HALE GÖNÜLTAŞ
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, çözüm sürecine ilişkin değerlendirmelerinde sürecin başka gelişmelerin sonucuna ya da konjonktürel dengelere bağlanamayacağını söyledi. Sürecin “arafta bekletilemeyeceğini” vurgulayan Hatimoğulları, yürütme erkinin somut demokratik ve hukuki adımlar atmaması halinde iktidarın kamuoyunda “oyalayan” ve süreci “sürüncemede bırakan” aktör olarak eleştirileceğini ifade etti. Hatimoğulları, çözüm sürecinin başka denklemlerin netleşmesini bekleyen tali bir gündem olmadığını belirterek, “Barış ve çözüm iradesi ülkenin ve bölgenin geleceğini kuran asli stratejidir” değerlendirmesini yaptı.
Hatimoğulları, CHP’ye ilişkin mutlak butlan tartışmasına ilişkin değerlendirmelerinde ise söz konusu meselenin yalnızca ana muhalefet partisiyle sınırlı okunamayacağını söyledi. Türkiye’de siyaset alanının yargı eliyle daraltıldığı yönündeki eleştirilerini dile getiren Hatimoğulları, demokratik siyasetin zayıflamasının yürüyen çözüm sürecine de zarar vereceğini ifade etti. Muhalefete yönelik yargı müdahaleleriyle demokratikleşme hedefinin aynı anda yürütülemeyeceğini belirten Hatimoğulları, “Barış adına demokrasi ertelenemez, demokrasi olmadan barış kalıcı olamaz” dedi.
DEM Parti Eş Başkanı Tülay Hatimoğulları Kısa Dalga’nın sorularını yanıtladı.
“Mutlak butlan çözüm sürecini nasıl etkiler?”
DEM Parti mutlak butlan kararını "siyaseti yargı eliyle dizayn etme girişimi” olarak tanımladı. Açıklamada ayrıca kararın ‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne gölge düşürdüğünü söylediniz. CHP’ye yönelik söz konusu karar yürüyen süreci nasıl etkiler? DEM Parti, bu kararın süreç açısından bir ‘güven sorunu’ yarattığını mı düşünüyor?”
Şunu ifade ettik, bu karar, CHP’nin iç meselesi olarak okunursa eksik kalır, çünkü Türkiye’de siyaset alanının yargı eliyle daraltılması söz konusu. Mesele burada kişiler değil; mesele, Türkiye'de siyasetin hakeminin halk mı yoksa yargı mı olacağıdır. Maalesef mutlak butlan kararı, bize yargının hakemliğini işaret ediyor. Demokrasiyi ortadan kaldırmak anlamına gelen bu antidemokratik yaklaşım tuzun koktuğu andır. Bu antidemokratik tutum Barış ve Demokratik Toplum Sürecine zarar veriyor. Çünkü Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin özü, silahların susması kadar siyasetin konuşabilmesidir. Eğer ana muhalefetin iradesi mahkeme koridorlarında tartışmalı hale getiriliyorsa, toplumda “hukuk herkes için güvence midir?” sorusu büyür. Bu da sürece güveni zedeler. Barış, demokratik alanın daraltılmasıyla, muhalefetin zayıflatılmasıyla değil, genişletilmesiyle kurulur. Bu nedenle demokrasi olmadan kalıcı barış olmaz.
Bir yandan demokratik çözüm ve yeni yasal düzenlemeler konuşulurken, diğer yandan muhalefete yönelik yargı tartışmaları yaşanıyor. Bu farklılık, devlet içinde süreç konusunda farklı yaklaşımların ve eğilimlerin olduğu şeklinde yorumlanabilir mi?
Evet, bir yanda demokratik çözümden, yeni yasal düzenlemelerden, barışın imkânından söz ediliyor; diğer yanda muhalefetin, seçilmişlerin, siyasi partilerin yargı eliyle baskı altına alınması tartışılıyor. Bu tablo kendi başına bir çelişkidir. Çünkü barış süreci yalnızca Kürt meselesine dair teknik bir başlık değildir; Türkiye’nin demokrasi eşiğidir. Eğer devlet gerçekten yeni bir sayfa açmak istiyorsa, bu sayfanın mürekkebi hukuk, demokrasi ve halk iradesi olmak zorundadır. Bir elle barış kapısı aralanırken, diğer elle siyaset alanı daraltılırsa toplumda güven değil, kuşku büyür. Bizim çağrımız bu anlamda nettir. Devlet içinde bu süreçlere dair bir güç mücadelesi veya farklı kanatların çatışması şüphesiz vardır, her zaman olmuştur, fakat halkların barış umudu bu karanlık koridorlardaki hesaplaşmalara kurban edilemez. Devlet içindeki bütün akıllar barışın, demokrasinin ve halk iradesinin arkasında hizalanmalıdır. Toplum, çift dilli bir devletten tek anlamlı bir barış üretemez. Çünkü yarım demokrasiyle tam barış kurulamaz.
