YAĞMUR KARAGÖZ
Yazar Ayça Çakmak’ın etik, toplumsal sorumluluk ve örgütlü kötülük karşısında bireyin kırılganlığını sorguladığı yeni romanı “Ölümün Elinden Kurtarılan Şeyler” Ayrıntı Yayınları’nın Düşbaz Kitaplar serisinden okuyucu ile buluştu.
Bir üniversite hastanesinde Dahiliye ve Gastroenteroloji Uzmanı olarak görev yapan Prof. Dr. Parla Akar’ın hayatı, bir gün 'inancı gereği' hiçbir uyuşturucu madde ya da sedasyon kabul etmeden kolonoskopi yaptırmak isteyen gizemli bir hastanın gelişiyle altüst olur. Eşi, çocukları, köpeği, üç saatte bakmak zorunda olduğu 22 hastası, kuaförüyle yaptığı absürt sohbetleri, titizliği, takıntıları, kurallara ve disipline verdiği önemle şekillenen o son derece sıradan hayatı, bu karşılaşmanın ardından adım adım tekinsiz bir yola sapar. Her zaman kontrolü elinde tutmaya çalışan Parla’nın hayatındaki ipler artık elinden kaymaktadır. Zamanla yaşadığı bu tekinsiz olayların ardında toplumsal bir çürümenin ve 'Aydınlatılmış Bilim Vakfı' adlı manipülatif bir yapının olduğunu fark eder.
Çakmak, bilimin, aklın ve modern sağlık sisteminin çarklarını anlatırken, aynı zamanda bu alanların bile inanç istismarı, kişisel gelişim şarlatanlığı ve lüksün parıltısıyla nasıl kolayca kuşatılabildiğini sarsıcı bir alegoriyle gözler önüne seriyor. Roman, sadece dışarıdaki o karanlık yapıları ifşa etmekle kalmıyor; modern, kurallara uyan ve "iyi insan" kalmaya çalışan entelektüel bireyin, örgütlü bir kötülük karşısında ne kadar çaresiz ve savunmasız kalabileceğini de yüzümüze çarpıyor.
Ayça Çakmak ile Ölümün Elinden Kurtarılan Şeyler” üzerine söyleştik…
Roman, bir doktorun karşısına çıkan oldukça sıra dışı ve tekinsiz bir hastayla başlıyor ve 'iyi insan' kalmaya çalışan entelektüel bir bireyin, örgütlü bir kötülük karşısında ne kadar çaresiz ve savunmasız kalabileceğine doğru evriliyor. Bu çarpıcı kurgunun hikâyesi nasıl doğdu, yazım süreci sizin için nasıl gelişti?
Hayatta insanların başına gelen şeyler tesadüf değildir inanışının yaygın, eleştirinin kaynağının dayanaksız, dozunun ayarsız olduğu bir toplumda yaşadığımızı, empatinin sempatiyle karıştırıldığını düşünüyorum. “Her koyun kendi bacağından asılır” ya da “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” demek bana gayriahlaki geliyor. Bu bir toplumsal yaşam sorumluluğunun ucundan tutma kitabıdır.
Ahlak ve etik en az adalet kadar elzemdir ve herkes içindir. Konu ve kurgu başka türlü de şekillenebilirdi, ancak herkesin bir gün kısa çöpü çekebileceği, reflekslerle verilen tepkilerin çoğu zaman yetersiz kalacağı, buna karşılık dirayetli bir tutumun her zaman bir seçenek olarak var olacağı fikrini en iyi bu hikâyeyle anlatabileceğimi düşündüm.
Romanın merkezinde "Aydınlatılmış Bilim Vakfı" adında, insanları manipüle eden lüks bir yapı var. Gerçek hayatta da bu tarz "şarlatanlıklara" çok sık rastlıyoruz. Bu vakfı yaratırken sizi en çok etkileyen ya da tetikleyen duygu ve fikir neydi?
