HASAN AYDIN
6 Şubat 2023’te Kahramanmaraş merkezli olarak 11 ili kapsayan ve yaklaşık 120 bin kilometrelik bir alanda etkili olan depremlerin üzerinden üç yıl geçti. Resmî verilere göre 53 bin 537 kişi hayatını kaybetti, 107 bin 213 kişi yaralandı. Yaklaşık 14 milyon kişinin etkilendiği depremlerde 2 milyon kişi evsiz kalırken, yaklaşık 5 milyon kişi de yaşadığı kentleri terk ederek farklı illere gitmek zorunda kaldı.
Bu depremler yalnızca binaları değil; hayatları, umutları, hafızayı ve toplumsal vicdanı yerle bir etti. Sosyal, psikolojik ve ekonomik etkileri büyük ve kalıcı oldu. Yakınlarını kaybedenlerin acıları ilk günkü tazeliğini koruyor. Enkaz altında kalan sevdiklerinin cesedine dahi ulaşamayan insanların feryatları ise ne yazık ki yeterince duyulmadı, duyulmak istenmedi.
6 Şubat depremleri, yetkililerin ve toplumun, geçmişte ülkemizde yaşanan acı deprem deneyimlerinden ders almadığını bir kez daha gözler önüne serdi. Dünyanın deprem kuşağı üzerinde yer alan birçok ülkesinde, bilimsel veriler ışığında depremin olası yıkıcı sonuçları öngörülüp önlemler alınırken; bizde bu çalışmalar ya ertelendi ya da görmezden gelindi. Doğal afetler, sorumluluklardan kaçmanın yolu olarak “kader planı” söylemine sığınılarak açıklanmaya çalışıldı.
Oysa yaşanan acımasız felaket, bir doğa olayından çok, insanın ihmal ve denetimsizliği ile büyütülmüş bir yıkımdı. Aşırı kâr hırsıyla; zemin etütleri yapılmadan, daha önce tarım alanı olan ve sıvılaşma riski taşıyan araziler üzerine inşa edilen yapılar… Malzemeden çalınarak, yasa ve ilgili mevzuatlara uyulmadan, gerçek anlamda teknik denetimden uzak şekilde yükseltilen çok katlı binalar… İmar affıyla meşrulaştırılan derme çatma evler… Tüm bunlar, deprem anında saniyeler içinde çöktü ve içinde yaşayan insanlar için birer mezara dönüştü.
İlk deprem, 6 Şubat sabahı saat 04.17’de Pazarcık merkezli, 7,7 büyüklüğünde ve yaklaşık 65 saniye sürdü. İkinci deprem ise aynı gün saat 13.24’te Elbistan merkezli, 7,6 büyüklüğünde ve yaklaşık 45 saniye devam etti. Depremden sağ kurtulan ve yaşadıkları şoku atlatmaya çalışan insanlar, bazı illerde etkili olan kar ve dondurucu soğuğa rağmen dışarıda, güvenli yerlerde beklediler. Fakat dışarıda bekleyenlerden pek çok kişi, “Artık sarsıntı olmaz” düşüncesiyle evlerine veya iş yerlerine dönünce ikinci depreme yakalandılar. İlk depremde hasar gören ya da çatlayan binaların büyük kısmı bu ikinci sarsıntıda yıkıldı; dolayısıyla can kaybı da katlanarak arttı. Sağ kurtulanların panik içinde sağa sola kaçışları, yürek dağlayan çığlıklar ve enkaz altından yükselen iniltilerle ortalık adeta bir can pazarına dönüştü. Başlangıçta “gelip geçici” sanılan depremin gerçek boyutu, saatler ilerledikçe artan ölü sayısı ve yıkım görüntüleriyle acı bir şekilde ortaya çıktı.
