Bu hafta yine Ankara Kalesindeyiz; geçmişle geleceğin buluştuğu bu tarihsel mekân yüzyıllardır birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış. Kale bir yandan uygarlıkların birbirine devşirerek devam ettiği mekânların, bir yandan da artık tükenmeye yüz tutmuş zanaatların ev sahipliğini yapıyor.
Çocukluğumuzda sokaklarda “kalaycı” sesi duyduğumuzda meraklı bir şekilde kalaycının bakır kapları nasıl kalayladığını izlemiş birisi olarak, evdeki bakır cezvenin kalaylanma zamanı gelince rotayı kaleye çevirdim.
Kesikbaş Türbesi’ni geçip, sağa dönünce, kalenin pırıltılı yüzüyle öteki yüzü arasında sınırda bulunan el yazısı ile teneke barakaların üzerine “y” si düşmüş bir şekilde “kalacı” yazan dükkânı göreceksiniz. Bu düşen “y” nin yüzümüzde yarattığı gülümseme ile mekâna yöneldik. Kalaycı dükkânı kapalı. Hemen yanındaki kahveden telefonla aranıyor ve iki dakika sonra kalaycının kapıları açılıyor.
Bu açılan kapıda bakır cezvenin kalay sürecinde ortaya Fahrettin Usta’nın hikâyesi çıktı. Sohbet koyulaştıkça göç, emek, vefa, hafıza ve yitip giden kültürel miras bu hikâye de buluştu. Ve Kale, belleğin, mekânın insanın hikâyesi ile emeği ve umudu arayanların kalesi olduğunu bir kez daha gösterdi.
Fahrettin Usta’nın salaş, her yanı dökülen, duvarlarından rüzgârın girdiği atölyesinde keskin bir koku, kulağınıza çalınan ritmik bir çekiç ve motor sesi, gözünüze ilişen pamuk, kalay, nişadır ve kok kömürü… Bu mekânı beş duyumuzla hissediyoruz. Bu his sadece metalin dönüşüm hikâyesi değil. Tokat’tan Ankara’ya taşınan ve artık son demlerini yaşayan kadim bir geleneğin, kalaycılığın hikâyesi
Bakırın ateşle buluştuğu bu var ile yok arasındaki dükkânda kap kacak ile birlikte bir kentin belleği de kalaylanıyor. Her fırça darbesinde, her kömür kıvılcımında geçmiş yeniden tutunuyor bugüne.
Teknolojiye, teflona ve çeliğe inat, körüğünün başında “bakır sağlıktır” diyerek ateşi harlayan Fahrettin Küçük’ün hikâyesi, babadan oğula geçen bir el verme, bir göç ve babasına vefa borcu hikâyesi.
Fahrettin Usta’nın kalaycılığı babası Faik Usta’yla başlıyor. 1938 doğumlu Faik, 15 yaşında Tokat’tan yola çıkıp köy köy dolaşarak, kalay yaparak tam bir ayda Ankara’ya yürüyerek gelir. Bu şehir, yürüyerek umuda yelken açanların, yaşama tutunanların şehriydi bir zamanlar. Şimdi arabayla gelip geçilen ama hiçbir yere varılamayan bir hale dönüşüyor giderek.
Faik Usta’nın Tokat’tan Ankara’ya göçü de yalnızca mekânsal bir hareket değil, bilginin, ustalığın ve dayanıklılığın taşınma biçimi aynı zamanda.
1953 yılında Faik Usta Ankara’da Gülveren Mahallesi’ne yerleşir. Ömrünü kalaycılığa adar. 18 yaşında baba olur. Kalaycılık artık onun ekmek teknesi çocuklarının rızkıdır. Faik Usta’nın doyduğu bu kentte 4 kız 2 erkek çocuğu olur. Fahrettin, ailenin 1965 yılında doğan dördüncü çocuğudur. Altı kardeşten sadece Fahrettin bu mesleğe gönül verir. Baba mesleğine bu dumanlı dükkânın içerisinde çocuk yaşlarda başlar başlar… Daha 7 yaşında okula giderken babasının yanında kap yıkamaya başlar. 12 yaşına geldiğinde ise baba mesleği artık onun da elinde şekillenir. Faik Usta bu mesleği 36 yıl boyunca son nefesine kadar sürdürür. Fahrettin ise tam 17 yıl babasıyla birlikte çalışır. Faik Usta oğlu Fahrettin’e el verip bu dünyadan göçtüğünde Fahrettin artık o dükkânın baş ustasıdır. Çocukluğunda başladığı bu mesleği tam 54 yıldır icra ediyor Fahrettin usta. Yarım asrı aşkındır ocağın başında baba mesleğini sürdürüyor. Bir ara kendisini emekli etse de, yeniden başlıyor. “Çalışmayınca hasta oluyoruz,” diyor usta. Bu cümle ne romantik ne dramatik bir emek güzellemesi değil; bu işle var olan kuşakların hayatta kalma ritüeli ve kuşaktan kuşağa aktarılan “işleyen demir ışıldar” refleksi. Düz, net ve yalın.
Mutfakların paslanmaz çeliğine karşı bir hafıza itirazı
Kalaycılık, eskiden her mahalle de, her sokakta karşımıza çıkan bir zanaattı. Kentten kente uzanan Anadolu’nun hafızasıydı. Bakır kaplar kalaylanmazsa zehir saçardı. Kalay ise bu kapları sofraların baş tacı yapardı. Ancak köy köy dolaşan çerçicilere bakırlarını verip, melamin tabakların peşine düşüldüğü dönemden, çeliğe, cama, granite evirilen modern mutfak malzemeleri ile mutfak kültürü değişirken bakır da şark köşelerinde rafa kaldırıl oldu.
