Bugün 12 Mart darbesinin 55. yıldönümü. Türkiye’nin yakın tarihindeki askeri darbeler, yalnızca hükümetleri değil, toplumun geleceğini de derinden etkiledi. 12 Mart 1971 Darbesi de bu kırılma anlarından biridir. Yaklaşık otuz ay süren bu dönem, toplum üzerinde siyasi, ekonomik ve psikolojik açıdan ağır sonuçlar doğurdu ve Türkiye’nin demokrasi yolculuğunda derin izler bıraktı.
1960’lı yılların başında hazırlanan 1961 Anayasası, temel özgürlükleri genişleten önemli düzenlemeler getirmişti. Bu anayasanın sağladığı ortamda sendikalar güç kazandı. 1965’te kurulan Türkiye Öğretmenler Sendikası, eğitimde laik ve demokratik bir anlayışın yerleşmesi için mücadele ederken öğretmenlerin ekonomik ve özlük haklarını savundu. 13 Şubat 1967’de kurulan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) ise işçi sınıfının ekonomik ve ideolojik mücadelesini sınıf çıkarları temelinde yürüttü.
Siyasal alanda önemli bir gelişme de Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) ortaya çıkmasıydı. 13 Şubat 1965’te 12 sendikacı tarafından kurulan TİP, milli bakiye sisteminin uygulandığı 1965 Türkiye Genel Seçimleri’nde yüzde 3 oy alarak Meclis’e 15 milletvekili soktu. Bu gelişme gençlik hareketlerini de harekete geçirdi. Üniversitelerde kurulan Fikir Kulüpleri Federasyonu, kısa sürede çok sayıda gencin politikleşmesini sağladı. 1969’da yapılan 4. Kurultaydan sonra Fikir Klüpleri Federasyonu, Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu (DEV-GENÇ) adını aldı.
1968’de Fransa’da başlayıp dünyaya yayılan öğrenci hareketleri Türkiye’de de yankı buldu ve Dev-Genç bu süreçte önemli bir rol oynadı. Ancak aynı dönemde TİP’i parlamenter yöntemlerle sınırlı kalmakla eleştiren daha sol görüşler de güç kazandı.
1960’ların sonlarına doğru Türkiye’de siyasal ortam giderek sertleşmeye başladı. Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) oyla iktidara gelme ihtimali zayıfladıkça gençlerin bir kısmı sokak eylemlerine ve düzenin yanlış icraatlarını protesto gösterilerine yöneldi. 12 Mart darbesine giden süreçte etkili olan güçlerden biri gençler, diğeri ise işçilerdi. 1969 seçimleri öncesi üniversitelerdeki öğrenci işgalleri ve boykotlar giderek ABD ve NATO karşıtı eylemlere dönüştü.
Milli Demokratik Devrim (MDD) stratejisini savunanlar üniversitelerdeki eylemlerin bir ordu müdahalesi ile sonuçlanacağını ileri sürüyorlardı. Doğan Avcıoğlu’nun başını çektiği YÖN ve Devrim dergileri milli demokratik devrimin savunucusuydu. Bu görüşe göre önce genç subayların öncülüğünde milli demokratik devrim askeri darbe şeklinde gerçekleşecek, ardından şiddete dayanmayan bir proleter devrim gerçekleşecek ve işçi sınıfının hakimiyeti kurulacaktı.
Bu MDD tartışması TİP içinde de tartışılmış ve bölünmelere neden olmuştu. Genelkurmay içinde aralarında general rütbesinde olanların da bulunduğu bir grup subay, yazar ve siyasetçinin TBMM’ye ve hükümete son verecek darbe girişiminden haberi olması nedeniyle 9 Mart’ta harekete geçilmesine karar verilmedi. Sonraki süreçte bazı askerler tutuklandı.
1965’ten sonra Türkiye’de sağ ve sol kutuplaşması giderek arttı. Sol düzen karşıtı bir tavır alırken sağ kesim kendisini düzen yanlısı olarak görüyordu. Sağcılar Komünizmle Mücadele Derneği kurarak gençleri buraya kanalize etmeye çalıştı. 1965 ve 1969 yıllarında tek başına iktidar olan Süleyman Demirel hükümetleri sağ–sol çatışmasında çoğu zaman sağın yanında yer aldı.
1970’li yıllarda sol görüşlü gençlerin karşısında yalnızca devletin kolluk güçleri değil, MHP’nin kamplarında yetiştirilen ülkücü gençler de yer aldı. Üniversitelerde ve sokaklarda şiddet olayları arttı. 1967–1971 arasında öğrenciler ve işçiler arasındaki çatışmalarda ölümler meydana geldi, gözaltılar ve tutuklamalar sıradan hale geldi. Ekonomik kriz de giderek derinleşti. Hükümet uluslararası sermaye çevrelerine başvurdu ve onların isteğiyle Türk Lirası bir gecede %66 oranında devalüe edildi. Vatandaş bir gecede daha da fakirleşti.
6 Ocak 1969’da “Vietnam Kasabı” olarak anılan ABD büyükelçisi Robert Komer’in ODTÜ ziyareti sırasında arabası yakıldı ve ODTÜ işgal edildi. 16 Şubat 1969’da İstanbul’a gelen ABD 6. Filosu devrimci gençlik örgütleri tarafından protesto edildi. Bu sırada sağcı grupların saldırısı sonucu iki kişi öldü. Bu olay tarihe Kanlı Pazar olarak geçti.