“Ülkenin ihtiyacı vesayet değil, demokrasi”
DEM Parti açıklamasında ‘Yasal düzenlemelerin eşiğine geldiğimiz bugünlerde alınan bu karar süreci gölgelemeye dönük bir adımdır’ ifadesi yer aldı. Kim ya da hangi anlayış süreci gölgelemek istiyor?
Burada süreci gölgelemek isteyen, barışı demokrasiyle birlikte düşünmeyen bir akıldan bahsetmek mümkündür. Bu akıl siyaseti sandıkta, Meclis’te, toplumda değil; mahkeme koridorlarında şekillendirmek isteyen anlayıştır. Çünkü bu anlayış bilir ki demokratik çözüm ilerlerse yalnızca Kürt meselesinde değil, Türkiye’nin bütün siyasal düzeninde yeni bir eşik açılır. Halk iradesi güçlenir, hukuk güvence olur, siyaset nefes alır. Tam da bu nedenle, yasal düzenlemelerin konuşulduğu bir dönemde ana muhalefete yönelik yargı müdahalesi tesadüf değildir; topluma “siyasetin sınırı vardır” mesajıdır. Bizim itirazımız bunadır. Barışın yolu gri koridorlardan değil, açık siyasetten geçer. Süreci gölgelemek isteyenlere karşı bizim sözümüz nettir. Bu ülkenin ihtiyacı korku değil cesaret, vesayet değil demokrasi, müdahale değil halk iradesidir. Barış, gölgeyle değil; açık, cesur ve demokratik bir iradeyle yürür inancındayız.
CHP’de mutlak butlan kararı ile önümüzdeki dönemde hem demokrasi hem de Barış ve Demokratik Toplum Süreci açısından Türkiye’nin önündeki en kritik eşik nedir?
Türkiye’nin önündeki en kritik eşik şudur kanımca. Barış ihtimalini bir lütuf olarak görmek ile, barışı demokratik bir cumhuriyetin sarsılmaz temeline yerleştirmek arasındaki o ince, yakıcı çizgidir.
Bu nedenle mesele CHP içi bir mesele değil, Türkiye demokrasisinin en kritik sınavlarından biridir diyoruz. Barışı dar bir güvenlik başlığı olmaktan çıkarıp demokratik hukukla güvence altına almak gerekir. Toplum, bir siyasi rejimin niteliğini, ona en uzak olanlara nasıl davrandığıyla değil, ana muhalefetine nasıl davrandığıyla da ölçer. Bugün bu ülkenin barışa da demokrasiye de yakıcı bir ihtiyacı var; ama biri diğerinin yerine asla konulamaz. Bu anlamda önümüzdeki dönemin en büyük imtihanı ve turnusol kâğıdı şu olabilir: “Barış adına demokrasi ertelenemez; demokrasi olmadan barış kalıcı olamaz.” Yani demek istediğim; Meclis yasayı yazarken, yargı siyaseti bozmaya devam edecek mi? Devlet, eski refleksini mi sürdürecek, yoksa yeni bir toplumsal sözleşmenin önünü mü açacak? Mesele biraz bu.
“Süreç tali gündem maddesi değil, asli stratejidir”
Çözüm sürecinde bir tıkanma yaşandığı, sürecin yavaşladığı ya da iktidarın kamuoyunu oyaladığı gibi yorumlar var. Sizce şu anda çözüm sürecinde yaşanan bu durumun adı nedir?
Öncelikle bir gerçeğin altını çizelim. Dünyadaki hiçbir çatışma çözümü ve barış inşası (Güney Afrika'dan İrlanda'ya, Kolombiya'dan Filipinler'e kadar) doğrusal, pürüzsüz ve düz bir çizgi halinde ilerlememiştir. Süreçlerin doğası gereği zaman zaman ritim düşer, tempo yavaşlar; bazen mekanizma tamamen durmuş, masalar devrilmiş veya yollar tıkanmış gibi görünür. Yüksek irtifa dağcıları zirveye tırmanırken kritik eşiklerde günlerce durup kamp kurarlar. Barış süreçlerinde de bu durumlar olur.