Fahrettin Usta “Eskiden büyükler bakırda yemek yaparmış. Doktor yokmuş ama hastalık da bu kadar yokmuş. Bakırdan demir alırmış vücut. Şimdi çelik çıkmış, alüminyum çıkmış, cam çıkmış… Sıhhat ölmüş, Bakırcılık ölmüş” diyor. Ona göre bakır, vücudun elektriğini alan, yemeğe lezzet katan en sağlıklı maden. Bu sözleriyle atalarından devraldığı öğretiyi bugüne taşırken, endüstriyel mutfakların paslanmaz çeliğine karşı bir hafıza itirazında bulunuyor Fahrettin Usta. Bu itirazla birlikte mesleğin kanser riski ve ciğer hastalığına neden olduğunu, babasını erken yaşta kaybettiğinin de altını çiziyor. Ne trajik bir ironi, başkalarına şifalı kapların bedeli kalaycısının ömründen çalıyor.
Fahrettin Usta, Ankara’da bu işi hakkıyla yapan ustalardan birisi. “Bakır ölmez ama Ankara’da çok az kaldık,” derken, cümlenin kendisi yetiyor meramını anlatmaya. Sokak aralarında "kalaycı" diye gezenlerin ise maalesef işin hilesine kaçabildiğini, pahalı olan saf kalay yerine kurşun karıştırarak insan sağlığıyla oynayabildiklerini üzülerek anlatıyor. Oysa gerçek kalaycılığın, tavlamasından temizlenmesine, nişadırın kokusundan pamuğun dansına kadar bir sabır işi olduğunu o dükkânda birlikte deneyimliyoruz.
Fahrettin Usta, kullandığı malzemeden ödün vermiyor. Kilosu binlerce lirayı bulan saf kalay kullanıyor ve bulunması giderek zorlaşan kok kömürünü Zonguldak’tan alıyor. Bu yıkık dökük dükkânın bile bedeli ağır. Müşterileri artık sadece mahalleliler değil. Usta kalmadığı için İstanbul’dan, Trabzon’dan, Ordu’dan, Türkiye’nin dört bir yanından insanlar bakırlarını ona getiriyor. Ancak arkadan gelen bir çırak, bu bayrağı devralacak bir genç yok. Anadolu’daki emsalleri gibi Ankara’daki ustalar da yaşlandıkça bu zanaat sessizce tarihe karışıyor.
Elinde nasır, ciğerinde dumanlı bir direniş
Fahrettin Usta, Ankara Kalesi’nin eteklerinde, elinde nasır, ciğerinde duman, dükkânında ise parlayan bakırlarla direniyor. El aldığı babasının öğretisine vefa nöbetini, inatla sürdürüyor. Onun hikâyesi, sadece bir esnafın değil, yok olmaya yüz tutmuş bir kültür mirasının hikâyesi.
Ankara Kalesi, cilalanmış cepheleriyle bir vitrin gibi parlatılırken o parıltılı yüz ile öte yüz sınırında Fahrettin Usta gibi insanlar olmadan, bu kale “canlı cenaze gibi” yaşamını sürdürse de mekân yığına dönüşür.
Fahrettin Usta’nın kapısı kapandığında, bakır parlamayı bırakmaz belki ama Ankara dokunsal belleğini kaybeder ve biraz daha sessizleşir.
Aile yadigârı bakırlar gözden düşüp elden çıkartılırken, bakırın dayanma inadına rağmen, onu yaşatan, eller artık bir bir yitip gidiyor. Yolunuz Kale’ye düşerse, o kok kömürünün ateşi sönmeden Fahrettin Usta’ya uğrayın. Çünkü o duyular artık hissedilmediğinde bu kentin kendisiyle kurduğu kadim bağları ile birlikte kent, kendi sesini ve sözünü kaybedecek.
Biz de bu kaybın içerisinde biraz daha belleksizleşeceğiz.
Tezcan Karakuş Candan, Gazi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden mezun oldu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde (ODTÜ) yüksek lisansa devam etti. Ankara Üniversitesi Latin Amerika Çalışmaları alanında yüksek lisansını tamamladı. Aynı üniversitede Kentleşme ve Çevre Politikaları bölümünde doktora dersleri aldı. TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanlığı görevini yürüttüğü 2014-2023 yılları arasında başta Atatürk Orman Çiftliği ve Saraçoğlu Mahallesi olmak üzere kamu yararı ve kent hakları mücadelesine öncülük etti ve ödüller aldı. Akademide öğretim görevlisi olarak görev yaptı. Uzun yıllar yerel yönetimler alanında çalıştı ve projeler üretti. Candan’ın kent politikaları üzerine yayımlanmış çok sayıda makalesi ve kitabı bulunmaktadır. Mekânın dili olma yaklaşımı ile Cumhuriyet dönemi yapılarından oluşan resim sergileri açan Candan aynı zamanda ABÜ Film Tasarımı ve Yönetimi bölümü son sınıf öğrencisidir. Mimarlık, kentleşme, kent hafızası ve toplum odaklı çalışmalarına ve yazılarına devam etmekte, belgesel video çalışmalarını atölyesinde sürdürmektedir.