin gelecek otuz yılını şekillendirecek. Bu refleks Yeni Parti’yi (‘kazanacak aday’ değil) ‘kazanacak fikir’ ve ‘kazanacak örgüt’ rotasına çekmeli. Bunu ne Yeni Parti’nin mevcut yönetiminin ne de kamuoyunun o bahsettiğiniz muhtemelen azınlıkta kalan fakat bir hayli gürültücü kesiminin yapmasını beklemek gerçekçi olur.
Yani, haklısınız, ‘bu koşullarda’ olmaz. Koşulların değişmesi gerekli. İktidar değişikliği için koşulların değişmesi gerekli.
Ve karşımızda yaklaşık bir senelik bir fırsat penceresi var.
Bahsettiğiniz eylem ve tepkiler önümüzdeki yıl Yeni Parti’yi ‘kazanacak fikir’ ve ‘kazanacak örgüt’ rotasına sokacak bir halk inisiyatifine dönüşür ve bu irade tam da o eyleyen işçilerce benimsenirse umutsuzluğun yerini umut alır.
Yeni Parti için bir öneride bulundunuz. Kurucu kadronun çekilmesini ve yeni kişilerin milletvekili ya da belediye başkanı düzeyinde siyasete katılmasını önerdiniz. Yeni Parti’nin önde gelen kadrolarının dört-beş dönemlik milletvekilleri olması gerçek bir değişimi mümkün kılabilir mi?
Hayır, kılmaz. Biraz önce bahsettiğiniz Ankara’daki eylemlerin bir çığ gibi büyümesinin, Terzi Fikrilerin siyaset sahnesine çıkmasının önündeki engel bu kadro. Ötesi, bu kadro, içinde istisnalar, değerli kişiler olsa da, iki nedenle geleceğimiz açısından en büyük risk unsuru.
Birincisi, Yeni Parti’ye geçen kadro geldiği partinin yani (kapatılan) CHP’nin (İslamcıları çeyrek asırdır iktidarda tutan) çizgisine karşıt bir fikri-siyasi hizip kurmadı veya kuramadı. Yani bu kadronun (kapatılan) CHP’de kalanlardan fikren ve siyaseten farkı olup olmadığını bilmiyoruz. Farkı olduğunu iddia edenlerin ise (kapatılan) CHP’de bir hizip üretemediğini biliyoruz. Her türden özrün arkasına gizlenebilirler fakat netice değişmiyor: Başarısızlar. Yani ne yaptıklarından ve ne yapmak istediklerinden bağımsız olarak kadronun bütünü, hangi metriği kullanırsak kullanalım, tam anlamıyla başarısızdır.
O zaman bu kadronun neden peşine takılalım? Bugüne kadarki hangi başarılarından hareketle şimdi Yeni Parti’nin yönetimine, siyasi pozisyonlarına talipler? Talep ettikleri bu imtiyazın kökeni nedir? Diplomaları ve banka hesapları mı? Kılıçdaroğlu tarafından kendilerine bir mevki verilmiş olması mı?
Şu anda bu soruların sorulmasını engellemek için büyük bir kampanya yürütülmekte. Bize bu soruların vakti olmadığı, ‘olağanüstü bir dönemden geçtiğimiz’, seçimlere az vakit kaldığı söyleniyor. 1995’ten beri bu ‘olağanüstü durum’ devam ediyor: Bunda bir gariplik yok mu? Yeni Parti’nin (kapatılan) CHP’nin bir kopyası hâline dönüşmesi için bir karambol yaratılmış durumda. İşte tam da bu nedenle CHP’ye dair gözlemleri ve CHP içinde deneyimleri olan bir toplum bilimci olarak fikirlerimi paylaşmak istiyorum.
Mevcut kadronun geleceğimiz açısından en büyük risk unsuru olmasının ikinci nedeni ise Yeni Parti’ye geçenlerin içinden hangilerinin önümüzdeki dönemde iktidarın ajanı olarak hareket edeceğini bilemiyor oluşumuz.
