Yeni yılın ilk gününde dilek panoları hazır, yeni kararlar alındı, başarı hedefleri sıralandı. Ama ileriye gidebilmenin yolu, geride kalan yıla dönüp ne yaşandığını doğru okumaktan geçiyor. Çünkü bazı yıllar sadece geçmiyor; geride bıraktığı izlerle bugünü de şekillendiriyor. Geçtiğimiz yıl için ise sayılara ya da raporlara değil, halkın seçtiği ve Kültür ve Turizm Bakanı tarafından açıklanan yılın kelimesine bakmak, yeterince durumu özetliyor bence.
Türk Dil Kurumu ile Ankara Üniversitesi İletişim Araştırmaları ve Uygulama Merkezi’nin birlikte yürüttüğü çalışmada, 2025 yılının kelimesi/kavramı “dijital vicdan” olarak belirlendi. Bakan Mehmet Nuri Ersoy’un da açıkladığı gibi, bu kavram halkın katılımıyla seçildi. Yani yukarıdan tanımlanmış bir etiket değil; gündelik hayatın içinden çıkan bir kavram oldu.
TDK, tanımına göre dijital vicdan:
“Gerçek hayatta sorumluluk almayıp sosyal medyadaki paylaşım veya beğenilerle vicdanı rahatlatma eylemi.”
Dönüşüm yaratmaya yetmeyen bir duyarlılık yılı
Geçtiğimiz yıl dijital alan hiç olmadığı kadar sesliydi. Çünkü ülkemizde hem olumlu hem de olumsuz yönleriyle neyin neye evrileceğinin öngörülemediği, anormal denebilecek olaylar peş peşe yaşandı. Her gelişme sosyal medyada trendlere girdi, her olay sayfa sayfa paylaşımlarla konuşuldu. Tepkiler hızlandı, gündemler üst üste bindi. Sosyal medyada doğru yerde duran, doğru dili kullanan, doğru anda paylaşan olmak neredeyse olması gerekli vatandaş ölçütüne dönüştü; bu çerçevenin dışında kalanlar ise hızla dışlandı, hatta linçlendi.
Ama iş eyleme gelince tablo değişti. Birkaç güçlü ve istisnai örnek dışında, toplumsal vicdanın gerçek hayatta karşılık üretme kapasitesi sınıfta kaldı. Dijital alanda güçlü görünen birliktelikler, sahaya indiğinde dağınık kaldı. Beğeniyle büyüyen tepkiler, sorumluluk gerektiren noktada zayıfladı.
Tepki, eleştiri, isyan fazlasıyla vardı; ama bu gürültüyü değişime dönüştürecek ortak irade ve cesaret oluşmadı. Ses çıkarmak, yazmak, çizmek ve paylaşmak çoğu zaman birşeyleri çözmedi. Dijital ortamda tepki verildiğinde görev veya sorumluluk tamamlanmış hissedildi. Bir anlamda insanlar tamamen kayıtsız kalmamış oldu; ancak dönüşüm yaratmaya yetmeyen bir duyarlılık gösterisi sergilendi.
Ölçülebilir vicdanlar
Dijital vicdan kavramı, yalnızca teknolojiye dair bir eleştiri değil; toplumsal davranış biçimimizi anlatan güçlü bir çerçeve sundu yıla. Yanlışlar fark edildi, adaletsizlikler dile getirildi, sorunlar açıkça konuşuldu. Ancak bu farkındalık çoğu zaman paylaşım düzeyinde kaldığında, ekranlar sadece bir rahatlama alanına dönüştü.
Bu durum, bu sene neredeyse her hareketimizin olduğu gibi, vicdanın da ölçülebilir bir şeye dönüşmesine yol açtı bence. Ne kadar duyarlı olunduğu, ne kadar paylaşıldığıyla; hangi olaya ne hızla tepki verildiğiyle değerlendirilmeye başlandı. Zamanla vicdan, içsel bir karakter olmaktan çıkıp dışarıdan onaylanan bir performansa dönüştü. Güçlenmesi gereken yerde aşındı; derinleşmesi gereken yerde yüzeyselleşti.