Ancak tarihsel tecrübeler bize net olarak gösterir ki, sahici bir irade ortadayken zamanla bu bariyerlerin hepsi aşılır. Küresel fay hatlarının kırıldığı, Ortadoğu gibi bölgesel dinamiklerin her gün çok sert değiştiği bir coğrafyada, üstelik dışarıdan ithal edilmeyen, tamamen bize ait "özgün bir model ve yöntemle" ilerlemeye çalışıyorsak, bu tür rölantileri ve dalgalanmaları işin tabiatına uygun, normal reaksiyonlar olarak bir yere kadar okumak mümkün.
Peki bugün bizim için bu durum geçerli mi? Bence değil. Gayet yol alabileceğimiz bir süreçteyiz. Temponun düşeceği bir zamanda değiliz, çünkü yol açık.
Tam da bu noktada gidişata dair temel, yapısal ve çok net bir eleştirimiz var: Bizler çözüm sürecini, konjonktürel gelişmelerin bir "sonucuna", ön şartına veya öncesine-sonrasına bağlayamayız. Bölgede şartlar değişti, iç siyasette dengeler oynadı diye süreç takvimi esnetilemez. Çünkü süreç, diğer gelişmelere bağlı bir değişken değil; koşulun ve esasın ta kendisidir. Gelişmelere veya konjonktüre göre süreci şekillendirmek yerine; süreci sarsılmaz bir "ana kolon", bir "başat gerçeklik" olarak merkeze koyup, diğer tüm iç ve dış gelişmeleri bu esasa göre yönetmek zorundayız. Barış ve çözüm iradesi, başka denklemlerin netleşmesini bekleyecek tali bir gündem maddesi değildir; ülkenin ve bölgenin geleceğini kuran asli stratejidir.
Öcalan’ın tanımı müzakereyi etkiler mi?
Devlet Bahçeli son açıklamasında, Öcalan’ın Kürt halkının temsilcisi değil, PKK’nın temsilcisi olarak tanınması ve böyle muhatap alınması gerektiğini söylüyor. Fakat DEM Parti ve genel olarak da Kürt hareketi Öcalan’ı “Kürt halk önderi” diye tanımlıyor. Bu farklı tanımlamalar müzakerelerin yürütüldüğü devlet ile süreç açısından tıkayıcı olabilir mi?
Sayın Bahçeli, 22 Ekim çıkışından bu yana belli periyotlarla somut öneriler sunmaya devam ediyor. Bunu önemli ve değerli buluyoruz. Son açıklamasında katılmadığımız bazı noktalar var; ama çözüm için kapı aralamak, her koşulda bir değer taşır.
Sayın Öcalan'ın sıfatına gelince; "Kürt halk önderi" unvanı, kimse tarafından bahşedilmedi. Yarım asrı aşan bir mücadelenin, milyonlarca insanın vicdanında biriktirdiği siyasi ve sosyolojik bir gerçekliktir. Bir halk, önderini sandıkta değil mücadelesinde seçer. Sayın Öcalan, son Kürt isyanının lideridir. Ayrıca yakın dönem Kürt siyasi düşüncesinin teorik mimarıdır; bu unvan hem o düşüncenin ağırlığını hem de taşıdığı toplumsal karşılığı yansıtır. Sayın Bahçeli'nin bunu bilmediğini düşünmüyorum. Bu söylemi bir müzakere pozisyonu olarak okuyor, süreci toplumsal baskıdan koruma çabası olarak değerlendiriyoruz.
"Bahçeli'nin umut hakkından 'tutukluluk şartlarının saklı kalması' çizgisine gelmesi kaygıları artırdı"
Devlet Bahçeli, “Abdullah Öcalan’ın tutukluluk halinin saklı kalması kaydıyla” barış sürecinin sürdürülebileceğini ifade ediyor. Fakat müzakerelerde DEM Parti’nin ön şartı Öcalan’ın serbest kalması. Bahçeli’nin son dönemde umut hakkından bahsetmemesini de göz önüne alarak bu farklı yaklaşımlar nasıl aşılır?