Şöyle bir kötümser tahminim var: CHP’den Yeni Parti’ye geçen ve (sanki iktidarın zayıflamasında rol oynamış, sanki CHP’nin kapatılmasını engelleyebilmiş edasıyla) Yeni Parti’de yöneticilik ve adaylıklarını doğal bir hak olarak lanse edenler arasında iktidarın şu veya bu şekilde kullandığı ve kullanacağı kişiler olduğuna inanıyorum. Bu kişiler önümüzdeki dönemde Yeni Parti’yi istikrarsızlaştıracak hamlelerde bulunacak ve Yeni Parti’yi akamete uğratmak için çaba gösterecekler. Bu kişilerin sayısı küçük, oranı düşük olabilir fakat bu grubun faaliyetleri istikrarsızlık yaratmak için yeterli olacaktır.
Böyle bir risk varsa ne yapılmalı?
(Kapatılan) CHP’den Yeni Parti’ye geçen kadronun tümü önümüzdeki seçime kadar ve seçimde her türden siyasi mevkiden feragat ettiğini ilan etmeli. Bu imperatifin Özel ve Özel’in dar çalışma ekibi dışında istisnası olmamalı.
Bu feragat ilanının yanı sıra bu kişiler Yeni Parti içinde çalışmalarına en yoğun biçimde devam edeceklerini ve haleflerine kendi siyasi kariyerleri için çalışırmış gibi yardımcı olacaklarını, destek vereceklerini taahhüt etmeliler.
Bu ilan ve taahhütte bulunmayan hiçbir siyasetçiye güvenmemeliyiz, kendilerine güvenmediğimizi bu siyasetçilerle en açık biçimde paylaşmalıyız.
Peki bu nerede yapılacak? Sosyal medya ya da bir sansüre takılmadığı takdirde muhalif medyada bunu duyurmak, talep etmek yeterli olur mu? Şu örneği de hatırlamakta yarar var: Özgür Özel yerel seçimlerden sonra bütün belediye başkanlarının mal varlıklarını belediyelerin kapısına asacağını söylemişti, genel başkan olarak. Fakat bir ikisi dışında bunu yapan olmadı, bir sonucu da olmadı.
Bu, elbette, Yeni Parti’nin içinde yapılacak, medyada değil. Ve tam da CHP’nin kapatılması nedeniyle on yıllar sonra ilk defa bu tür bir dönüşüm gerçekleşme potansiyeli kazandı. Bu nedenle önümüzdeki senenin hayatiyetinin altını bir daha çizmek isterim çünkü CHP’nin bir kopyası olarak konsolide olması hâlinde Yeni Parti iktidarın güdümüne girer.
Verdiğiniz örnek ise bu kadronun Yeni Parti’yi (kapatılan) CHP’ye benzetmeye çalıştığını ve, bu nedenle, seçmenin bu kadrodan çekilmesini talep ederek inisiyatif almasının ne kadar önemli olduğunu göstermekte.
Dolayısıyla, medya Yeni Parti’nin yeni halkçı kadrosunu oluşturmak için bir iletişim ve tartışma mecrası olarak kullanılabilir, kullanılmalı fakat neticeyi emekçi halkın mevcut kadroya bayrak açarak partiye katılıp katılmayacağı belirleyecek: Tam da imtiyazından feragat etmediği, edemediği için bu partiye layık olmayan kadro ya imtiyazlarından suhuletle vazgeçip partinin bir neferi olarak çalışmaya başlayacak ya da tasfiye olacak.
Bunun için öncelikle Yeni Parti seçmen ve üyelerinin kendi mahallelerinde bir araya gelmeleri gerekli. Kimseyi tanımıyorlarsa sosyal medya üzerinden çağrı yapabilirler ve bir araya gelen grup ilk başta küçük olsa bile grubu tanıdıklarla büyütmek mümkün olacaktır. Muhalif medyanın bu seçmen ve üyelere bu yönde çağrı yapması gerekir. Herkesin bir sorumluluğu var.
Özetle, evet, maalesef en baştan başlamak gerekiyor çünkü ülkenin on yıllardır biriktirdiği siyasi belleğe yaslanan hareket refleksleri, bahsettiğiniz üzere, çok farklı yerlerden gelen saldırılarla tarumar edildi. (Kapatılan) CHP’de faaliyet gösteren kadro bu tarumar sürecinin bir parçası oldu. Fakat şimdi bu süreci tersine çevirme fırsatı önümüzde duruyor. Mesnetsiz bir kötümserlik bu fırsatı kaçırmamıza neden olur.