Depremin ardından ortaya çıkan koordinasyonsuzluk ve geç müdahale
Bazı bölgelere, depremden sonraki ilk iki gün yeterli personelle ulaşılamadı. AFAD, daha önce dar bir alana sahip coğrafi bölgelerdeki afetlere göre planlanan personel ve ekipman yapısıyla, bu denli büyük bir alanda eş zamanlı yaşanan felakete hazırlıksız yakalandı. Ulaşılan birçok noktada ise personel ve ekipman eksikliği nedeniyle etkili arama-kurtarma çalışmaları yapılamadı. Enkazlara geç müdahale edilmesi sonucu, hayatta kalma ihtimali olan pek çok insan o günlerde etkili olan soğuktan yaşamını yitirdi.
Arama-kurtarma çalışmaları ilk olarak bölge halkının kendi imkânlarıyla başladı. Kısa bir süre sonra ülkenin dört bir yanından, çoğunluğu gençlerden oluşan gönüllüler, acil bir şekilde organize olan sivil toplum kuruluşları aracılığıyla deprem bölgelerine ulaştı. Kendi çabalarıyla enkaz başlarında çalıştılar; kimi zaman ekipmansız, kimi zaman uykusuz ama umutla… Yanlarından getirdikleri gıda, su, giysi ve battaniyeleri ihtiyaç sahiplerine ulaştırmaya çalıştılar. Kısa bir süre sonra Zonguldak’tan gelen madenciler ve deneyimli olan sivil toplum kuruluşları, dayanışmanın en güçlü örneklerini sergileyerek birçok insanın enkazdan sağ çıkmasını sağladı. Birkaç günlük gecikmeyle de yurt dışından (94 ülkeden) gelen arama-kurtarma ekipleri, resmî kurtarma ekiplerinin koordinasyonunda sonuç alıcı birçok arama-kurtarma çalışmasını gerçekleştirdiler. Depremden sonraki 3. günde enkaz kaldırma çalışmalarına katılan bazı iş makinesi operatörlerinin, enkaz altında canlı bir insan olduğunu düşünmeden özensiz ve dikkatsiz çalıştıklarına şahit olundu. Bu kuralsız ve plansız enkaz kaldırma çalışmaları, enkazda kurtarılmayı bekleyen birçok insanın ölümüne ve beden bütünlüklerinin bozulması ile ilgili olarak kamuoyunda tartışmalara neden oldu. Depremin meydana getirdiği iller ve ilçeler arasındaki köprü ve yollar çöktü, heyelanlar meydana geldi. Bazı bölgelerde tüneller kapandı. Ulaşım aksadı. Yine bazı illerde etkili olan kar yağışı da köylere erişimi tamamen engelledi. Doğalgaz boru hatları hasar görüp patladı, elektrik şebekeleri ve trafolar zarar gördü. Günlerce elektrik verilemeyen yerleşim alanları oldu. BOTAŞ, yeni patlamalara karşı Hatay, Kahramanmaraş ve Gaziantep’te gaz akışını acilen durdurmak zorunda kaldı.
Enkaz kaldırma sürecinde kansere neden olan asbest dikkate alınmadı
Enkaz kaldırma sürecinde, eski binalarda yaygın olarak izolasyon maddesi olarak kullanılan asbestin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri dikkate alınmadı. Oysa lifli kristal yapıya sahip silikat bileşimindeki bir grup mineralden oluşan asbestin Türkiye’de endüstriyel kullanımı 2010 yılında yasaklanmıştı. Asbest lifleri solunduğunda akciğerlere birikir ve bu organı hasara uğratır. Devam eden süreçte akciğerlerde; dejenerasyona bağlı asbestozis, akciğer kanseri, akciğer zarı kanseri ve kronik akciğer hastalıkları görülür. Depremin sonrasındaki günlerde enkazlar kaldırılırken çoğunlukla toz maskeleri kullanılmadı. Enkazlar, moloz taşınan yollar ve enkaz molozunun depolandığı yerler yeterli seviyede sulanmadı. Enkaz molozu taşıyan kamyon kasalarının üzerleri, toz yayılımını önlemek için branda vb. malzemelerle kapatılmadı. Birçok ilde molozlarla taşınan asbest, yakın bölgedeki yaşam alanlarının yakınına döküldü. Bu işte çalışan işçilere, şoförlere uygun iş kıyafetleri giydirilmedi. Havaya karışan asbest liflerini aylarca soluyan insanlar, önümüzdeki 10–40 yıl içinde ciddi sağlık riskleri ile karşı karşıya bırakıldı.