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim çıkışını tarihi kılan şey, Sayın Öcalan’ın TBMM’ye gelerek özünde siyasi bir çıkış yapmasını istemesiydi. Sayın Öcalan’ın TBMM’de konuşma yapması ve umut hakkının sağlanması çizgisinden “tutukluluk halinin saklı kalması” çizgisine gelinmesi çözümle ilgili kaygıları arttırmıştır. Bu tutumla barışın inşasının mümkün olmadığının en çok farkında olanlardan biri Sayın Bahçeli’dir, muhtemelen. Biz ilk günden beri Sayın Öcalan’ın özgür çalışma ve iletişim koşullarının sağlanmasıyla barış sürecinin başarıya ulaşması arasında doğrudan bir ilişki olduğunu ifade ediyoruz. Bunu, subjektif bir fikir olarak değil; saha gerçeklerini, dünya deneyimlerini, barış gerekliliklerini düşünerek ve bilerek ifade ediyoruz. Dolayısıyla sınırlayan, çevreleyen, çözüme uzaklaştıran yaklaşımlardan uzak durularak yapıcı, çözümü hızlandıran, demokratik siyaset hakkını ve hukuku esas alan tutumların gelişmesi gerektiğini ifade ediyoruz.
"Öcalan’ın süreci daha iyi yönetebileceği bir hukuki pozisyon ve şartlara ihtiyaç var"
Öcalan’ın statüsü ile ilgili DEM Parti’nin beklentisi nedir? Bahçeli’nin ifade ettiği gibi sadece silahların bırakılması ve örgütün tasfiyesi ile sınırlanan bir statüyü yeterli görür müsünüz?
Hayır, biz Öcalan’ın statüsünün yalnızca “silahların bırakılması” ve ‘’ örgütün tasfiyesi’’ gibi dar bir güvenlik başlığına sıkıştırılmasını yeterli görmeyiz. Çünkü Kürt meselesi, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en köklü, en devasa ve toplumsal yansımaları en derin olan siyasi fay hattıdır. Böylesine tarihsel bir meselenin çözümü, dar bir güvenlik bürokrasisi mekaniğiyle veya tek taraflı bakışla ele alınamaz. Ve böylesi kritik meselede muhatap bellidir; ama bu muhatabın katkısı bir hücreye, sınırlı görüşmelere, dar temaslara hapsedilerek alınamaz. Bu süreç gerçek bir çözüm süreci olacaksa, Sayın Öcalan’ın çalışma, iletişim ve müzakere koşullarının hukuken netleşmesi gerekir.
Türkiye tarihinin bu en önemli olayında muhatap son derece nettir. Ancak bu muhatabın, bir tecrit hücresinde, dış dünya ile iletişimi koparılmış, son derece dar görüşmelere veya kısıtlı görüş belirtmelere mahkûm edilerek böylesi devasa bir sürece sağlıklı ve kalıcı bir katkı sunmasını beklemek rasyonel değildir. Beklentimiz; Sayın Öcalan'ın süreci ilerletebilmesi için gerekli olan şeffaf çalışma, doğrudan özgür iletişim ve özgür çalışma koşullarının sağlanması ve bunun keyfiyete kapalı biçimde hukuki bir zeminde netleştirilmesidir.
Bir meselenin hangi zemine oturtulduğu, o meselenin nasıl çözüleceğini de belirler. Yanlış çerçeve, doğru sonuca götürmez. Sayın Öcalan’ın rolü tarihe şimdiden geçmiştir. Onlarca yıllık siyasi mücadele, teorik birikim ve milyonlarca insanın desteğini alan Öcalan’ın statüsü siyasaldır. Politik bir kişiliğin statüsü de ancak siyasi olabilir; bu, bizim ona verdiğimiz bir unvan değil, tarihin kendisinin kaydettiği bir gerçektir. Şimdi tarih bir kez bir şeyi kaydettiğinde, onu yeniden adlandırmak mümkün olmaz. Bu tarihsel gerçekliğe uygun olarak Sayın Öcalan’ın süreci daha iyi yönetebileceği bir hukuki pozisyon ve şartlara ihtiyaç var.
Sürecin kalıcı ve sağlıklı ilerleyebilmesi için bu gerçeğe göre hareket etmeliyiz. Şunu çok net vurgulamak gerekir. Toplumsal gerçeklikler ve devasa tarihsel sorunlar, devletin anlık ihtiyaçlarına göre ürettiği dar idari tariflerle değil; ancak siyasal ve toplumsal karşılıklarla, sahici yasal zeminlerle şekillenir. Bizler konjonktürün ihtiyacına göre esnetilebilen veya geri alınabilen geçici idari unvanlar, lütuflar ya da istisnalar talep etmedik, etmeyiz. Biz, Sayın Öcalan’ın hukuki ve siyasi pozisyonu belirleyen bir çerçevenin, evrensel hukuk kuralları ve demokratik normlar ekseninde esas alınmasını bekliyoruz.