Özgür Özel'in cesur adımı
CHP açısından 2011 ve 2015 seçimlerinde göreceli bir milletvekili yenilenmesinden, bununla gelen oy artışından söz ediyorsunuz. Bunlar artan sayıda ilde ön seçimle aday belirlenen dönemler. Fakat CHP giderek ön seçimden uzaklaştı, hem milletvekilleri hem de belediye başkanları merkezden atandı. Bir yönetici kliği oluştu ve değişim de o klik içinde. Özgür Özel net biçimde üyelerle seçimden söz etti. Bunun ne kadar uygulanabileceğini düşünüyorsunuz? Daha doğrusu Yeni Parti’nin yine bu klikten gelen politikacılarının bunu değiştirebileceğini düşünüyor musunuz?
Evet, Özel’in bu kararının arkasında duracağına inanıyor ve beni uzun yıllar sonunda ilk kez umutlandıran bu cesur adımı attığı için kendisine teşekkür ediyorum. Bu kararın ne kadar uygulanabileceği sorusunu cevaplamak için ise Özel’in ne yapabileceğine, kendisine ne türde bir yetki verilmesinin doğru olacağına ve ne yapamayacağına bakalım.
Öncelikle Özel’in ne yapabileceğini ele alalım. Özel bir cesur adım daha atarak partinin milletvekilleri, belediye başkanları, il ve ilçe başkanlarını toplayarak “Bu seçimde aday ve yönetici olmuyorsunuz ve mevkinizden feragat edeceksiniz. Fakat yine de partinin bir neferi olarak çalışacak, çoğu siyaseten deneyimsiz olacak haleflerinize en büyük desteği vereceksiniz” diyebilir ve demeli: Diyebilir çünkü bu kadronun kahir ekseriyetinin seçmen ve üye nezdinde karşılığı sınırlı. Demeli çünkü yöneticilerin üyelerce seçimine dair ilk cesur adım ancak bu ikinci kararla fiiliyata geçecektir. Diğer türlü mevcut kadro, üye inisiyatifini her türden yöntemle kadük hâle getirmeye çabalayacak ve parti bir istikrarsızlık sarmalına girecektir.
Bu ikinci adımın Yeni Parti’ye siyasi maliyeti asgari seviyede kalacaktır: Sosyal medyada da paylaştığım üzere, bütünü itibariyle mevcut kadro (kapatılan) CHP’nin oy oranına istatistiki olarak anlamlı bir katkıda bulunmuyordu.
Üyelerin yönetime katılımına dair kararını bu ikinci adımla taçlandırırsa Yeni Parti birkaç ay içinde emekçi halktan seçilmiş yönetici ve adaylarıyla büyük bir ivme yakalar. Sadece bu yönetici ve aday seçim sürecinin kendisi, cumhurbaşkanlığı ve meclis seçimleri için Yeni Parti’nin en önemli propaganda aygıtına dönüşür.
Şunu düşünün: Ülkenin oy oranı en yüksek partisi yönetici ve adaylarını halka sorarak emekçi halkın içinden çıkarıyor. İdeolojik hiçbir detaya inmeden bu mesajın kendisi aşılmaz gözüken sembolik duvarları bir çırpıda yıkar.
Bu bağlamda Özel’e geniş bir hareket zemini sağlanmasının elzem olduğuna inanıyorum çünkü biraz önce bahsettiğim karambol nedeniyle ve partinin teamülü oluşana kadar doğrudan liderliğe ihtiyaç var. Seçimi kaybetmesi durumunda liderlikten çekilme sözünü de içerecek şekilde şu ana kadar attığı doğru adımlar ve döndüğü yanlışlar nedeniyle Özel bu liderliği üstlenebilecek tek kişi. Yani, evet, kimseye güvenemeyiz fakat Özel’in taahhüdünü ve mevcut pratiğini ciddiye almaktan başka bir seçeneğimiz yok.
Özgür Özel’e elindekinden fazla bir güç atfetmiyor musunuz?
Bu soruyu Özel’in ne yapamayacağını ele alarak cevaplayabiliriz.
Öncelikle ve samimiyetle, Özel’in önümüzdeki dönemde Yeni Parti’nin ideolojik çizgisini demokratik sosyalizm olarak ilan etmesini bekliyorum. Fakat Özel, bu ümit ettiğim adımı atsa bile tek başına Yeni Parti’yi gerçek anlamda demokratik sosyalist bir çizgiye taşıyamaz: Özel’e müteşekkir olmamın nedeni içi boş bir parti içi demokrasi piyesini alkışlamaya hevesli olmam değil.
