12 Eylül Darbesi'nin eğitim üzerindeki kara gölgesi

HASAN AYDIN | 12 Eylül yaşamın pek çok alanın da ağır travmalara yol açtı. Üniversitelerde siyasal ve toplumsal meseleler hakkında yorum yapabilme kapasitesi zayıfladı. Farklı düşüncelerin tartışma ortamı daraltılıp öğretim üyeleri üzerinde idari ve siyasi baskı mekanizmaları oluştu. İlköğretimin hukuki tanımı değiştirildi .Günümüz gençleri 12 Eylül’ün mirasına karşı özgür, bilimsel ,laik ve eleştirel bir eğitim anlayışının önündeki engelleri i sorgulayıp mücadelelerini yürütmelidirler.

HASAN AYDIN

12 Eylül 1980'de gerçekleştirilen ve karanlık bir dönemin başlamasına yol açan askeri darbenin üzerinden 46 yıl geçti. Kökeni 1960'lı yılların sonuna kadar uzanan ve sınıflar arası mücadelenin son durağı olan, bu faşist darbenin toplum ve kurumlar üzerindeki olumsuz etkisi hala devam ediyor.

Türkiye'yi 12 Eylül 1980 ile Kasım 1983 seçimleri arasındaki sürede beş darbeci generalin oluşturduğu Milli Güvenlik Konseyi (MGK) yönetti. Bu konsey tarafından, yeni "bir anayasa" yapmak amacıyla, üyelerini kendilerinin atamış olduğu bir Danışma Meclis'i oluşturdu. Fakat karar ve yetki MGK' daydı.

Sermayenin çıkarlarını korumayı esas alan ve koşulların olgunlaşması için son ana kadar beklenilen, askeri darbe sonrasında oluşturulan siyasal düzen, bu düzene uygun çıkartılan anti demokratik yasalar ve uygulanan ekonomi politikalar, ülkeyi bugün yaşadığımız kötü koşullara kadar taşımış oldu.

12 Eylül darbecileri sadece öğretmenleri ve akademisyenleri görevden almakla kalmadı, eğitim sisteminin hukuki ve kurumsal yapısını da değiştirdi. Darbe sonrasında TBMM kapatıldı. Siyasi partiler yasaklandı. Parti liderleri gözaltına alınıp daha önceden belirlenmiş olan yerlerde mecburi ikamete tabi tutuldular. 1961 Anayasası yürürlükten kaldırıldı. İşçi sendikalarının faaliyetleri durdurulurken güçlü öğretmen örgütü TÖB-DER ( Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği ) kapatıldı. Taşınmaz mallarına el konuldu.

Darbe döneminde, 650 bin kişi gözaltına alındı ve çoğunluğu 90 güne varan gözaltı sürelerinde işkence gördü. 230 bin kişi yargılandı, 7 bin kişi için idam cezası istendi, 517 kişiye idam cezası verildi. Haklarında idam cezası verilenlerden 50 kişi asıldı. Cezaevinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.171 kişinin işkenceden öldüğü belirlendi.

23 bin 677 derneğin faaliyetleri durduruldu. 14 bin kişi vatandaşlıktan çıkartıldı. 30 bin kişi ise yurt dışına yasadışı yollarla çıkmak zorunda kaldı. 3 gazeteci öldürülürken, 31 gazeteci cezaevine girdi. 937 film yasaklandı. 39 ton gazete ve dergi imha edilirken, yüz binlerce yayına el konuldu. Bilim ve Sosyalizm yayınlarına ait 113 bin 607 kitap yakılırken, yayın evi sahibi İlhan Erdost işkence edilerek öldürüldü.

