BİRCAN YORULMAZ
Apaçık Radyo Kulis Sesleri’nde, A.H.E.N.K. tarafından sahnelenen Şairler Mezarlığı oyununun yazarı Ersin Doğan ile yönetmeni ve oyuncusu Selena Demirli ile konuştuk.
Selena Demirli, “Şiiri sadece bir anlatım aracı değil, doğrudan bir varoluş biçimi olarak ele aldık; iki karakterin birbirleriyle kurduğu dil zaten şiirin kendisi” dedi.
Ersin Doğan da “Şairler Mezarlığı biraz da bir protesto; şiirle tiyatroyu bir araya getirerek görünmeyeni görünür kılmak istedik” diye konuştu.
Şairler Mezarlığı ne anlatıyor?
Selena Demirli:
Şairler Mezarlığı, ölümden sonra şiirler aracılığıyla bir araya gelen iki ruhun hikâyesini anlatıyor. Bu iki ruh, hem hayatla hem de birbirleriyle bir mücadele içinde. Biri hiç yaşayamamış bir bebek ruhu; diğeri ise annelik deneyimi olan, aşkı, hasreti ve sevgiyi tatmış bir ruh. Oyun, bu iki varlığın birlikte var olma çabasını ve aslında yeni bir şiir yaratma sürecini sahneye taşıyor.
İçinde pek çok tema, an ve dramatik çatışma barındırıyor. Ancak özünde, yaşamış ve yaşamamış olanın şiirler aracılığıyla birbirine dokunma, uzaklaşma ve hayatla mücadele etme hikâyesini izliyoruz.
Karakterinizi anlatır mısınız?
Selena Demirli:
Oyunda Mısra karakterini canlandırıyorum. Yedi aylık, yani otuz üç haftalıkken dünyaya gelememiş, hiç yaşamamış bir bebeğin ruhunu temsil ediyorum.
Bir yazar olarak böyle bir hikâyeyi yazma fikri nereden çıktı?
Ersin Doğan:
Benim dünyamda hep şiir vardı. Sürekli şiir yazan, çektiğim fotoğrafları şiirlerle anlatmaya çalışan biriydim. Bana sık sık “Neden bir şiir kitabı çıkarmıyorsun?” diye sorulurdu. Aslında iki romanım vardı ama şiire yönelmem gerektiği söyleniyordu.
Şairler Mezarlığı, biraz da bir yazar protestosu olarak ortaya çıktı. Türkiye’de şairlerin kitaplarından çok mezarlarının olduğu düşüncesi beni etkiledi. Ve o mezarlarda bile çoğu zaman yalnızlık hâkim. Bu fikirle yola çıktım.
İlginçtir, bu eser benim için istisnai bir durumdu; çünkü genelde önce metni yazar, sonra adını koyarım. Ama Şairler Mezarlığı’nda önce isim geldi, sonra hikâye şekillendi.
İsminden yola çıkarak mı hikâyeyi kurdunuz?
Ersin Doğan:
Evet, bu kez öyle oldu. Oyunun gerçekten protest bir ruhu var. Bu oyunla Türkiye’de yeterince değer görmediğini düşündüğüm iki alanı bir araya getirmek istedik—şiir ve tiyatro. Bu iki sanat dalının hak ettiği değeri görmemesi, içimdeki o protest duyguyu besledi. Bu yüzden Şairler Mezarlığı’nda insanın insanla mücadelesini şiirler üzerinden anlatmak istedim.
Ancak bu hikâye bizim bildiğimiz dünyada geçmemeliydi. İnanan için ahiret, inanmayan için bir paralel evren ya da başka bir boyut… Adı ne olursa olsun, farklı bir düzlemde geçiyor. Selena’nın da bahsettiği gibi, henüz insan formunu kazanmamış bir varlıkla tamamen insan olmuş bir varlığın karşılaşması söz konusu. Bu karşılaşmada hem bu dünyaya ait hem de bu dünyanın ötesine ait izleri, özellikle Mısra karakteri üzerinden sahneye taşıdık.
Günümüzde şiirin değer kaybetmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ersin Doğan:
Açıkçası ben şiirin ya da genel olarak duygusal ifadenin, insan var olduğu sürece varlığını sürdüreceğini düşünüyorum. Bizim oyunu sahnelediğimiz tiyatrolardan birinde çalışan bir arkadaşım var; ben ona adıyla değil, “Şair Ceketli Çocuk” diye hitap ediyorum. Çünkü onun duruşunda, bakışında, ruhunda şiiri görüyorsunuz. O çocuk şiirin kendisi gibi. Ondan başka bir şey çıkmaz; bakışlarından, sözlerinden şiir dökülür.