Özel bu kararıyla aslında sosyalistlere bir mesaj veriyor: “Önünüzü açtım. Yeni Parti’de siyaset yapın. Bir hizip oluşturun. Becerebilirseniz partiyi demokratik sosyalist çizgiye çekin” diyor. Dolayısıyla bir değişim olacaksa, bu değişimin demokratik sosyalizm istikametinde olması elzemse artık bunun zemini hazır: İktidar, demokratik sosyalizm vurgusuyla gider. Yeni Parti bu vurguyu yapabilir.
Kastımı netleştirmek için bir değişim senaryosu paylaşayım.
Senaryoya göre, sosyalist birey, fraksiyon ve partiler Yeni Parti’de demokratik sosyalistlerin yönetici olması için çalışmaya başlarlar. Örneğin, 2023’te oy oranı yüzde 2’ye yaklaşmış TİP ve/veya EMEP gibi sebatla çalışan diğer sosyalist parti ve fraksiyonlar 973 ilçenin güçlerinin yettiği her birinde yöre halkından emekçilerin yönetici ve aday olarak seçilmesi için faaliyet yürütürler.
Senaryonun kötümser hâlinde parti yöneticilerinin azınlığı demokratik sosyalistlerden seçilir. İlçe seviyesinde başarı oranının onda birden küçük olacağına ihtimal bile vermiyorum ve üçte birlik bir orana rahatlıkla erişileceğine inanıyorum. Parti içinde görünür, birçok karara ve eyleme yön verebilen güçlü bir sosyalist hizip oluşur. Fakat inisiyatif, asalak Cumhuriyetçi Güven Partisi geleneğini parti içinde devam ettirenlerde kalacağı için Yeni Parti en son kertede seçime sağ bir yaklaşımla girer ve, büyük ihtimal, öncekiler gibi bu seçim de kaybedilir.
Öte taraftan, artık partide demokratik sosyalistler olduğu için bu yenilgi sonrasında hâkim sağcı hizip sanki hiçbir şey olmamış gibi davranamaz. O hizip hızla tasfiye edilir ve ülkenin ihtiyaç duyduğu demokratik sosyalist parti ülke siyasetinin yeniden inşa sürecini yürütür.
Senaryonun iyimser hâlinde ise demokratik sosyalistler otuz bir yıldır CHP’yi esir almış, aslında başka bir partiyi yani Cumhuriyetçi Güven Partisini bize CHP olarak lanse eden, CHP’nin sadece yönetimine el koymamış tarihini de çarpıtmış hizbi nihayet tasfiye ederler. Seçimi, büyük ihtimal, Yeni Parti kazanır. Ülke çeyrek asırlık İslamcılık cenderesinden çıkar.
Yeni Parti iktidarında amaç parlamenter sistemi restore etmek değil, hem seçmen ile temsilciler hem de meslek grupları ile hükümet arasında bağlayıcı bir ilişki kuran, yani katılımcı bir yeni düzenin inşası olur. Yeni Parti sendikalaşma ve işçi kooperatifleşmesi ile proletaryanın üretim ilişkilerine katılımının çerçevesini genişletme hedefiyle yola çıkar.
Size sorulmadığını düşündüğüm bir soru var. O da şu: 2008 yılından itibaren Bağcılar gibi düşük ücretli merdiven altı üretimin geliştiği mahallelerde çalıştınız, araştırma yaptınız. Bu mahalleler 2012-13 yıllarından sonra yeni nesil çetelerin de doğum yeri oldu. Hem taraftar grupları hem de sol örgütlerin 15 Temmuz’dan sonra çekildiği mahalleler. Ve bu mahalle çeteleri artık başka illere, sınır ötesine yayıldı. Bunu nasıl değerlendirirsiniz? İstihdam ve eğitimin dışında kalan bir kesimin suç ekonomisine dâhil olduğu söylenebilir mi? Sizin gördüğünüz başka faktörler var mı?
Çeteciliği iki eksende ele almalı:
Birincisi, çetelere katılanlara bakmalıyız. Biraz önce iç göçün yavaşlamasıyla faburjuvazi ve proletarya arasındaki ilişkide kuşaksal bir dönüşüm olduğundan bahsettim. 1980’lerde kentlere gelen hanelerin üçüncü kuşağının bir kısmı için faburjuvazi ve devletle uzlaşma içinde bir ferdi kurtuluş fırsatı sunan çetecilik çekici bir seçenek.