Örgütün silahlarını tamamen bırakması (imha etmesi) ile geçiş dönemi yasalarının çıkarılması eşzamanlı olarak yürüyebilir mi? Son gelişmeler böyle bir yönelime mi işaret ediyor sizce?
Yürüyebilir; eş zamanlı yürümelidir. Dünyadaki çatışma çözümü deneyimlerine baktığımızda, kalıcı barışın hiçbir zaman tek taraflı bir adımla inşa edilmediğini görürüz. Silahlar bırakılırken hukuki güvenceler de örülmek zorundadır; biri diğerinin gerisinde kalırsa süreç ilerleyemez. Son iki ayda teyit-tespit mekanizması tartışması sürecin ivmesini düşürdü. Ama son günlerde o tartışmanın yerini eşgüdümlü adım arayışının almaya başladığını görüyoruz. Bu, doğru yönde bir dönüştür.
Gelinen süreçte devlet meseleye PKK bağlamında “güvenlik odaklı” bakıyor. Fakat TBMM tarafından hazırlanan raporda yer alan altıncı ve yedinci maddeler, yani Kürt sorununun demokratik yollarla çözülmesine dair adımların atılmasında ağırdan alma hatta tıkanıklık yaşandığı dikkate alındığında, Kürt meselesinin çözülmesi konusunda iktidardan nasıl bir beklenti içindesiniz? Süreç gerçekten çözümü vaat ediyor mu?
Barışı aramak, sadece diyalog süreçlerinde değil, çatışmaların en yoğun olduğu dönemlerde bile temel parti politikamız olageldi. Dolayısıyla barış bizler için ilkesel bir meselesidir. Öte yandan barış süreçleri kendiliğinden bir şey vaat etmezler. Bu süreçleri doğru politikalarla barışa doğru evriltmek, çözümü demokratikleşmeyi, hukuku ve özgürlükleri arttırarak gerçekleştirmek politikanın görevidir. Bu bağlamda, devlet ve iktidar aklı meseleye “güvenlik odaklı” bakıyor gerçeğine rağmen bizim demokrasi, hukuk ve özgürlükler ekseninde süreç yürütmemiz gerekiyor, ki ilk günden bunu yapmaya çalışıyoruz. Çözüme giderken güvenlikçi akla karşı demokratik aklı geliştirmeliyiz. Nitekim TBMM Komisyonu tarafından hazırlanan nihai raporunun altıncı ve yedinci bölümlerindeki yasal ve demokratik düzenlemelere yapılan vurguların altında AK Parti ve MHP’nin imzası vardır. Bu da demokratik aklın başarısı olarak değerlendirilmelidir. Bu rapora atılan imzalar, herkesi bağlar. Şimdi artık raporda yer alanlar dahil barışın inşası için gereklilikleri uygulama zamanı gelmiştir. Bu sebeple, demokratik çözüm irademizi genişletmek ve güçlendirmek için daha fazla çaba sarf etmemiz; devleti ve iktidarı güvenlik odaklı yaklaşımdan özgürlük ve demokrasi odaklı çözüm zeminine çekmemiz gerektiğinin farkındayız.
MHP daha ileri, daha net bir yerde duruyor
Çözüm sürecinde Bahçeli ile Erdoğan arasında en azından söylem düzeyinde çok önemli bir fark var. Sizce bu bir rol dağılımından mı kaynaklanıyor, yoksa gerçekten AKP oyalayan, MHP süreci ilerleten bir pozisyonda mı?
Bu konuda niyet okuması yapmayı doğru bulmam. Bahçeli ile Erdoğan arasında gerçekten planlı bir rol dağılımı mı var, yoksa siyasal pozisyon farkı mı oluştu; bunu bilemem. Kürt meselesi gibi böylesine hayati, tarihsel ve hassas süreçlerde; somut, nesnel ve rasyonel tespitlere ihtiyacımız var. Bizim görevimiz spekülasyon yapmak değil, kamuya açık beyanlar, atılan adımlar ve atılmayan adımlar üzerinden rasyonel bir değerlendirme yapmaktır.