Bazı illerde molozlarla birlikte insan bedenine ait parçaların döküm alanlarına taşındığı haberleri kamuoyuna yansıdı. 2023 yılı içinde, deprem bölgesinde 37’si çocuk olmak üzere 145 kişinin hâlâ kayıp olduğu aileleri tarafından dile getirildi. İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, Kasım 2024 itibarıyla 75 depremzedenin kayıp olduğunu, bunların 50’sinin Türk, 25’inin ise yabancı olduğunu duyurmuştu. Kayıp yabancıların çoğunluğunun Suriyeli olduğu tahmini yapılmıştı.
Deprem sonrası ortaya çıkan sorunlar
Depremin etkisiyle sosyal sektörler (konut, eğitim, sağlık, çevre), altyapı sektörleri (içme suyu, kanalizasyon, belediye hizmetleri, ulaştırma, enerji, haberleşme) ve ekonomik sektörler (imalat sanayi, tarım, madencilik, turizm) büyük zarar gördü. Deprem bölgelerinde altyapı hizmetleri tahribata uğrayınca temiz suya, gıdaya ve hijyen ürünlerine ulaşımda aksamalar oldu. Evleri yıkılan ve soğukta açıkta kalan depremzedelerin barınma, ısınma sorunu öne çıktı. Çadır temini aciliyet gerektirdi. Fırınlar çalışamayınca çevre illerde yardım kuruluşları tarafından gıda ve giysi kampanyaları yürütüldü. Toplanan yardımlar deprem bölgelerine iletildi. İlk etapta temiz su, ekmek ve gıda ihtiyaçları temin edilmeye çalışıldı. Belediyelerin çöp toplama işi gerçekleşemeyince mikrobik salgın hastalığı tehlikesi baş gösterdi. Şubat 2023’te dönemin Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, depremde yaklaşık 448 sağlık çalışanının hayatını kaybettiğini ve 528 sağlık çalışanının da yaralandığını açıkladı.
7 Şubat 2024 günü TTB (Türk Tabipleri Birliği) ise depremin 1. yılında açıkladığı raporda, depremde 11 hastanenin yıkıldığını, 10 hastanenin ağır hasar aldığını, 66 Aile Sağlığı Merkezinin (ASM) yıkıldığını, 15 ASM’nin ağır hasar aldığını belirtirken; depremde 463 sağlık emekçisinin hayatını kaybettiğini, 6’sına hâlen ulaşılamadığını, ölen hekim sayısının 107 ve hâlen kayıp olan hekim sayısının da 5 olduğunu açıkladı.
Sağlık Bakanlığı, 5 Şubat 2024 tarihli basın açıklamasında, deprem bölgesindeki illerde 23’ü uluslararası destek ekiplerince kurulan, tam teşekküllü ameliyathaneye sahip 34 sahra hastanesi oluşturulduğunu ve 176 acil müdahale ünitesinin kurulduğunu açıkladı. Depremin 3. yılını geride bırakırken CHP’nin hazırlamış olduğu raporda, birinci basamak sağlık hizmetlerinde çöküş yaşandığı; yoğun bakım eksikliği ve personel yetersizliğinin halk sağlığını tehdit ettiği ve Hatay’da Aile Sağlığı Merkezlerinin konteynerlerde hizmet verdiği açıklandı.
6 Şubat günü deprem nedeniyle ülke genelinde yas ilan edildi. Daha sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Anayasa’nın 119. maddesi ile 2935 sayılı Olağanüstü Hâl Kanunu’nun 3. maddesi 1. fıkrasının (a) bendine göre 3 aylık Olağanüstü Hâl ilan edildiğini duyurdu. Depremden sonra ülke genelinde açılması gereken bütün okulların açılışı ertelendi. Deprem bölgesi dışında yer alan okullarda eğitim öğretime 20 Şubat’ta başlanacağı duyuruldu. Daha sonraki süreçte okulların açılış tarihleri sürekli değişti. Bazı illerde eğitime kademeli olarak başlandı.
Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığının resmî raporunda, “25 Ocak 2024 tarihi itibarıyla bölgedeki Millî Eğitim Bakanlığına bağlı 20 bin 340 binadan eğitim hizmeti verilen 15 bin 799’u tetkik edilmiştir. Bu binaların 60’ı yıkılmış, 1.591’i orta ve üstü hasarlı, 14 bin 148’i az hasarlı ve hasarsızdır. Depremlerden önce deprem bölgesinde bulunan 119 bin 200 dersliğin yüzde 10’una tekabül eden 12 bin 119 derslik deprem sonrasında zarar görmüş ve kullanılabilir derslik sayısı 107 bin 81 olmuştur.” açıklaması yapılmıştır. Deprem nedeniyle yüz binlerce öğrenci eğitim hakkından mahrum kalmıştır. Depremde 960 eğitim emekçisi hayatını kaybetti. Yaklaşık 4 milyon öğrenci ve 200 bin öğretmenin doğrudan etkilendiği depremde, 217 bin depremzede öğrencinin başka illere nakli yapıldı. Başka illere giden öğrenciler, yeni okullarına ve derslerine uyum sağlayamadılar. Depremzede öğretmenlerin de psikolojileri bozuldu, motivasyonları düştü. Öğrencilerine yararlı olamadılar. Depremin üçüncü yılında hâlâ ikili eğitim, konteyner sınıflar ve güvenli olmayan okul çevreleri ile eğitim normalleştirilmeye çalışılmaktadır. Nitelikli eğitim ve güvenli barınma anayasal bir haktır.
Çadır, konteyner ve bitmeyen barınma krizi
Deprem sonrası evlerini kaybeden depremzedelerin barınması aciliyet kazandı. Deprem sonrasında Kızılay ve diğer pek çok kuruluştan çadır gönderilmesine rağmen çadır açığı kapatılamadı. AHBAP Derneği ve BABALA TV’nin satın alarak gönderdiği çadırlar, Kızılay’ın yapamadığını yapınca kamuoyunda büyük tartışmalar yaşandı. Depremin üçüncü günü Kızılay’ın AHBAP Derneği’ne 46 milyon karşılığında 2 bin 50 çadır sattığı kamuoyuna yansıdı. Dönemin Kızılay Başkanı Kerem Kınık ise bu satışın ahlaki ve akılcı olduğunu savundu. Kızılay’ın bir ticarethaneye dönüştürüldüğü eleştirisi günlerce gündemden düşmedi. Kalitesiz ve standartlara uygun olmayan malzemeler kullanılarak üretilen çadırlar yağmur ve kardan etkilendi, hatta su sızdıranlar oldu. Şiddetli yağmurlarla su baskınlarına uğrayan çadırlarda, ısınma araçlarının neden olduğu yangınlar da meydana geldi.
Çadır temini tartışmalarının ardından adım adım konteyner kentler kuruldu. İlk konteyner kent, Kahramanmaraş’ın ilçesi Karacasu’da hizmete girdi. Sonraları Batı illerindeki bazı CHP’li belediyeler de konteyner kentlerin kuruluşuna öncülük edip katkıda bulundular. Konteynerlerde yaşayanlar için kışın soğuk, yazın sıcak etkili olurken; engelli, yaşlı, kadın ve çocuklar buraların kötü koşullarından olumsuz etkilendiler. Çoğu yalıtımsız olan konteynerlerde, elektrikli ısıtıcılardan dolayı çıkan yangınlarda hayatını kaybedenler oldu. Yakınını, işini kaybeden depremzedelerin sığınma yeri olan konteynerlerde, depremden bu yana üç yıl geçmesine rağmen hâlâ binlerce insan yaşamaktadır. Bunların çoğunluğu da şehirlerin göze çarpmayan tali bölgelerindedir.
