Barselona Deklarasyonu: müzakereden mücadeleye, insan ötesi mimarlık

TEZCAN KARAKUŞ CANDAN - Barcelona Deklarasyonu, “Her konut tipolojisi, bir sonraki sıcak hava dalgasından kimin sağ çıkacağına ilişkin bir istatistiktir. Her yapı izi ise başka bir türden alınan ya da ona bırakılan bir toprak parçasıdır” ifadesi ile geleceğin mekân politikası açısından önemli bir eşik oluşturuyor.

TEZCAN KARAKUŞ CANDAN

Uluslararası Mimarlar Birliği'nin (UIA) üç yılda bir düzenlediği Dünya Mimarlar Kongresi, 28 Haziran-2 Temmuz tarihleri arasında Barselona'da gerçekleştirildi. "Oluşum: Geçiş Sürecindeki Bir Gezegen İçin Mimarlıklar" temasıyla toplanan kongre, kapitalizmin gezegeni tüketen büyüme paradigmasını ve çağımızın iklim krizi, savaş, göç, konut ve eşitsizlik sorunlarını mimarlık üzerinden yeniden tartışmaya açtı. 130'dan fazla ülkeden yaklaşık 10 bin mimar, araştırmacı ve öğrenciyi bir araya getiren bu büyük buluşmada, geleceğin kentleri ve mimarlığın sorumlulukları üzerine yürütülen tartışmalar, kongrenin sonunda yayımlanan Barselona Deklarasyonu ile somut bir çerçeveye kavuştu. Kongre programlarının, sergilerinin değişik kent mekânlarında (Üç bacalar, CCIB, Sagrada Famila, DHub) gerçekleşmesi katılımcılar açısından kimi zaman dezavanataj, kimi zaman avantajlar sunsa da, çok sınırlı kaldığı söylemek gerek.

Öngörülemez belirsizlikler çağında kaosla dans etmek

Kongrenin açılışında konuşan Uluslararası Mimarlar Birliği (UIA) Başkanı Regina Gonthier, içinde bulunduğumuz dönemi yalnızca bir kriz çağı değil, aynı zamanda bir geçiş dönemi olarak tanımladı. Ancak ona göre geçiş, yalnızca bugüne özgü bir olgu değil; insanlık tarihi boyunca her dönem kendi dönüşümünü yaşadı. Günümüzü farklı kılan ise değişimin baş döndürücü hızı, geleceğin yönüne ilişkin belirsizlikler ve teknolojinin giderek daha belirleyici bir güç haline gelmesi.

Gonthier, gezegenin, kentlerin, toplumların ve mimarlık mesleğinin eş zamanlı bir dönüşüm yaşadığına dikkat çekerek, mimarlığın toplumsal önemini koruyabilmesi için bu değişime uyum sağlamakla yetinmeyip onu yönlendirecek cesareti göstermesi gerektiğini vurguladı. Bu nedenle Barselona Kongresi'nin alışılmış kalıpları reddeden, yeni seslere, yeni fikirlere ve yeni diyaloglara alan açan bir platform olarak tasarlandığını belirterek, çağımızın sorunlarının geçmişin reçeteleriyle çözülemeyeceğinin altını çizdi.

Kaos teorisinin parametrelerini refere eden bu söylem aynı zamanda öngörülemez bir süreçte hızlı hareket etmek, yaratıcı olmak, yeni yatay ve çoklu örgütlenmeler oluşturmak ve kaosla dans etmeyi de zorunlu kılıyor.

Barselona Deklarasyonu

Kongre programında kapanışta ilan edilen Barselona Deklarasyonu mimarlığı yalnızca yapı üretme pratiği olarak değil, iklim adaletinden konut hakkına, müştereklerden ekolojik dönüşüme uzanan yeni bir mekân politikasının öznesi olarak tanımlayarak, meslek açısından, bize çok da uzak olmayan - pratiklerini sıkça yaşadığımız ve savunduğumuz- yeni bir paradigmanın kapısını aralıyor.

1999 Pekin Kongresi’nde mimarlığın toplumsallaşması ve “ortak yollarımız olmasa da ortak geleceğimiz olabilir” manifestosu ile çok kültürlü ve multi disipliner çalışmayı öngören yaklaşımı, 2002’de Berlin Kongresi’nde, dünyanın sürüklendiği kötü gidişe karşı mimarları bu kötü gidişe dur demek için sorumluluk almaya çağırmasının ardından Pedro Sanchez’in İspanyası’nda yayınlanan Barselona Deklarasyonu mekân politikasında yeni bir paradigmayı öngören siyasal bir manifesto niteliği taşıyor.

“Gezegen müzakere etmez”

İlk bakışta mimarlık mesleğine yönelik etik ilkeler bütünü gibi görünen Barselona Deklarasyonu, toplumsal adalet, toplumsal muhalefet, savaşlar, göç hareketleri ve iklim krizini mimarlığın dışında kalan konular olarak değil, doğrudan doğruya mimarlığın çalışma alanları olarak tanımlamaktadır. Aslında 21. yüzyılın mekân politikasına ilişkin güçlü bir siyasal manifesto niteliği taşıyan deklarasyon, mimarlığın tarafsız bir teknik faaliyet olmadığını; her tasarım kararının iklim, ekonomi, demokrasi ve toplumsal adalet üzerinde etkisi bulunan politik bir eylem olduğunu ilan etmektedir.