Evet, günümüzde ekonomik koşullar nedeniyle şiir geri planda kalıyor. Şiir kitapları yeterince kazanç getirmediği için yayınevleri de bu alandan uzaklaşabiliyor. Bu yüzden şiir değersizleşmiş gibi görünebilir. Ancak öte yandan, toplumun önüne çıkan siyasetçilerin ya da kanaat önderlerinin konuşmalarında sık sık şairlerden alıntı yaptığını görüyoruz. Ahmet Arif, Nazım Hikmet ya da Necip Fazıl Kısakürek gibi isimler hâlâ toplum üzerinde güçlü bir etkiye sahip. Bu yüzden ben şiirin ya da şairin yok olacağına inanmıyorum. Şiir bazen geri planda kalır, bazen yeniden öne çıkar; ama hiçbir zaman tamamen kaybolmaz.
Selena Demirli:
Belki de şiir sadece biçim değiştiriyor. Aslında çıkış noktamız da buydu. Günümüzde birçok insan şiir yazıyor ama bu şiirler kitaplaşamıyor, dolayısıyla geniş kitlelere ulaşamıyor. Bu da yeni sözlerle, yeni şiir biçimleriyle tanışmamızı zorlaştırıyor.
İnsanların “mesleğim şairlik” diyememesi de önemli bir mesele. Bizim oyunumuz da biraz buradan doğdu. Ersin’in şiirleri kitaplaşamayınca, biz o şiirleri sahneye taşıdık. Şairler Mezarlığı’nda şiir adeta can buldu; bir metin olmaktan çıkıp bir diyaloğa, bir iletişim biçimine dönüştü.
Bence şiir yok olmuyor, sadece form değiştiriyor. Belki artık kitaplarda değil ama sözde, sahnede, oyunlarda ve farklı anlatım biçimlerinde yaşamaya devam ediyor.
Oyunda şiirle kurulan bir dünya var. Şiiri oyunda nasıl tanımladınız?
Selena Demirli:
Bu bizim için oldukça kapsamlı ve üzerinde çok düşündüğümüz bir konuydu. Özellikle yönetmen olarak kendime sürekli şu soruyu sordum: Bu oyunda şiiri nereye konumlandırıyoruz? Nasıl bir işlev yüklüyoruz?
Ben Türk Dili ve Edebiyatı mezunuyum ve şiirin formuna da oldukça hâkimim. Bu yüzden şiiri sadece bir anlatım aracı olarak değil, doğrudan bir varoluş ve ifade biçimi olarak ele almaya karar verdik. Oyunda iki karakterin iletişim kurma biçimi zaten şiirin kendisi. Metin ilk elime ulaştığında da bunu çok net gördüm; klasik repliklerden ziyade dörtlükler, mısralar ve doğrudan şiir formunda yazılmış bir yapı vardı. Bu noktada şunu benimsedik: Şiir, karakterlerin doğası olsun. Yani onların “normal” konuşma biçimi şiir olsun. “Zahir ile batın arasında sıkışmış, çaresiz bir fani gibi yaşarken öldükten sonra merhem dağıtan bir tanrı olmayı diliyorsun” diyor. Ya da “çiçekli sokakları bensiz gezmenin hüznü var içimde".
Öte yandan şiirin doğası üzerine de çok düşündük. Şiir oldukça öznel, akışkan ve özgür bir tür. Tek bir kelimeden bile farklı anlamlar çıkabilir; benim anladığımı bir başkası bambaşka bir yerden okuyabilir. Biz de oyunun dünyasını bu anlayışla kurduk. Her şeyin —ışığın, müziğin, hareketin, dansın—şiir gibi akmasını, sınırlarının belirsiz olmasını istedik.
Karakterler de aslında iki farklı şiiri temsil ediyor. Piraye daha katı, daha mesafeli bir şiirken; Mısra daha akışkan, daha samimi bir şiir gibi. Zaman zaman birbirlerine yaklaşıyor, zaman zaman uzaklaşıyorlar. Bazı sahnelerde ise iki karakterin şiirleri birleşiyor ve yepyeni bir şiir ortaya çıkıyor. Bu da aslında oyunun temel fikriyle örtüşüyor: Yaşanmışlıkla hiç yaşanmamışlığın birleşmesi. Bu iki farklı deneyimin dili de birleştiğinde bambaşka bir anlam doğuyor.
