Sarphan Uzunoğlu: Türkiye’de yaşananlar küresel medya krizlerinin öncü sarsıntısı

Türkiye'yi küresel medya krizleri için bir "direnç laboratuvarı" olarak tanımlayan Dr. Sarphan Uzunoğlu ile sahadaki durumu, gazetecilerin tükenmişliğini ve medyanın çıkış yollarını konuştuk.

Sıla Demir

Kısa Dalga - Türkiye'de bağımsız medya, uzun süredir bir yandan siyasi baskıların yarattığı "belirsizlik rejimi", diğer yandan Google gibi platformların yarattığı "algoritmik şoklar" arasında sıkışıp kalmış durumda. Haber merkezleri, sürekli değişen gündem ve ekonomik krizler karşısında günü kurtarmaya çalışırken, geleceği planlamak çoğu zaman bir lüks haline geliyor.

NewsLabTurkey tarafından yayımlanan, Dr. Sarphan Uzunoğlu ve Saba Çevik imzalı "Doğaçlamadan Stratejiye: Türkiye'de Bağımsız Medyanın Geleceği" başlıklı rapor, tam da bu varoluşsal krize odaklanıyor. Raporun temel tespiti oldukça çarpıcı: Türkiye'de bağımsız medya, kurumsal istikrardan ziyade, krizler karşısında geliştirdiği anlık "doğaçlama" yeteneğiyle hayatta kalıyor. Ancak rapor, bu doğaçlama halinin artık sürdürülebilir olmadığını; bireysel kahramanlıklardan "tasarlanmış bir dirence" ve kurumsal stratejiye geçilmesi gerektiğini savunuyor.

Medyascope, Fayn ve Gazete Duvar gibi farklı modellerin vaka analizlerine dayanan çalışma; konuyu sadece "para bulmak" ekseninden çıkarıp teknolojik bağımlılık, emek sömürüsü ve toplumsal güven inşası gibi yapısal sorunlarla birlikte ele alıyor.

Türkiye'yi küresel medya krizleri için bir "direnç laboratuvarı" olarak tanımlayan raporun başyazarı Dr. Sarphan Uzunoğlu ile sahadaki durumu, gazetecilerin tükenmişliğini ve medyanın çıkış yollarını konuştuk.

Bu raporu hazırlamanızın temel amacı neydi? Bağımsız gazetecilik alanında böyle bir çalışmaya neden ihtiyaç duydunuz?

Türkiye'deki bağımsız medya kuruluşlarının siyasi baskı ve teknolojik bağımlılık koşullarında mali, örgütsel ve editoryal olarak nasıl ayakta kaldığını analiz etmeyi amaçladık. Asıl hedefimiz, tartışmayı sadece "hayatta kalma" (survival) meselesi olmaktan çıkarıp, stratejik ve bağlama duyarlı bir "dayanıklılık" (resilience) anlayışına genişletmekti. Çünkü mevcut durumda gazeteciler sürekli günü kurtarmaya çalışıyor; biz ise bu sürecin nasıl kalıcı bir kurumsal yapıya dönüşebileceğini göstermek istedik.

Raporda bağımsız medya ile toplum arasında kırılgan ama hayati bir “sözleşme”den bahsediyorsunuz. Bağımsız gazetecilik, toplum için neden vazgeçilmez?

Kalıcı kurumların yokluğunda gazeteciler ve izleyiciler arasındaki ilişki, medyayla toplum arasındaki kırılgan ama hayati bir dayanıklılık sözleşmesinin iskeletini oluşturur. Bu sadece haber almakla ilgili değil; gazeteciler ve izleyiciler birlikte anlam ve meşruiyet üretir. Yaşayabilirlik dediğimiz şey aslında ilişkisel bir meseledir; sadece sermaye akışlarından değil, bu güven ve iş birliği ağlarından doğar.

Bağımsızlığı mülkiyet yapısından ziyade “kurumsal davranış” üzerinden tanımlıyorsunuz. Bir medya kuruluşunun gerçekten bağımsız sayılabilmesi için hangi kriterler belirleyici?