12 Eylül darbecileri sınıf bilincine sahip işçileri, devrimcileri ve eğitimcileri de hedeflediler. O dönem Türkiye'nin en büyük ve dünyanın sayılı sivil toplum örgütlerinden biri olan TÖB-DER kapatıldı, yöneticileri, üyeleri gözaltına alındı, işkencelerden geçirildi. Cunta lideri Kenan Evren her fırsatta öğretmenleri kamuoyuna hedef gösterdi. Mesleki itibarlarını düşürmeye çalıştı.

Cuntacıların oluşturduğu karşı propagandanın etkisiyle 3 bin 854 öğretmen ve üniversitelerde görevli 120 akademisyen görevden alındı. Binlerce öğretmen Türkiye'nin farklı bölgelerine sürgün edildi. 6 Kasım1981 tarihinde 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ile Yükseköğretim Kurulu (YÖK) kuruldu Bu kanunla üniversitelerin merkezi yapısı yeniden düzenlendi ve üniversiteler merkezi bir sisteme bağlandı. Üniversitelerde akademik ve idari özerklik tırpanlandı.

YÖK, Üniversitelerde özgür düşünmenin, bilimsel çalışmanın ve sanatın yasaklanması için çaba sarf etti. YÖK kanunu ile yönetmeliklerde yer alan disiplin maddeleri ile öğrenciler disiplin soruşturmalarına uğradılar ve okullarından uzaklaştırıldılar. YÖK ile üniversiteler tektipleştirilmeye çalışıldı. YÖK halen günümüzde de var olan konumunu korumaktadır.

12 Eylül darbecileri, hem sağ milliyetçi hem de İslami unsurları birleştirerek geniş bir kitle tabanı yaratmayı amaçlayan Türk-İslam sentezcileri ile işbirliği yapmaktan geri durmadılar. Yaptıkları 1982 Anayasası’nın 24. maddesi ile de laikliğe aykırı olarak Din ve Ahlak Bilgisi dersini zorunlu hale getirdiler.

Bu uygulama 1982-1983 öğretim yılında hayata geçti. Cunta lideri Kenan Evren’in meydanlarda kürsüye çıkıp Kur’an da ayetler okuması doğudaki illerin kırsalında uçak ve helikopterlerle dini bilgiler içeren bildirilerin atılması, Dersim’de valilik yapan emekli bir generalin bölge halkının dini ve kültürel dönüşümünü hedefleyen bir misyoner gibi çalışması dinin cunta yönetimi tarafından araçsallaştırıldığının örneklerindendir.

Darbeciler Atatürkçülüğü ve laikliği savunur gibi gözükseler de aslında dinin siyaset ve toplum üzerindeki ektisini arttırılmasına araç olmuştur.

12 Eylül’ün hemen sonrasında tarih ve yurttaşlık eğitiminin ağırlığı arttırılırken Atatürk Yüksek Kurulu AYK, YÖK ve TRT gibi resmi kurumlar, Türk-İslam sentezi’nin kuramsal kuramsal formilasyonunu yapan Aydınlar Ocağı’nın kontrolüne bırakıldı. Darbe sonrasında okuyan, araştıran ve eleştiren bir kuşağın yetişmemesi için baskı ve engellemeler sürdürülerek liselerde ortaokullarda birer kışla düzeni oluşturuldu. Ders müfredatları tek yönlü ideolojik bir esas aldı.

12 Eylül yaşamın pek çok alanın da ağır travmalara yol açtı, özellikle özgür düşünmenin önüne set çekildi. Üniversitelerde siyasal ve toplumsal meseleler hakkında yorum yapabilme kapasitesi zayıfladı. Farklı düşüncelerin tartışma ortamı daraltılıp öğretim üyeleri üzerinde idari ve siyasi baskı mekanizmaları oluştu. İlköğretimin hukuki tanımı değiştirildi. Günümüz gençleri 12 Eylül’ün mirasına karşı özgür, bilimsel, laik ve eleştirel bir eğitim anlayışının önündeki engelleri sorgulayıp mücadelelerini yürütmelidirler.

Köşe Yazıları Haberleri