Sonuç olarak biz şiiri sadece bir anlatım yolu olarak değil, doğrudan karakterlerin kendisi olarak düşündük. İki karakteri iki ayrı şiir gibi ele aldık; onların karşılaşmalarından, çatışmalarından ve birlikteliklerinden de oyunun sonunda tek bir şiir doğmasını hedefledik.
Seyirci anlayabiliyor mu? Ne kadarını anladığını düşünüyorsunuz?
Selena Demirli:
Edebiyat açısından bakıldığında, iki farklı şiiri temsil eden bir yapıyı sahneye taşımak elbette kolay değil. Ama seyirciden gelen tepkilere baktığımızda, düşündükçe derinleşen bir etki bıraktığını görüyoruz. En çok duyduğumuz yorumlardan biri “Gerçekten şiir gibi bir oyun” oluyor. Bu da aslında amacımıza ulaştığımızı düşündürüyor.
Biz şiiri sadece sözle değil, bedenle de kurmaya çalıştık. Oyunda bedenin varoluşu, hareket, dans — hepsi şiirin bir parçası. Bu yaklaşımın seyirciye geçtiğini hissediyoruz. Şu ana kadar “çok uzak kaldık” ya da “fazla konvansiyonel bir iş izledik” diyen olmadı. Aksine, seyirci oyunu daha sürreal, daha farklı bir dünya olarak algılıyor.
Ersin Doğan:
Açık söylemek gerekirse, seyirci tepkisi beklentimin de üzerine çıktı. Bu oyunu sahneye koyarken herkesin kolayca anlayacağı bir iş yapmadığımızın farkındaydık. Hatta kendi aramızda, “belki de yıllar sonra anlaşılacak bir iş yapıyoruz” dediğimiz bile oldu.
Ama turnelerde gördüğümüz ilgi bizi şaşırttı. Ayvalık, Muğla, Çanakkale, Marmaris ve Ankara gibi farklı şehirlerde seyircinin oyunu sahiplenmesi, hatta sosyal medyada “Bu oyun neden daha fazla görünür değil?” diye sorgulaması çok kıymetliydi. Seyirciyi küçümsememek gerekiyor. Tam tersine, bu ilgi bize şunu gösterdi: Bu oyunu Türkiye’nin her yerine götürebiliriz. Artık dijital platformlarda da yer almasıyla, belki sahnede izleyemeyen bir tiyatrosever bile evinden oyuna ulaşabilecek. Bu da bizim için çok sevindirici. Seyirciden gelen bu tepkiler bize güç veriyor.
Selena Demirli:
Seyirci gerçekten bağ kurabiliyor. Tabii ki herkes aynı düzeyde anlamayabiliyor. Metin oldukça metaforik ve sembolik olduğu için bazen “bir an kaçırdım, tam anlayamadım” diyenler de oluyor. Ama bu da çok doğal. Turne süreci bizim için de bir keşif oldu. Özellikle tiyatroyla çok sık karşılaşmayan seyircilerin bile oyunla bağ kurabilmesi bizi çok mutlu etti.
Oyunda iki karakter var; biri unutulmaktan korkarken diğeri hatırlanmak istiyor. Bunları karakter olarak mı, yoksa kavramların temsili olarak mı düşündünüz?
Ersin Doğan:
Aslında karakterler yazım sürecinde birbirini besleyerek şekillendi. Başlangıçta onları “unutulmaktan korkan” ya da “hatırlanmak isteyen” kişiler olarak kurgulamadım. Ama yazdıkça bu anlamlar kendiliğinden ortaya çıktı.
Mısra, bu dünyaya hiç doğamamış bir varlık. Oyunda da isyan ettiği gibi: “Bu dünyada insan öldürene bile yer var, bir tek ben mi fazlaydım?” sorusunu taşıyor. Piraye ise yaşamış, bu dünyaya ait bağları güçlü bir karakter. İnsan yaşarken çoğu zaman sahip olduklarının kalıcı olduğunu düşünür. Ama araya mesafe girdiğinde, zaman geçtikçe her şeyin unutulabildiğini fark eder. Bu çok ağır bir yüzleşme. Piraye’de biraz bunu anlatmak istedim.
Öte yandan Mısra’nın durumu da ayrı bir mücadele: Unutulduğu hâlde unutmamak. Bugün bunu kaç kişi başarabilir? İnsan, değer görmediği, hatırlanmadığı bir yerde varlığını ne kadar sürdürebilir? Bu yüzden karakterlerin zamanla kendi kendini oluşturduğunu düşünüyorum. Ben sadece onların yoluna ışık tutmaya çalıştım.