Bu yaklaşımıyla deklarasyon, uzun yıllar boyunca mimarlık ve planlama alanında egemen olan, ilerlemeyi sürekli büyüme, yeni yapı üretimi ve fiziksel dönüşüm üzerinden tanımlayan anlayıştan uzaklaşan karşı bir söylem üretmekte. Aynı zamanda neoliberal dönemin kenti bir yatırım ve rant alanı olarak gören büyüme odaklı kentleşme modeline de güçlü bir itiraz geliştirmekte. Deklarasyonun önerdiği yeni paradigma, daha fazla inşa etmeyi değil; mevcut olanı korumayı, dönüştürmeyi, adil paylaşımı ve gezegensel sorumluluğu merkeze alan bir mekân politikası. “Gezegen müzakere etmez” söylemi ile ise mücadeleye gönderme yapıyor.

Tabula Rasa’ya karşı döngüselleşmek

Manifestonun en radikal önermesi, "Var olan ilk malzemedir" ifadesi. Bu yaklaşım, son kırk yıldır dünyanın birçok kentinde egemen olan yık-yap modelini doğrudan sorguluyor. Artık başarı; daha fazla beton üretmekte değil, mevcut yapı stokunu, kültürel mirası ve doğal varlıkları koruyarak, dönüştürebilmekte aranacaktır.

Bu anlayış, geleceğin mimarlığında yıkım yerine onarımın, tüketim yerine döngüselliğin ve yeni yapı üretimi yerine yeniden kullanımın temel politika hâline geleceğinin de işareti.

Barınma bir yatırım getirisi değil, müzakere edilemez bir haktır

Deklarasyonun ikinci önemli kırılma noktası, konutu açık biçimde müzakere edilmez bir hak olarak tanımlamasıdır. Bu ifade, yalnızca sosyal konut çağrısı değil, neoliberal kentleşme politikaları ile konutun finansal bir yatırım aracına dönüştürüldüğü küresel emlak ekonomisine yönelik doğrudan bir eleştiridir. Kentlerin uluslararası sermaye için bir yatırım nesnesi olmaktan çıkarılıp yeniden kamusal yaşamın mekânları hâline getirilmesi gerektiğini savunan bir insan hakkı mücadelesi anlamına geldiğinin altı, kalın çizgilerle çizilmektedir. Bu açıdan bakıldığında manifesto, geleceğin kent politikasında piyasa merkezli planlamadan hak temelli planlamaya geçiş çağrısı yapmaktadır.

İnsan ötesi mimarlık

Metnin en çarpıcı yönü ise insan merkezci mekân anlayışını terk etme çağrısıdır. Bugüne kadar mimarlık büyük ölçüde insanın ihtiyaçlarını merkeze alan bir disiplin olarak gelişti. Barcelona Deklarasyonu ise kentlerin yalnızca insanlar için değil, diğer canlı türleri, ekosistemler ve gezegenin bütünlüğü için tasarlanması gerektiğini savunuyor. “Artık insan-merkezci olamayacağımızı; gezegenin tek sakinleri olmadığımızı beyan ederiz” söylemi ile mimarlık sürecinde biyolojik çeşitlilik, çevre dengesi ve türler arası adalet doğrudan tasarımın temel ilkeleri arasına yerleşiyor.

Aşırı bilinçli hale gelmek: Yerel eylemlerin gezegensel sonuçları vardır

Barselona Deklarasyonu'nun en önemli katkısı ise ölçeğe ilişkin yeni siyasal bir bakış açısı getirmesidir. Kaos teorisindeki kelebek etkisine gönderme olarak değerlendirilecek bu bakışta, “yerel eylemlerin gezegensel sonuçları vardır” ifadesi ile artık hiçbir mimari kararın, dar sınırlar içerisinde ele alınmayacağı, ada parsel ölçeğinde değerlendirilemeyeceğini ortaya koymaktadır. Bir binanın karbon salımı, kullanılan malzeme, enerji tüketimi ya da arazi kullanımı yalnızca yerel bir mesele değil; küresel iklim sisteminin, göç hareketlerinin ve hatta jeopolitik dengelerin de parçasıdır. Bu nedenle geleceğin mekân politikası ulusal sınırların ötesinde, gezegensel sorumluluk temelinde yeniden tanımlanmaktadır.