1970’te sendikal haklarla ilgili yasaların değiştirilmesine karşı DİSK’li işçiler, 15–16 Haziran 1970’te İstanbul’un iki yakasında ve Gebze’de büyük yürüyüşe geçti. İşçilerin önleri Güvenlik güçlerinin barikatları ile kesildi. Sert müdahaleler sonucu üç işçi yaşamını yitirdi. Bunun üzerine hükümet 60 günlük sıkıyönetim ilan etti. Sıkıyönetim sonunda 5binden fazla işçi işten çıkarılmış olmasına rağmen direnişin gücü kırılamadı. Kabul edilen sendika yasasını, uygulanmadan grev ve direnişin etkisiyle, TİP ve CHP iptal istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne götürdü. Mahkeme yasada yapılan değişikliği iptal etti.
Muhtıranın verilmesi
12 Mart 1971’de Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ve kuvvet komutanlarının imzaladığı muhtıra Cumhurbaşkanı, Meclis ve Senato başkanlarına verildi ve TRT radyolarından13.00’te okundu. Muhtırada Meclis ve hükümetin görevini yapmadığı belirtiliyor ve Atatürk’ün işaret ettiği reformların gerçekleştirilmesi için partiler üstü bir hükümet kurulması isteniyordu. Başbakan Süleyman Demirel muhtırayı anayasa ve hukuka aykırı bularak istifa etti. Ardından CHP’den istifa ettirilen Nihat Erim başbakanlığında teknokrat hükümeti kuruldu.
CHP içinde bu süreç büyük tartışmalara yol açtı. İsmet İnönü başlangıçta muhtırayı demokrasiyle bağdaştırmadı ancak daha sonra Nihat Erim hükümetine destek verdi. CHP Genel Sekreteri Bülent Ecevit ise muhtıranın CHP’nin “ortanın solu” çizgisini hedef aldığını söyleyerek 21 Mart 1971’de görevinden istifa etti.
5 Mayıs 1972’de toplanan CHP 5. Olağanüstü Kurultayı’nda İsmet İnönü 34 yıldır sürdürdüğü genel başkanlıktan istifa etti ve 14 Mayıs 1972’de yapılan seçimde Bülent Ecevit CHP’nin yeni genel başkanı oldu. Darbecilerin asıl hedeflerini ve gerçek niyetlerini birçok ilerici aydın, gazeteci yazar ve akademisyen başlangıçta tahlil edemedi. Darbeyi olumlu görenler olduğu gibi bekle gör politikası izleyenler oldu. Aslında gün geçtikçe 12 Mart darbesinin niteliği daha da belirginleşti. Darbenin sağ bir darbe olduğu icraatlarla net bir şekilde ortaya çıktı. O günlerde İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom, kaçırılıp öldürülünce Erim Hükümeti "Balyoz Harekatı" başlatıldı. Başta Ankara, İstanbul ve İzmir olmak üzere 11 ilde sıkıyönetim ilan edilmişti.
Gazeteciler, yazarlar, aydınlar ve devrimci gençler tutuklandı. İstanbul’daki Ziverbey Köşkü işkence merkezi haline geldi. Türkiye İşçi Partisi kapatıldı, Dev-Genç ve DDKO gibi örgütler yasaklandı. Nihat Erim hükümeti ABD’ye yakın bir politika izleyerek 30 Haziran 1971’de haşhaş ekimini yasakladı ve NATO hava savunma sistemlerinin kurulması için girişimlerde bulundu. 1961 Anayasası’nda yapılan değişikliklerle temel hak ve özgürlükler sınırlandırıldı.
Devrimci hareketlere karşı büyük operasyonlar başlatıldı. 31 Mayıs 1971’de Sinan Cemgil ve iki arkadaşı Nurhak Dağları’nda, 1 Haziran 1971’de Hüseyin Cevahir Maltepe’de, 1972’de Ulaş Bardakçı Arnavutköy’de öldürüldü. 30 Mart 1972’de Mahir Çayan ve 10 arkadaşı Kızıldere’de katledildi. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan 6 Mayıs 1972’de idam edildi.
Bir ihbar sonucu Dersim’in Vartinik mezrasında çatışma sonucu yakalanan İbrahim Kaypakkaya Diyarbakır zindanlarında aylarca süren işkencelerden geçti. Bu işkencelere karşı ser verip sır vermeyen Kaypakkaya 18 Mayıs 1973’de işkence sonucu öldürüldü.
Nihat Erim hükümeti yerini 22 Mayıs 1972’de Ferit Melen hükümetine bıraktı. Bir etkinliği olmayan Melen hükümeti de bir süre sonra görevini bıraktı. 15 Nisan 1973 tarihinde kurulan Mehmet Naim Talu hükümeti ülkeyi seçime götürdü. 6 Nisan 1973’de AP ve CHP’nin ortak adayı olarak kontenjan senatörü emekli amiral Fahri Korutürk cumhurbaşkanı seçildi. 1974 yılında Ecevit hükümetinin çıkardığı afla tutuklu yüzlerce işçi, devrimci, genç ve subay özgürlüklerine kavuşmalarına rağmen acıları hiç bir zaman bitmedi. Halkın mutluluğu ve çıkarı için ölümü göze alarak mücadele edenlerin aydınlık fikirleri yok edilmedi. Siyasi ve demokratik bir kültürün hala olgunlaşmadığı bu topraklarda, her türlü darbeye karşı durmak zorunluluktur.
12 Mart dönemi tutuklamalar, işkenceler ve idamlarla Türkiye toplumunda derin izler bıraktı. Bu süreç 12 Eylül 1980’e giden yolun önemli bir aşaması olarak tarihe geçti.17 Mart’ta 9 Mart darbe girişimi ile ilgisi olduğu ileri sürülen 4 general,1 amiral 8’i kurmay olmak üzere 35 albay emekliye sevk edildi. Emekliye sevk kararnamesinde yeni hükümet kurulmadığı için AP hükümet üyeleri imzaladı.