Verilen sözler, gerçekleşmeyen hedefler
Depremden sonra 319 bini 1 yıl içinde olmak üzere toplam 650 bin konutun inşa edilerek depremzedelere teslim edileceği söylenmişti. Fakat 2 yıl sonra teslim edilen konut ve iş yeri sayısı 201 bin 580’di. Bugüne kadarki süreçte inşa edilen konut sayısı artsa bile hedeflenen rakamlara ulaşılamadı. Öte yandan, kentin eski dokusuna uygun imar planları yenilenmeden; özellikle kentin çeperlerinde, hatta bazı tarım alanlarında, şehir plancıları ve diğer teknik uzmanların gerçek görüşleri alınmadan, iktidara yakın yüklenici firmalar tarafından inşa edilen bu konutların çoğunda altyapı sorunları bulunmaktadır. Suyu akmayan, elektriği bağlanmamış ve kaba inşaatı bile tamamlanmamış bu konutların bir kısmı için gösterişli anahtar teslim törenleri düzenlenmektedir. Hatta bazı kişilere ifade edilen yerde konut çıkmayınca, ulaşımı zor olan uzak bölgelerdeki konutlara geçmeleri önerilmektedir. Bu konutların tesliminden sonraki ödeme planları da belirsizliğini korumaktadır. Kronik hastalığı olan yaşlılar ve emeklilerin, eski komşuluk ilişkilerini dikkate alarak gittikleri semtlerdeki ortama uyumları da zorlaşmaktadır. Diğer yandan, eksiklikleri henüz tamamlanmamış bazı konutlara, konteynerlerde oturanlardan bazılarının geçmesi için baskılar da artırılmıştır.
Rezerv alan: Afetle mücadelemi, mülkiyet gaspı mı?
6306 sayılı yasadaki bir tanımın bilinçli olarak değiştirilmesiyle, savaş hâli durumunda bile uygulanmayan bir yetkiyi idareciler rezerv alan uygulaması ile kullanmaya başlamışlardır. 2012 tarihli ve 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’a yönelik uygulamalar yıllarca kamuoyunda tartışmalara neden olurken, 6 Şubat 2023 depremleri sonrasındaki uygulamalar ise bu kanunda yeni değişikliklerin yapılmasına zemin oluşturmuştur.
9 Kasım 2023 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, 6306 sayılı Kanun hakkındaki tartışmalara, gelecek yıllarda gerçekleşecek kentsel dönüşüm uygulamalarına yeni bir boyut kazandırmıştır. Kanunun ikinci maddesinde yapılan bir değişiklikle “rezerv yapı alanı” tanımındaki “yeni yerleşim alanı” ibaresi iptal edilmiştir.
Bu ibarenin çıkarılmasıyla, rezerv alan ilan etmek için sınırlama da ortadan kalkmıştır. Böylece afet riski olan yerler değil, yerleşim yerlerinde bulunan parseller de rezerv yapı alanı olarak ilan edilebilecektir. Uygulamada da öyle olmuştur. Üzerinde riskli yapı bulunmayan ve riskli alan niteliğinde olmayan mevcut yerleşim alanlarının rezerv yapı alanı olarak belirlenmesi, Kanun’daki “afet riski altındaki alanların dönüştürülmesi” amacına hizmet etmemektedir. Ayrıca bu kanundaki diğer bir değişiklikle (3/7 maddesi), özel mülkiyetteki taşınmazların rezerv yapı alanı edilmesinde “arsa metrekaresinin yüzde 30’u veya değerinin, dönüşüm projeleri hesabına yatırılmak üzere Kentsel Dönüşüm Başkanlığı’na verilmesi” şartı getirilmiştir. Bu düzenleme, afet riskini dikkate almadan koruma kapsamındaki alanların (yeşil alan ve askerî alan) da rezerv alan ilan edilebilmesine yol açabilecektir.