İkincisi, faburjuvazinin varoşta kurduğu ve 2025’te yayımlanan Sınai İslamcılık[5] başlıklı kitabımda kısmen anlattığım tahakküm teknolojileri, anlaşıldığı kadarıyla, artık çetelerin yarattığı korku iklimiyle tahkim edilmek zorunda. Bu, faburjuvazinin varoştaki tahakkümünü temellendiren hegemonyanın zayıfladığına işaret eder. Yani işaret ettiğiniz ‘diğer faktörler’ arasında en önemlisinin sınai emek kontrolünün artık doğrudan ve sıklıkla zor kullanımını gerektirmesi olduğuna inanıyorum: Faburjuvazi-İslamcı ittifakı istihdam edebildiğini olabildiğince sömürürken, istihdam edemediğini de bir çeteciye dönüştürerek istihdam edilenin sömürüye karşı çıkmasını engellemeye çalışıyor.
Her iki gelişme de proletaryaya seslenmeye niyetli muhalefet için ‘iyi haber’: Muhalefet proletaryaya yeni bir düzen, yani demokratik sosyalizm vaadinde bulunursa çeteciliğe hedef olan proleterler çetelerle İslamcılık arasındaki rabıtayı kurabilir ve çetecilikten kurtulmanın yolunun faburjuvazinin kurduğu tahakküm rejimini yıkmaktan geçtiğini görebilir. Bu bağlamda demokratik sosyalizm ülküsünün öncelikle varoşun çetelere katılmaktan kaçınan, çetelerden muzdarip gençleri arasında taraftar bulacağını öngörebiliriz ki bu başarılırsa Ankara’da iktidar olmanın ötesine geçen en büyük bir siyasi başarı kazanılmış olur.
Küçük burjuvazinin kendini inandırdığı içeriksiz ve tepedenci yoksulluk söyleminden söz ediyorsunuz. Mevcut koşullarda işçi sınıfının muhalif partileri desteklemesini de bir “hülya” olarak değerlendiriyorsunuz. Yeni Parti veya benzeri küçük burjuva karakterli hareketler işçi sınıfını mobilize edilmesi gereken bir kitle olarak görmenin ötesine geçebilir mi? İşçi sınıfına bir sınıf olarak seslenmenin anahtarları nedir?
Evet, Yeni Parti işçi sınıfını mobilize edilmesi gereken bir kitle olarak görmenin ötesine geçebilir ve bir proleter-küçük burjuva ittifakının taşıyıcısı, kolaylaştırıcısı, ocağı olabilir. Bu dönüşüm şu üç ‘anahtar’ adımın atılması ile gerçekleşebilir. Birinci adım, stratejinin CHP’nin kapatıldığı, artık böyle bir partinin olmadığı olgusundan hareketle şekillendirilmesi.
CHP iktidardan bağımsız bir yapıymış ve hatta Yeni Parti’nin alternatifiymiş gibi davrananlar bilerek ya da bilmeyerek iktidara yardımcı olmakta. Ötesi, CHP’nin kapatılabilmesi tarihsel misyonunu tamamladığını göstermekte. Her dört ve hatta üç seçmenden birinin oyunu alan bir parti iki polis arabası, üç beş polisle basılabiliyor ve bu durum tüm ülkede yaşamı durdurmuyorsa bu oluşum, evet, on yedi milyondan fazla yurttaşın oyunu almıştır fakat fiilen parti olmaktan da çıkmıştır.
Bu nedenle Yeni Parti’nin ismi manidardır. Parti, elbette CHP/SHP geleneğinden geliyor, bu geleneğin tarihinden ders çıkaracak. Fakat yeni bir parti olmalı, olacak.
İkinci adım nedir?
İkinci adım Özel ve yakın ekibine tanınacak istisna haricinde CHP’den geçen kadronun makamlarından feragat etmesi ve yeni yönetici ve adayların üyelerce emekçi halktan seçilmesi. Görülüyor ki bu çağrı karşılık gördü ve Özel bu yönde çok önemli bir adım attı: Yeni Parti’nin örgütlenme süreci iktidar blokundan muhalefet blokuna oy geçişini sağlayacak önemli bir enstrüman işlevi görecektir.