Duyarlılar ve duyarsızlar
Daha da önemlisi, bu ölçme hali toplumsal ilişkileri de dönüştürdü. İnsanlar artık yalnızca ne düşündükleriyle değil, neye tepki verip neye vermedikleriyle konumlandırıldı. Bir olaya sessiz kalmak, duyarsızlıkla; tepki vermek, duyarlı vatandaş olmakla etiketlendi. Böylece yeni bir kutuplaşma biçimi doğdu: Duyarlılar ve duyarsızlar…
Bu ikilik, diyaloğu güçlendirmek yerine ilişkileri sertleştirdi. Dijital ortam bir bağ kurma alanı olmaktan çıkıp bir ayrışma aracına dönüştü. Oysa vicdan dediğimiz kavram, başkasını dışarıda bırakmak için değil; birlikte düşünmenin, birlikte sorumluluk almanın zeminini kurmak için olmalıydı.
Vicdanın tek sorumlusu dijital alan mı?
TDK’nin tanımına dönecek olursak, önemli bir yere işaret ediyor; ancak kavramı açıklamakta eksik kalıyor. Çünkü insanların sorumluluk almamasının tek nedeni dijital alan değil. Geçtiğimiz yıl olaylar o kadar hızlı ve üst üste geldi ki, hangisini gerçekten içselleştireceğimizi, hangisine durup bakacağımızı ayırt etmek zorlaştı. Sürekli maruz kalınan acı, zamanla duyarlılığı artırmak yerine köreltti; empati, kendini koruma refleksiyle geri çekildi.
Bir de cesaret meselesi var. Eleştirinin bedelinin giderek ağırlaştığı, sosyal medyada paylaşılan bir cümle yüzünden hesapların kapatılabildiği, insanların şafak baskını ile gözaltına alındığı, görünürlüğün hem gereklilik hem de ciddi bir risk haline geldiği ortamda eyleme geçmek yalnızca vicdan değil, ciddi bir göze alma hali gerektiriyor. Sessizlik her zaman duyarsızlıktan doğmuyor; bazen korunma ihtiyacından, bazen de yılgınlıktan besleniyor.
Bu yüzden dijital vicdanı yalnızca bireysel bir rahatlama davranışı olarak okumak, tabloyu eksik bırakıyor. Vicdanın, baskı altında kaldığında geri çekilmesi de insani bir güdü; korku duyduğunda içine kapanması da. Dijital alan, bu geri çekilişi görünür kıldı belki ama onu tek başına üretmedi.
Vicdanın hareket edebileceği alan ekrandan çıktığı zaman, ne kadar açık, ne kadar güvenli? Belki de hareket edebilmek için biraz da bu sorunun cevabının net olması gerekiyor.
2026 da yılın kavramı
Geçtiğimiz yılın toplumsal ruhuna baktığımızda her şeyden haberdar, her şeye tepkili ama çok az şeye gerçekten dahil olan bir hal diyebiliriz. Gereken şey, bilmekle yetinmeyen bir duruştu. Görmekle tamamlanmayan, hissetmekle rahatlamayan bir duruş. Dijital alan duyarlılıkları seslendirdi; fakat çoğu zaman onunla ne yapılacağını belirsiz bıraktı. Böylece içsel bir eşik oluştu. Durulan ama geçilmeyen, bakılan ama içinden geçilmeyen bir sınır.
Bu sınırı en çok söylediklerimiz değil, söylemediklerimiz belirledi. Girmediğimiz tartışmalarda, yarım bıraktığımız cümlelerde, riskli bulup sustuğumuz anlarda. Asıl sınav, verdiğimiz cevapları hayata geçiremeyip, yine aynı ekrana boş boş bakmak zorunda kaldığımız anlarda veridi.
Bu nedenle 2026 için yılın kavramı olmasını ümit ettiğim kelime: Vicdan.
Yanına sıfat eklemeden.
Ekranla sınırlamadan.
Korkutularak bastırılamayan.
İçinden geldiği gibi yaşanabilen.
Gündelik hayatın tamamına yayılan bir vicdan.
Gerisi hallolur…
Herkese iyi yıllar….