Bizim için bağımsızlık, mülkiyetten çok şeffaflık ve hesap verebilirlik gibi kurumsal pratiklere dayanır. Bağımsız medya, mali kırılganlıklara rağmen devlet ya da sermaye kontrolü dışında kalan, editoryal özerkliğe sahip dijital yayınlardır. Yani kriterimiz, kimin parayı verdiği değil, editoryal kararların ne kadar özerk alınabildiği ve bu süreçlerin şeffaflığıdır.

“Medya yaşayabilirliği” tam olarak ne anlama geliyor ve klasik “medya sürdürülebilirliği” anlayışından farkı ne?

Klasik sürdürülebilirlik genelde finansal dengeye odaklanır. Oysa "Medya Yaşayabilirliği" (Viability), siyaset, ekonomi, topluluk, içerik ve teknolojiyi kapsayan çok boyutlu bir çerçevedir. Türkiye gibi baskının yapısal olduğu ortamlarda sürdürülebilirlik sadece gelir modeli bulmak demek değildir; siyasi ve teknolojik baskılar altında sürekli müzakere edilen esnek bir kapasitedir.

Bir medya kuruluşu kâr etmese bile “yaşayabilir” mi? Bu nasıl mümkün olur?

Evet, mümkün. Zaten raporumuzun odaklandığı soru "Bağımsız medya kâr edebilir mi?" değil, "Hayatta kalabilir mi?" sorusu. Topluluk güveni, reklamların istikrarsız olduğu ortamlarda alternatif bir değer yaratır. Okurların mecrayı savunması ve sahiplenmesi, ekonomik dalgalanmalara karşı bir tampon işlevi görerek kâr amacı gütmeyen modellerin de yaşamasını sağlar.

Gazeteci tükenmişliğini yapısal bir sorun olarak ele alıyorsunuz. Güvencesiz çalışma koşulları medya yaşayabilirliğini nasıl etkiliyor?

Tükenmişlik (burnout), kurumsal hafızanın oluşmasını engelliyor. Görüşmecilerimizden birinin de dediği gibi, "Herkes yorgunken kurumsal hafıza oluşturamazsınız". Bu durum, haber merkezlerinin deneyimlerini belgeleyememesine ve her krizde tekerleği yeniden icat etmek zorunda kalmasına neden oluyor. Yani emek sömürüsü, sadece insani bir sorun değil, medyanın geleceğini tehdit eden yapısal bir engeldir.

DW Akademie’nin Medya Yaşayabilirlik Göstergeleri medyanın yaşayabilirliğini nasıl değerlendiriyor? Türkiye’ye uyarlarken neden “Örgütlenme ve Emek” boyutunu ekleme ihtiyacı duydunuz?

MYG normalde 5 boyutta (Siyaset, Ekonomi, Topluluk, İçerik, Teknoloji) değerlendirme yapar. Ancak Türkiye'de "kahramanca gazetecilik" söylemi, arkadaki kurumsal kırılganlığı ve güvencesizliği gizliyor. Birçok girişim ürün düşüncesinden ziyade ideoloji üzerine kurulu ve iş yönetimi için bir yapı bırakmıyor. Bu yüzden, editörlük gücünün arkasındaki insan kaynağı krizini görünür kılmak için emek boyutunu analize dahil ettik.

Raporda Türkiye’yi “dayanıklılık laboratuvarı” olarak ele almak ne anlama geliyor? Küresel medya bu laboratuvardan ne öğrenebilir?

Türkiye, küresel medya krizlerinin sadece bir yansıması değil, öncü sarsıntısıdır. Burada yaşananlar, otoriterlik sonrası veya kriz dönemlerinde gazeteciliğin nasıl yapılacağına dair bir prototip sunuyor. Dünya, Türkiye'deki mecraların geliştirdiği "doğaçlama" yeteneğinin nasıl stratejiye dönüşebileceğini buradan öğrenebilir; burası bir direnç laboratuvarıdır.

2024 sonu ve 2025 başındaki Google güncellemeleri sonrası “algoritmik şok”tan söz ediyorsunuz. Bu kavram neyi anlatıyor, sahada neler yaşandı?