Bu tür yapılar dünyanın hiçbir yerinde yeni değil. Üstelik taraftarları arasında yalnızca kırılgan ya da çaresiz insanlar değil, son derece eğitimli, zeki ve yetenekli kişiler de bulunabiliyor. Beni asıl ilgilendiren de buydu: Dışarıdan bakıldığında kolayca görülebilen bir şarlatanlık, insanları nasıl bu kadar güçlü biçimde etkisi altına alabiliyor? Özellikle gençlere ve çocuklara yönelen, dijital araçlar sayesinde çok daha kamufle ve etkili hale gelen bu yapıların insanların hayatlarına nasıl nüfuz ettiğini anlamak ve anlatmak istedim. Roman, biraz da toplumların geleceğini kalıcı biçimde deforme edebilen bu örgütlü kötülük biçimlerine duyduğum endişenin bir sonucudur diyebilirim.
Parla, üç saatte 22 hastaya bakmak zorunda kalan, sistemin getirdiği bürokratik ve zamansal baskıyla boğuşan bir profesör. Kitapta onun gözünden modern tıp sisteminin mekanikliğini ve hastayla hekim arasındaki o insani bağın nasıl zedelendiğini de görüyoruz. Bir yazar olarak, günümüz sağlık sistemindeki bu "seri üretim" halini ve hekimlerin üzerindeki psikolojik yükü Parla üzerinden anlatırken neleri dert edindiniz?
Parla'nın bir akademisyen ve hekim, dolayısıyla bir bilim insanı olarak sebep-sonuç ilişkilerine duyduğu güvenle şekillenmiş bir kişiliği var. Açıklayamadığı, anlamlandıramadığı, dolayısıyla öngöremediği ve mani olamadığı şeylerle karşılaşınca o da herkes gibi başa çıkmakta güçlük çekiyor. Beni düşündüren de buydu. Hekimler, eğitim süreleri itibarıyla en uzun süre mürekkep yalayarak mezun olan meslek erbapları. Sorgulayan bakış açıları ve muhakeme yetenekleri nedeniyle etik olarak da daha dirayetli olmaları beklenirken, toplumdaki her birey kadar erozyona uğrayabilmeleri beni şaşırtıyordu. Bunun yanında eğitimin, bilimin ve bu alanlara vakfedilen hayatların giderek itibarsızlaştırılması da beni üzüyor.
Hekimleri, derdime derman olarak gördüğüm için yangında ilk kurtarılacaklar arasında sayarım. Bu nedenle oradaki her zaafiyet beni birey olarak huzursuz eder. Parla karakteriyle de son derece örtüşen mesleğini seven, bununla ilgili tüm özveriyi sergilemiş ve haklı olarak manen karşılığını görmek isteyen bir hekim. El üstünde tutmamız gerekirken çarklar arasında ezilmeye çalışılan pek çok değerli hekimimizi temsilen yazdığım ana karakterim. Bu kitabı böyle hekimlerimize saygımla yazdım ve öyle okunmasını arzularım.
Parla, bir hekim olarak insanların fiziksel hastalıklarını iyileştirmeye çalışırken, toplumun inanç sömürüsü ve manipülasyon gibi çok daha derin bir 'zihinsel' salgınla malul olduğunu fark ediyor. Romanınızda beden sağlığı ile toplumsal çürüme arasında nasıl bir bağ var?
Bir hekim olarak Parla'nın dünyası belirtiler, nedenler ve teşhisler üzerine kurulu. Bedenin verdiği sinyalleri ciddiye almayı biliyor tabii ki ama toplumların da tıpkı bedenler gibi hasta olabileceğini fark etmesi zaman alıyor. İnanç sömürüsü, manipülasyon ve hakikatten kopuş bana göre toplumsal bünyenin ürettiği semptomlar. Nasıl ki tedavi yalnızca belirtileri bastırmak değil, hastalığın kaynağını görmekse, toplumsal çürümeyle mücadele de ancak onu mümkün kılan zihinsel ve ahlaki zemini görebildiğimizde, anlayabildiğimizde mümkün olabilir. Anlamaktan korkuyoruz zira anlamanın hak vermek olacağını sanıyoruz. Romanın kurmaya çalıştığı bağ biraz da bu.