Bu nesnel çerçeveden okuma yaptığımızda, şu siyasi gerçeği elbette açıkça ifade etmek gerekir. Hem Sayın Erdoğan hem de Sayın Bahçeli’nin son dönemdeki söylemlerine bakıldığında, MHP’nin sürecin önünün açılması ve yol alması noktasında siyaseten daha ileri, daha net bir yerde durduğu kamuoyunda genel bir kabul haline gelmiştir. Ancak burada asıl belirleyici ve bağlayıcı olan, yürütme erkinin bizzat kendisidir. AK Parti, icra makamıdır; sadece söylem üretmekle veya siyasi atmosferi izlemekle yetinemez. İcra makamında olan iktidar, somut adımlar atmadığı, yasal ve idari mekanizmaları işletmediği her an, haklı olarak "kamuoyunu oyalayan", "süreci sürüncemede ve arafta bırakan" aktör olarak eleştirilere maruz kalacaktır.
Siyasi iradenin söylem düzeyinde kalıp eyleme geçmemesi, sürece duyulan toplumsal güveni zedeler. Bizim tüm çabamız, bu güvenin gerilemesi veya tükenmesi ihtimalini ortadan kaldırmak içindir. Aksine, barışa ve çözüme olan toplumsal inancın çok daha güçlü bir biçimde inşa edilmesi için iktidarı sürekli uyarıyor, yapıcı önerilerimizi sunuyor ve yürütme erkini tarihi sorumluluğunun gereği olan o somut adımları atmaya çağırıyoruz. Çünkü süreç arafta bekletilemez. Şimdinin değerini bilmemiz gerekiyor.
"CHP’ye yapılanların sürecin ruhuna uygun olmadığı çok açık ortada"
İktidarın çözüm sürecini muhalefeti bölme aracı olarak kullandığı ve CHP’ye yönelik baskılara karşı muhalefetin topyekûn karşı koymasını önlediği yorumlarına ne dersiniz? Çözüm sürecindeki oyalama bu konuyla da bağlantılı olabilir mi?
Önce şunu belirtelim: İktidarın CHP'yi siyasi ve toplumsal olarak yıpratma çabası, süreçten önce de vardı. Süreçle birlikte bu baskı derinleşti, dozaj arttı. Biz bu saldırılara karşı her zaman açıkça dayanışma içinde olduk. "Süreç var, sesimizi kısalım" demedik; demeyiz. Her zaman vurguladığımız gibi; barış mücadelesi ile demokrasi mücadelesi bizler için biri diğerinin önüne konulamaz, başat mücadelelerdir.
Şimdi daha geniş tabloya bakalım. İktidarda uzun yıllar kalmış, ekonomik hoşnutsuzluğun bu denli yükseldiği bir ülkede, muhalefete karşı nasıl bir siyasi hesap yapılır? Tarih, oy kaybeden iktidarların zaman zaman muhalefetin bütünlüğünü hedef aldığını gösteriyor. Türkiye'de de benzer bir aklın işlediğini gösteren pratiklere tanıklık ediyoruz. Ama şunu biliyoruz: Muhalefetin üzerine bindirilen her baskı toplumsal gerilimi büyütür. Bu gerilim nihayetinde sürece de zarar veriyor. Ülkeyi geren siyasi ve toplumsal zemini zedeleyen pratiklerden artık vazgeçilmeli. Bütün siyasi partiler eşit koşullarda yarışmalı, baskıya maruz kalmadan demokratik koşullar içerisinde faaliyet yürütebilmeli. Bu sürecin esas hedefi demokratik siyasetin önünü açmak ise CHP’ye yapılanların sürecin ruhuna uygun olmadığı çok açık ortada.
“Demokrasi olmadan Kürt sorunu çözülür mü?”
Hasan Cemal, bir görüşme olduğu takdirde Öcalan’a “Demokrasi olmadan, hukuk olmadan Kürt sorunu çözülür mü?” diye soracağını söyledi. Bu soruyu biz de size soralım: “Demokrasi olmadan, hukuk olmadan Kürt sorunu çözülür mü?”
Sayın Öcalan’ın yıllardır okuyan ve takip eden biri olarak şunu söyleyebilirim. Yanıtı şu olurdu: Demokrasi olmadan, hukuk olmadan Kürt meselesi çözülemez.