Ağustos 2024 - Mart 2025 arasında Google'ın yaptığı güncellemeler, haber sitelerinin trafiğinde %30 ila %80 arasında ani düşüşlere neden oldu. Buna "algoritmik şok" dedik çünkü sorunu teşhis etmek veya çözmek imkansızdı; şeffaf olmayan bir süreçti. Örneğin Gazete Duvar'ın yaşadığı kriz, algoritmik müdahalenin yatırımcı çekilmesine ve kurumsal çöküşe nasıl yol açtığının somut örneğiydi.

Platform bağımlılığını azaltmak mümkün mü? Algoritmalara bel bağlamamak için medya kuruluşları hangi alternatif yolları denemeli?

Mümkün ama zor. Gülsin Harman'ın belirttiği gibi, e-posta bültenleri ve podcastler gibi insanlara doğrudan ulaşan kanallar, sizi akıştaki rekabetten kurtarır. Fayn örneğindeki gibi topluluğa konuşmak yerine toplulukla konuşmak, "birinci taraf veri" (first-party data) kapasitesi geliştirmek gerekiyor. Sadece tıklamaları ölçerseniz sadece gürültüyü ölçersiniz; sadakati ölçmelisiniz.

Okur desteğinin zayıf olduğu bir ortamda dijital haber siteleri nasıl ayakta kalabilir? Bu durum sadece ekonomik mi, yoksa daha derin bir güven krizine mi işaret ediyor?

Ekonomik kriz vatandaşın ödeme yapma alışkanlığını engelledi ama sorun daha derin. Faruk Bildirici'nin dediği gibi, gazeteciliğin siyasi pazarlamaya dönüşmesi meslek etiğini çökertti ve güveni azalttı. Bu yüzden çözüm sadece "abone ol" butonu koymak değil; şeffaflık ve katılımla güveni yeniden inşa etmektir.

Raporda, bağımsız gazetecilerin hayatta kalma stratejisi olarak “doğaçlama” yaptığını söylüyorsunuz. Bu doğaçlama pratiklere örnek verir misiniz?

Doğaçlama pratiği sırf moda diye bir tasarımsal değişiklik yapmak, kullanıcı deneyimi deneyi yapılmamış bir ürünü sırf bir benzeri başarılı oldu diye hedef kitle gözetmeden denemek gibi şeyler. Yani “onda var bende de olsun” dediğinizde. Ya da bir sorun yaşadığınızda, önünü ardını düşünmeden bir çözüm oluşturduğunuzda bu doğaçlamadır.

Medyascope, Fayn ve Gazete Duvar örneklerine birlikte baktığınızda ne tür ortak sonuçlar ortaya çıkıyor?

Üç temel ders çıkıyor: 1) Gelir çeşitlendirme işi rastlantısal değil stratejik olmalı. 2) Topluluk güveni maddi bir değere (sermayeye) dönüşebilir. 3) Platform bağımlılığı (Google/YouTube) yapısal bir tuzaktır; erişim sağlasa da direnç yanılsaması yaratır. Bu üç temel dersin her biri önümüzdeki yıllarda dijital medyanın kaderini belirleyecek.

Haber odalarından destek kuruluşlarına kadar birçok aktöre sorumluluk düştüğünü vurguluyorsunuz. Öne çıkan bir-iki önerinizi paylaşır mısınız?

En kritik önerimiz "Ortak Altyapılar" kurulması. Her kurumun kendi avukatı veya yazılımcısı olması yerine; ortak hukuk fonları, ortak teknoloji havuzları ve veri analiz merkezleri kurulmalı. Ayrıca destek kuruluşları "tek seferlik atölye" mantığından vazgeçip, süreç odaklı "koçluk" modeline geçmeli. Bizim toplu bir kalkınma ve gelişim hamlesine ihtiyacımız var endüstrimizde.

Son olarak, bunca belirsizlik ve baskıya rağmen bağımsız gazeteciliğin geleceği konusunda umutlu musunuz?

Umutluyum, ama bu "eski güzel günlere dönme" umudu değil. Gelecek, istikrar arayışında değil, belirsizlik içinde yön bulmayı sağlayan "doğaçlama" yeteneğini "stratejiye" dönüştürmekte yatıyor. Eğer bireysel kahramanlıklardan "tasarlanmış dirence" ve kolektif yapılara geçebilirsek, bağımsız medya hayatta kalmanın ötesine geçecektir.

Söyleşi Haberleri