Böyle şiirsel bir metni sahneye taşırken ne tür zorluklar ya da kolaylıklar yaşadınız?
Selena Demirli:
En büyük kırılma noktası, şiiri nereye konumlandıracağımıza karar verdiğimiz andı. Çünkü sahnede şiir kullanıldığında bazen fazla “hamasi” ya da yapay bir tona kayma riski vardır. Biz bundan özellikle kaçınmak istedik. Şiirin bizim dünyamız olduğunu kabul ettiğimizde her şey değişti. Karakterleri de şiir gibi düşünmeye başladık. Diyalogların, ritmin, bedenin, hareketin hepsinin şiirin bir parçası olduğunu fark ettik. Bu noktadan sonra süreç çok daha keyifli hale geldi. Çünkü şiirin özgür yapısı bize büyük bir alan açtı. Oyuna dansı, bedeni, müziği, farklı göndermeleri dahil edebildik. Örneğin Uğur Mumcu ve Hrant Dink gibi isimlere yapılan göndermeler de bu dünyayı besleyen unsurlar oldu.
Ayrıca metinde yazılı olmayan ama sahnede var olan metaforlar da geliştirdik. Örneğin “ilk gözyaşı” gibi… Mısra’nın hiç yaşayamadığı bir hayatın içinden gelen, çok saf ve insana dair bir duygu bu. Şiirin özgürlüğünü kabul ettiğimiz anda “her şeyi deneyebiliriz” dedik. Bu da bizim için çok verimli bir araştırma ve keşif alanı yarattı. Başta zorlayan şey, şiiri doğru yere koymaktı. Sonrası gerçekten su gibi aktı.
Nasıl bir araya geldiniz?
Selena Demirli:
Ben 27 yaşındayım ve bu arada Ersin benim eşim. Onun yazarlık serüveni tiyatrodan önce roman ve hikâyelerle başlamıştı. Tiyatro metinleri de vardı ama daha önce sahnelenmemişti. Ben ise bağımsız bir tiyatro sanatçısı olarak farklı ekiplerle çalışıyordum. Şairler Mezarlığı’ndan önce de çeşitli oyunlarda sahne alıyordum.
Ancak bağımsız tiyatro yapmak hem maddi hem manevi olarak oldukça zor. Bir ekibin parçası olmak da dışarıdan göründüğü kadar konforlu değil. Buna rağmen içimde yapmak istediğim, denemek istediğim bir tiyatro anlayışı vardı. Bu noktada Ersin’le şunu konuştuk: Kendi üretimlerimizi nasıl hayata geçirebiliriz? Çünkü bu metni alıp bir tiyatroya götürdüğümüzde, “Evet, biz bu oyunu sahneleyelim” demeleri çok kolay değil. Böyle olunca “Kendi üretimimizi kendimiz yapalım” dedik. Bu bize özgürlük sağladı; istediğimiz insanlarla çalışabilme, istediğimiz tasarımları seçebilme imkânı verdi. Böylece A.H.E.N.K.’i kurduk. Aynı zamanda bir atölyemiz de var; orada farklı metinler üzerinde çalışıyoruz. Ekibi oluştururken de daha önce birlikte çalıştığımız, güvendiğimiz insanlarla bir araya geldik. Yani aslında kolektif, doğal bir şekilde, tanıdığımız insanlarla kuruldu.
Ersin Doğan:
Aslında kolektif üretim biraz da böyle kuruluyor. Çünkü bir metni alıp bir tiyatroya götürdüğünüzde, hele ki deneysel bir işse, kabul edilmesi çok zor. İlginçtir, oyun belli bir noktaya geldikten sonra insanlar “Bunu başta bilseydik alırdık” diyebiliyor. Ama o noktaya gelmek için önce o işi sahnelemek gerekiyor. Biz de bu süreçlerden geçtik. Yeni başlayacak arkadaşlara da hep şunu söylüyorum: Emek vermek ve ekonomik olarak zorlanmayı göze almak gerekiyor. En azından bir yıl direnmek lazım.