6306 sayılı Kanun’da yapılan değişikliklerle, pek çok ilde sağlam ve risk taşımayan yapılar bile rezerv alanına dâhil edilerek yıkılmış, yıkılmaya da devam etmektedir. Bu kararlara dava açanlar ne yazık ki mahkemeleri de kaybetmektedirler. Bu binalar çok düşük değerlemelerle kamulaştırılmaktadır. Bazı köylülerin arazilerine, Hatay ve Malatya’da olduğu gibi, rezerv alan dayatması ile el konulmuştur. Bu uygulamalar, depremde binaları yıkılmayan ancak afet riskini azaltmak yerine rezerv alan dayatmasıyla karşılaşan depremzedelerde güvensizliğe neden olmuştur. Sonuçta toplumsal adalet bozulmuştur.
Toplanan yardımlar ve bunların akıbeti
Depremin ardından ülke genelinde, vatandaşların özverili katkılarıyla depremzedelere yönelik çeşitli yardım kampanyaları düzenlendi. Birçok yardımsever ve duyarlı insan, kendi bütçeleri kapsamında gıda, giysi, battaniye vb. yardımlarda bulundu. Kimisi depremzedeler için bankalarda açılan hesaplara küçük de olsa para yatırdı. O dönem ülkede insanlığın henüz ölmediği; yapılan yardımlar, dayanışma ve çalışmalarla kanıtlandı. “Türkiye Tek Yürek Kampanyası”, 213 televizyon ve 562 radyonun katılımı ile gerçekleşti. 7 saat süren ortak yayında 115,1 milyar liralık bağış toplandı. Fakat daha sonra bu paraların 40 milyar lirasının AFAD hesabına yatırılmadığı ortaya çıktı. Bu kampanyaya televizyon canlı yayınına katılıp vereceği yardım miktarını açıklayanlardan bazılarının da taahhüt ettikleri miktarı yatırmadıkları basında tartışıldı.
6 Şubat'ın yargısı: Enkazın altında kalan adalet
Büyük can ve mal kaybına neden olan depremin ardından toplum, sorumluların bulunması ve yargılanması beklentisi içindeydi. Fakat üç yılın sonunda ortaya çıkan tablo, acının üzerine bir de adaletsizlik duygusunu ekledi. Depremde yıkılan yapıların çoğunluğunda sorun aynıydı: zeminin yanlış seçimi, kalitesiz beton, eksik kullanılan demir, mühendislik hizmetinin yeterli seviyede alınmaması, denetim eksikliği ve imar aflarıyla meşru hâle getirilen kaçak katlar. Yani zincirin içinde sadece müteahhitler değil; projeyi onaylayanlar, denetleyenler, göz yumanlar ve evraklara imza atanlar da vardı.
Ne yazık ki yargı sürecinde çoğu dosya, kamuoyunun vicdanını rahatlatacak bir şekilde ilerlemedi. Bazı davalarda sanıklar ya tutuksuz yargılandı ya da soruşturmalar geniş tutulmadı. Asıl sorumlular yerine bazen görüntüdekiler dikkate alındı. Aslında bu yıkım sadece müteahhitlerin suçu değildir. Yıllardır “imar affı” gibi uygulamalarla kaçak yapıların önünü açan siyasi irade ve buna rağmen ciddi bir denetimi işletmeyen kamu mekanizması, yargı süreci dışında kalmıştır.
Bugün depremdeki kaybını bile bulamayan aileler var. 6 Şubat’ta sadece binalar yıkılmadı; güven duygusu da yıkıldı.
Bazı acılar zamanla azalmaz; zaman geçtikçe daha da ağırlaşır. Çünkü insan sadece kaybettiği cana değil, kaybettiği adalete de yas tutar.
Bugün hâlâ konteynerde yaşayanlar var. 6 Şubat bizlere şunu öğretti: Deprem doğal bir afettir, ama bu yıkım doğal değildir. Bu ülke, felaketi “kader” diye anlatmayı bırakmadıkça; bilimi, tekniği, denetimi ve adaleti esas almadıkça, her yeni depremde “keşke” ile başlayan cümlelerin altında yine binlerce insan kalacaktır.