Kitabın önemli dertlerinden biri de 'iyi insan olmak' kavramı. Parla, kurallara uyan, işini iyi yapmaya çalışan, yasallıktan ayrılmayan 'makbul' ve iyi bir vatandaş. Ancak bu 'iyilik' ya da pasif kalma hali, etrafındaki tekinsizlik ve kötülük karşısında onu tamamen savunmasız bırakıyor. Yine kitabın arka kapağında 'Şartlar ne olursa olsun iyi olmayı seçtiği için, iyi kalabilen insanlar döndürecek bu dünyayı' yazıyor. Sizi 'iyi insan olmak' kavramını masaya yatırmaya ve bu konuyu ele almaya iten ana dürtü ne oldu?
Çocuklarım için tek bir dua hakkım olsaydı, bu iyi insanlarla karşılaşmalarını dilemek olurdu. Şahane iyi yetişmiş bir insan olabilirsiniz, aynı önceliklerle değerler eğitimi vererek yetiştirdiğiniz çocuklarınız da olabilir. Buna rağmen bir dış etmenle tren raydan çıkabilir.
Bu bakımdan kendinizi önceleyerek ulaşacağınız iyi olma hali sizi ya da sevdiklerinizi umduğunuz hayata kavuşturmayabilir. İyi insan olmak çoğu zaman kurallara uymakla, kimseyi rahatsız etmemekle ya da makbul bir vatandaş olmakla karıştırılıyor. Oysa etik açıdan iyilik, değerleri görebilmek ve onları korumayı seçebilmektir dolayısıyla cesaret gerektirir. Roman boyunca Parla'nın sınanan tarafı da onun iyiliği değil insani değerleri korumak için ne kadar bedel ödemeyi göze alabileceğidir.
Olay örgüsü ilerledikçe okuyucu olarak üzerimizde ciddi bir klostrofobi ve kapana kısılmışlık hissi kalıyor. Yazarken bu gerilimli ve tekinsiz atmosferi korumak sizin için nasıl bir deneyimdi?
Örgütlü kötülüğün en rahatsız edici tarafı, insanı bir anda değil yavaş yavaş kuşatmasıdır. Başlangıçta her şey açıklanabilir görünür, sonra tesadüfler çoğalır, ihtimaller daralır ve kişi kendisini fark etmeden bir çıkmazın içinde bulur. Parla'nın yaşadığı sıkışmışlık hissinin okura geçmesini istedim, çünkü böyle yapıların yarattığı tehdit çoğu zaman fiziksel değil, zihinseldir. Asıl klostrofobi de insanın artık neye inanacağını, kime güveneceğini ve hangi bilginin doğru olduğunu ayırt edemediği anda başlar.
İşte bu duygunun içindeyken insanın ne yapıp ne yapmadığı ve hatta ne yapamadığı gidişattaki yerini belirleyebilir. Bu sebeple Parla’yı akademisyen bir bilim insanı olarak kurguladım, zira bilim en çıkmazda hissedilen anlarda bile umudu gerçeğe dönüştürme ihtimaline tutunmayı mümkün kılar.
Son olarak üzerine çalıştığınız, okuyucularınızı bekleyen yeni bir proje var mı?
Roman yazmanın benzersiz bir tadı var. Bu takvim yılında bitirmeyi planladığım yeni romanımda İstanbul bir karakter gibi büyük bir paya sahip, tüm tıkanmışlık ve tükenmişlikleri içinde yine de asla bozguna uğrayamayacak, yüzyıllarca nice umudu bağrına basıp çoğaltmış ve çoğaltacak İstanbul.
* Fotoğraflar: Gözde Kumru Uçak