Bizim bakış açımız daha halkçı ve toplumcu. Bu yüzden sahne kiralarını daha uygun bulduğumuz anda bilet fiyatlarını da düşürmeye çalışıyoruz. Seyirciye ulaşılabilir olmak önemli. Bugün ne yazık ki ekonomik koşullar tiyatronun yönünü de belirliyor. Belediyeler çoğunlukla komedi oyunları talep ediyor. Bu yüzden bazı ekipler sadece güldürü üzerine işler üretmeye yöneliyor. Ama tiyatro sadece bundan ibaret değil. Benim metinlerimde hep bir dert var ve olmaya da devam edecek. Ekonomik koşullar ya da beklentiler ne olursa olsun, ben kendi anlatmak istediğim şeyi yazmaya devam edeceğim.
Selena Demirli:
İlk sezon bizim için gerçekten çok zordu. Bağımsız bir sahne işletmenin de ne kadar zor olduğunu biliyoruz; onların da ciddi giderleri var. Bu yüzden kira bedelleri yükseliyor. Ama kiralar arttıkça ekipler ödeyemiyor, bilet fiyatları yükseliyor ve seyirci azalıyor. Biz de mümkün olduğunca daha düşük kira bulduğumuzda bilet fiyatlarını erişilebilir seviyeye çekiyoruz. Bu dengeyi kurmaya çalışıyoruz.
Deneysel tiyatronun Türkiye’de hâlâ niş kalmasının sebebi sizce nedir?
Selena Demirli:
Evet, ekonomik sebeplerle komedi daha görünür bir yerde ama bir yandan da çağdaş tiyatro tekniklerinin geliştiği çok verimli bir dönemden geçiyoruz. Artık sadece metne ya da oyuncuya odaklanmayan, farklı anlatım biçimleri geliştiren işler çoğalıyor. Bu alanı merak eden ve takip eden bir seyirci kitlesi de var. Ayrıca bu alanda çalışan çok değerli akademisyenler ve sanatçılar bulunuyor. Onların üretimleriyle birlikte yeni tiyatro biçimleri daha da yaygınlaşıyor.
Bence Türkiye’de, özellikle İstanbul’da, bu tür işleri izleyen ve anlayan bir seyirci kitlesi giderek artıyor. Yeni anlatım biçimlerine açık bir genç kuşak da yetişiyor. Bu yüzden deneysel tiyatronun daha da gelişeceğini düşünüyorum.
Ersin Doğan:
Bir yandan da şunu unutmamak lazım: Nasıl gişe filmleri varsa sanat filmleri de var. Tiyatroda da benzer bir durum söz konusu. Evet, daha ticari işler var ama aynı zamanda kendi sanatsal dilini kurmaya çalışan, farklı üretimler yapan ekipler de var. Ve bence bu işler hiç de az değil.
Diğer oyunlarınızdan bahseder misiniz?
Selena Demirli:
Şu anda yine Ersin’in yazdığı ve benim yönettiğim, daha çok Ankara’da sahnelenen Sakla Saklan adlı bir oyunumuz var. Bunun dışında ben, Kırıldığımız Yerde Bir Boşluk adlı projede yer alıyorum. O projede sadece oyuncu olarak sahnedeyim.
Künye
Yazar: Ersin Doğan
Yönetmen: Selena Demirli
Yardımcı Yönetmen: Kübra Karatepe
Oyuncular: Dilek Uluer&Selena Demirli
Dekor-Işık Tasarım: Zafer Metin
Kostüm Tasarım: Sefa Eraslan
Hareket Tasarımı: Selena Demirli
AI Müzik-Görsel Tasarım: Coşkun Yaşar
Makyaj Tasarım: Nehir Altuğer
Yapım Asistanı: Akif Bahadır Fentçi
Reji Asistanı: İrem Buldu, Cemre Naz Gözütok
Ses-Işık Operatörleri: Mehmet Ay, Akif Bahadır Fentçi
Teknik Destek: Eren Süloğlu
Oyun Fotoğrafları: Yiğit Tumri
Bircan Yorulmaz uzun yıllar ÖDP, sonraki yıllarda HDP'de siyaset yaptı. Kobane davasından yargılandı ve 2 yılı aşkın süre cezaevinde kaldı. Müzik yorumcularının telif hakları üzerine çalıştı.
Bianet ve Gerçek Gündem'de tiyatro üzerine yazılar yazdı, Milliyet Sanat'ta tiyatro üzerine söyleşiler yaptı. Açık Radyo ve Apaçık Radyo'da kendisinin hazırlayıp sunduğu, tiyatrocularla söyleşiler yaptığı Kulis Sesleri adı programı var. Kısa Dalga Medya'da tiyatro üzerine yazılar yazıyor. Ayrıca sinema ve ahşap oymacılığı ile ilgileniyor.