Barselona’dan Türkiye’ye hatırlatma

Türkiye açısından bakıldığında ise Barselona Deklarasyonu, yalnızca uluslararası bir meslek bildirgesi değil; son yıllarda giderek derinleşen mekân politikalarının yeniden düşünülmesi için de güçlü bir çağrı niteliği taşıyor. Deprem gerekçesiyle yürütülen kentsel dönüşüm uygulamaları, kamusal alanların özelleştirilmesi, yık yap kültürü ,doğal ve kültürel mirasın yatırım baskısı altında kalması ve konutun temel bir hak olmaktan çıkarılıp finansal bir yatırım aracına dönüştürülmesi, deklarasyonun eleştirdiği küresel eğilimlerin Türkiye'de mücadelesini verdiğimiz yansımaları olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle Barselona Deklarasyonu, Türkiye'de mimarlığın yalnızca bina üretimiyle değil; kamusal yarar, yaşam hakkı, ekolojik denge ve demokratik kent hakkı ekseninde yeniden güçlendirilmesi ve büyütülmesi gerektiğini hatırlatan güçlü bir referans metni olarak da okunabilir.

Kör noktalar

Barselona Deklarasyonu’nun krize karşı çözüm önerileri olarak büyük pencereden sunduğu bu yaklaşımın içerisinde, açık forumlarda sıkça değinilmiş olmasına rağmen, deklarasyonda teğet geçtiği, programda net bir şekilde tartışılmasını örgütlemediği kör noktalarda var:

  • Mekânı şekillendiren siyasal ve ekonomik güç ilişkilerinin yeterince tartışılmaması,
  • Kentleri dönüştüren temel aktörlerin çoğunlukla mimarlar değil; finans sermayesi, küresel yatırım fonları, otoriter yönetimler ve rant odaklı kamu politikalarına ilişkin güçlü söylemlerin olmaması,
  • ve mimarların işçileşmesi, mobbing ve güvencesiz çalışma koşullarına dair tek kelime edilmemesi…

Dolayısıyla Deklarasyonun hayata geçebilmesi, planlama hukukunun, mülkiyet rejiminin, kamu yönetiminin ve demokratik katılım mekanizmalarının dönüşmesi ve mimarların üretim ilişkilerindeki rolü ile doğrudan ilişkili. Bu aşamada mimarların kararlı ve mücadeleci olması kamusal kent direnişlerini bir parçası olarak samimiyet sınanması ile karşı karşıya kalacağı aşikâr.

Samimiyet sınanması: “La natura, no l'arquitectura”

Barselona'da kongre salonlarında Tabula Rasa anlayışı eleştirilirken, kongrenin açıldığı kapının girişinde aynı anlayışa karşı bir kent mücadelesi sürüyordu. Pankartlar açılmış sloganlar atılıyor: “La natura, no l'arquitectura” (Asıl olan doğadır, mimarlık değil). Açılış gününde mimarların konuya ilgisizliği ise gereceğe karşı ilgisizliğin de göstergesi…

"Rescatem el Solar Històric i el Passeig de l'Esplanada" platformunun savunduğu, Bourbon yıkımının, 1938 faşist bombardımanının ve kentin ilk kamusal parkının izlerini taşıyan Tarihi Alan, Katalonya Hükümeti ile Barselona Belediyesi tarafından devasa bir İl Mahkemesi binasına dönüştürülmek isteniyor. Dahası bu proje, Franco diktatörlüğünün 1957 tarihli bir kararnamesine dayandırılarak yapılmak isteniyor. Açılış günü eylemcilerin dile getirdiği "Buraya mahkeme değil, tarihi miras ve iklim sığınağı istiyoruz" çağrısı, Barcelona Deklarasyonu'nun kâğıt üzerindeki ilkeleri ile kentin gerçek mekân politikaları arasındaki çelişkiyi bütün açıklığıyla ortaya koyuyordu.

Mekân politikasının yeni anayasası mı?

Sonuç olarak Barcelona Deklarasyonu, “Her konut tipolojisi, bir sonraki sıcak hava dalgasından kimin sağ çıkacağına ilişkin bir istatistiktir. Her yapı izi ise başka bir türden alınan ya da ona bırakılan bir toprak parçasıdır” ifadesi ile geleceğin mekân politikası açısından önemli bir eşik oluşturuyor.

Bu metin, mimarlığın çok daha fazlası olduğunu; iklim adaleti, sosyal eşitlik, biyolojik çeşitlilik ve kamusal yaşam arasında yeni bir toplumsal sözleşme kurulması gerektiğini ilan ediyor.

Eğer 20. yüzyılın temel sorusu "Nasıl daha fazla inşa ederiz?" idiyse, Barcelona Deklarasyonu 21.yüzyılın sorusunu şu şekilde yeniden kuruyor: "Ne kadar inşa ettiğimiz değil, neyi koruduğumuz, kimin için ürettiğimiz ve gezegene nasıl bir gelecek bıraktığımız önemlidir."

Bu nedenle manifesto yalnızca mimarlığın değil, kentlerin ve mekân siyasetinin de yeni anayasalarından biri olmaya ve çok tartışılmaya aday bir potansiyel taşıyor. Barselona Deklarasyonu'nun başarısı ise yazılan ilkelerde değil, kentlerin gerçek mücadelelerinde sınanacak.

Fotoğraflar: Tezcan Karakuş Candan, UIA Barselona Basın Ofisi

Köşe Yazıları Haberleri