Kürt meselesinin çözümüyle Türkiye’nin demokratikleşmesi birbirinden ayrılamaz. Hukuk olmadan zaten Kürt meselesinin çözümü düşünülemez dahi. Dolayısıyla sorunun cevabı açık ve nettir. Kürt meselesinin çözümü hukuktan, demokrasiden, özgürlüklerden, eşit yurttaşlığın tesisinden geçer. Nitekim Sayın Öcalan gerek demokratik ulus paradigması gerekse de son süreçte kamuoyu ve heyetimizle paylaştığı fikirleri itibariyle bu konudaki tutumu en açık olan kişidir. Demokratik bir ülke kurmak, Kürt meselesinin çözümünde anahtar rol oynar. Hukuk, Kürt meselesinin çözümünde turnusol kâğıdıdır.
“Kürt hareketi iki yılda ne kazandı, ne kaybetti?"
Ekim 2024'te başlayan çözüm süreci çalışmaları yaklaşık iki yıla yaklaştı. Geçen süreç içinde “Kürt hareketi ne kazandı “Ne kaybetti?” bir muhasebe yapar mısınız?
Böylesi tarihi ve hassas bir meseleye kâr-zarar tablosu olarak yaklaşmak, karşı karşıya olduğumuz tarihsel dönüşümün büyüklüğünü ıskalamaya neden olabilir. Çünkü Kürt hareketi gibi köklü, kitlesel ve on yıllara yayılan bir mücadelenin dinamiklerini "ne kazandı ne kaybetti" parantezine sıkıştıramayız. Her şeyden önce, Ekim 2024’te başlayan bu süreç hâlâ canlı, güncel ve kendi dinamikleriyle yürümekte olan bir olgudur. Bu bakımdan kazanç veya kaybı rasyonel ölçmek siyaseten zordur. Kürt hareketi ne kazandı/kaybetti değil; Türkiye savaş aklından barış aklına geçebilecek mi? Bence asıl mesele budur.
Yine burada ıskalanmaması gereken gerçek kanımca şudur: Kürt hareketi, değişen bölgesel ve küresel dengeleri de gözeterek kendi içinde son derece büyük, tarihsel ve stratejik bir makas değişimine gidiyor. Siyasi tarihin en temel kuralıdır; bu çapta büyük ve köklü stratejik dönüşümlerin geçiş evreleri her zaman sancılı, zorlu ve kendi içinde derin tartışmalara gebedir. Bu dönüşümün harekete uzun vadede tam olarak ne getireceğini ya da ne götüreceğini bugünden, kısa vadeli periyotlarla keskin hatlarla ölçmek mümkün değildir. Bunun tarihsel hükmünü ancak uzun vade verecektir.
Ancak bizim durduğumuz yerden bakıldığında net olan ilkesel bir hakikat var. Savaş, doğası gereği herkese kaybettirir; yıkım, acı ve statüko üretir. Barış ise tam aksine, hepimize kazandırabilir. Eğer bu tarihsel eşik başarıyla aşılır ve bu topraklarda kalıcı bir huzur, kurumsallaşmış bir adalet ve evrensel standartlarda bir demokrasi inşa edilebilirse, asıl ve en büyük kazanç bu olacaktır. Biz meseleye tam olarak bu mercekten bakıyoruz.
"Türk milliyetçiliğinin içinde olmadığı bir çözüm ve barış arayışı eksik olurdu"
Dört yıl öncesine dönelim. Biri size devlet ile müzakere süresince bu noktaya gelineceğini, PKK’nın kendini feshedeceğini, “Devlet Bahçeli sürecin baş aktörü olacak” deseydi ne hissederdiniz? Heyecanlanır mıydınız? Yutkunur muydunuz? Bu bir hayal mi derdiniz? Nasıl görürdünüz?
Şaşırırdım, evet. Diğer yandan, son yirmi yılda kritik ve tayin edici tüm siyasal dönüşümlerin, durakların ağzında Bahçeli’yi görüyoruz. Bu anlamda 1 Ekim'de genel kurulda elimizi sıkan da 22 Ekim'de o tarihi çıkışı yapan da odur.
Bu kadar çelişkili görünen bir çizgi, aslında tek bir referans noktasından okunursa anlam kazanıyor: Devletin uzun vadeli çıkarları. Bahçeli, kendi siyasi çıkarlarından önce devlet refleksini taşıyan bir siyasetçidir. Buradan bakınca şaşırmamamız gerekiyor. Gerekçesi ne olursa olsun Sayın Bahçeli’nin bu sürece sunduğu önemli katkının da hakkını vermeliyiz.