Özel’den beklentim burada durmaması, doğrudan mevcut kadroya feragat çağrısında bulunması ve parti içi seçimlerde yönetici ve adayların zengin ve imtiyazlılardan değil emekçi halk kesimlerinden çıkmasını arzu ettiğini güçlü şekilde dillendirerek bu adayları açıkça desteklemesi. Milletvekilliği de dahil olmak üzere siyasi mevkilere dair dönem kısıtlamasında ısrar ederek partinin yönelimini kişilerin değil siyasi hiziplerin arasındaki rekabetin belirlemesinin önünü açması. Partinin demokratik sosyalist bir çizgide ilerleyeceğini ilan etmesi.
Fakat Özel’in ne yapacağından bağımsız olarak şunu da vurgulamalıyım: Şimdi top şu veya bu siyasi figürde değil, sosyalistlerde. Sosyalistler bu sorumluluğun gereğini yerine getirmeli ve emekçi halkın Yeni Parti’de faal siyaset yapmasını kolaylaştırmak için çalışmalılar. Bunu yaparlarsa küçük burjuva Yeni Parti işçi sınıfıyla bütünleşebilir. İktidar değişebilir.
Cumhurbaşkanı adayı belirlemek gibi kritik bir mesele de var?
Cumhurbaşkanı adayı da bu çerçeveden hareketle belirlenmeli: İmamoğlu’nun esareti devam edecekse doğal cumhurbaşkanı adayı Özel’dir. Fakat Özel de engellenebilir. Bu riske cevaben önerim şu: Her ildeki Yeni Partililer illerindeki emekçi halktan bir kişinin adaylığı için (nüfusu küçük illerde diğer illerdeki hemşehrilerinin takviyesiyle) yeterli imzayı toplasınlar. 81 il, 81 aday… İmamoğlu ve Özel aday olamayacaksa artık adaylığın engellenebileceği son tarih itibariyle hapse atılmamış, engellenmemiş, korkutulmamış geride kim kaldıysa o listeden Özel’in işaret edeceği kişi cumhurbaşkanı adayı olsun.
Bu durumda Özel’in işaret edeceği bir emekli kadın, işsiz genç veya emekçi ülkenin yeni cumhurbaşkanı adayı olacak. Milletvekili adayları iktidarın gadrine uğramaları hâlinde banka hesaplarındaki yüklü meblağları kaybetmekten değil sevdiklerinden ayrı düşmekten endişelenen ama tam da sevdikleri için aday olmuş kişiler arasından çıkacak. Bu nedenle bu yeni nesil adaylar arasında iktidara biat edenlerin oranı hemen tümü imtiyazlı ve zenginlerden oluşan mevcut kadronunkinden çok daha küçük kalacak.
Üçüncü adım ise Yeni Parti’nin ‘sosyal demokrasiyi’, ‘ortanın solunu’, ‘demokratik solu’ değil amasız, fakatsız, özürsüz şekilde demokratik sosyalizmi savunmasıdır. Otuz bir yıldır sağa yaklaşan ve bu nedenle İslamcılığı iktidarda tutan bir parti, adım adım çürüyen bir kadro… Sağın her çeşidi, söylemi ve beşeri kadrosu bu hareket içinde denendi. Kapsayıcılık adı altında halk düşmanlarına en üst mevkiler için adaylıklar, milletvekillikleri, yöneticilikler verildi. İşe yarasaydı yarardı. İşe yaramadı.
Sola, demokratik sosyalizme yelken açmak bu nedenle elzemdir. 1980 Darbesi sonrası üretim ilişkilerine dair konjonktür değişmekte. Hem proletarya hem küçük burjuvazi bu açılıma hazır. Teknik detaylarının içi doldurulabildiği takdirde bu model faburjuvazinin önemli bir kesiminin desteğini alacaktır. Bu nedenle demokratik sosyalizm fikriyle yürürse Yeni Parti’nin iktidara gelme şansının artacağına inanıyorum.
[1] https://wid.world/
[2] https://www.researchgate.net/publication/371247623_Faburjuvazi_ve_Iktidar_Praksis_Dergisi_Sayi_32_20132_s_11-63
https://www.ucpress.edu/books/industrial-islamism/hardcover
https://webfiles.ucpress.edu/oa/9780520389359_WEB.pdf
[3] https://birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-296-aralik-2013-sayi-296-aralik-2013/2466
[4] https://birikimdergisi.com/guncel/12152/ucurum-ve-yokus
[5] Industrial Islamism, 2025, University of California Press
https://webfiles.ucpress.edu/oa/9780520389359_WEB.pdf