Ve son olarak şunu ekleyeyim: Türk milliyetçiliğinin siyasi liderliğinin bu süreçteki rolünü görmezden gelemeyiz, gelmeyiz. Türk milliyetçiliğinin içinde olmadığı bir çözüm ve barış arayışı eksik olurdu. Toplumsal barış açısından da önemli buluyoruz.
DEM Parti tabanında ve genel olarak Kürt kamuoyunda çözüm sürecine yönelik eleştirileri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kürt kamuoyunda ve tabanımızda sürece dönük eleştiriler ve kaygılar iç içe girmiş durumdadır. İktidarın henüz adım atmamış olması, ister istemez soru işaretlerini beraberinde getiriyor. Kürt halkı son on yılda muazzam bir istibdat döneminden geçti. Hemen her ailede ya bir acı ya bir yargı soruşturması ya bir ihraç yaşandı. Bu on yıldan sonra insanlar doğal olarak eğer gerçekten bir barış iradesi varsa hayatlarına dokunacak adımlar atılmasını istiyor. Dolayısıyla iktidara dair güvensizlikten dolayı kaygıların giderilmesi için somut adımlar atılması gerekiyor. Misal belediyelerimizde hala kayyımların talan yürütmesinin bir izahı var mıdır? Öte yandan özellikle Kürt meselesinin çözümüyle ilgili irade gelişirken, demokrasi başta olmak üzere, Türkiye’deki birçok başlıkta gerilemenin devam etmesi ciddi bir eleştiri konusudur. Bu eleştiri sadece DEM Parti’nin tabanı olmayan muhalif kesimlerde değil, bizatihi DEM Parti’nin tabanında ve Kürt halkının kendi içinde sıklıkla dile getiriliyor. Çünkü DEM Parti ve Kürt halkı demokratik bir ülke mücadelesi veriyor. Kürt meselesinin çözümüyle Türkiye’nin demokratikleşmesinin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini çok iyi biliyor.
“DEM Parti, Öcalan’ın partisine mi dönüştü?”
Süreçte DEM Parti’nin iyi siyaset yapamadığı, “iradesini Abdullah Öcalan’a bağladığı, artık müstakil bir parti değil de Öcalan’ın partisi olarak konumlandığı” yönünde eleştiriler mevcut. Eleştirilere yanıtınız nedir?
Bu eleştiriyi doğru bulmadığım gibi haksız da buluyorum. DEM Parti, programı, tüzüğü, örgütsel yapısı ve toplumsal dayanaklarıyla Türkiye siyasetinin en özgün partilerinden biridir; halkların, kadınların, emekçilerin, gençlerin, doğa savunucularının ortak siyasal zeminidir.
Sayın Öcalan’ın önerilerini dikkate alınca “partiyi tümüyle kendisine devretme” olarak ifade edilmesini, partimize karşı konforlu bir eleştiri olarak görüyorum. Elbette bu tarihsel süreçte onun değerlendirmeleri önemlidir; olmaması garip olurdu. Dikkate almamak hata olurdu. Ama DEM Parti kendi kurulları, halkı ve siyasal aklıyla karar alır.
Biz, demokratik siyasetin şartlarından mahrum bırakılarak, ağır bedellerle o imkanları bizzat yaratan bir geleneğiz. Siyaseten eksiklerimiz elbette var; eleştiriler de oluyor ve tüm bu eleştiriler bizim için güçlenme zemini oldu/oluyor her zaman.
“11 Temmuz’daki gözyaşları neyin ifadesiydi?”
11 Temmuz 2025 günü PKK’lılar silahlarını sembolik olarak yaktıktan sonra siz dahil pek çok kişinin göz yaşlarına hâkim olamadıklarını biliyoruz. Bu neyin göz yaşlarıydı? Üzüldünüz mü? Sevindiniz mi? Neden daha önce bu noktaya gelmedik diye hayıflandınız mı? Neydi?
O gün o görüntüleri izlerken yarım asır gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçti. Dağlarda kalanlar, cezaevlerinde solup gidenler, annelerin kapı önlerinde beklediği yıllar, evlatlarını yitirenler, boşaltılan köyler… Hem sevinç hem hüzün gözyaşlarıydı. Ama en çok şunu düşündüm: Bunu daha önce yapabilirdik. Binlerce insan ölmeden, binlerce aile paramparça olmadan, bütün o yılları tüketmeden ortak bir akılla bu noktaya gelebilirdik. Bu gecikmenin acısı, o anki sevincin içine karışmıştı.