Bir şehir başka bir şehri nasıl hatırlar?

BAHAR AKPINAR | Londra’nın içinde biraz İstanbul varsa, İstanbul’un içinde de biraz Londra var. Belki bu yüzden bir şehirden gerçekten ayrılmak sandığımızdan çok daha zor. Çünkü şehirin kendisi yalnız bulunduğu yerde duran bir coğrafya değil, insanların hafızasında başka şehirlere dağılan, oralarda bekleyen ve bazen yıllar sonra hiç ummadığımız bir anda yeniden görünen bir hafıza mekanı aynı zamanda. Bazen baktığımız yer, bulunduğumuz yer değildir. Yaşadığımız zaman bugün değildir...

BAHAR AKPINAR

Bir şehirde yürürken yalnızca o şehirde miyizdir?

Virginia Woolf’un ilk romanı The Voyage Out’un başlarında, Waterloo Köprüsü yakınlarında Thames’e bakan Mrs. Ambrose’un karşısında olanca görkemiyle uzanıp giden Londra vardır. Westminster’ın apartmanları, kiliseleri, otelleri, nehir ve sis… Derken bu manzara bir noktada başka bir şehre dönüşmeye başlar.

Woolf, Westminster’ın binalarını sis içinde İstanbul’un siluetine benzetir. Thames bazen mora, bazen çamur rengine, bazen de deniz gibi parlak bir maviye döner. Londra’nın ortasında İstanbul ayağa kalkar.

Bu yalnızca bir yazarın maharetli bir benzetmesi değildir. Aynı zamanda bir hatırlama biçimidir. Zira Woolf 1906’da, henüz Virginia Stephen iken İstanbul’a gelmiş, Pera’nın yükseklerinden şehre bakmıştı. Sabah sisinin evlerin ve camilerin üzerine bir perde gibi indiğini, güneş yükseldikçe önce minarelerin, sonra kubbelerin ve Boğaz’ın ortaya çıkışını günlüğüne not etmişti. İstanbul onun zihninde sabit bir görüntü olarak değil, ışıkla birlikte beliren ve kaybolan bir şehir olarak nakşolmuştu.

Yıllar sonra Londra’ya baktığında gördüğü şeyin içine İstanbul’un karışması bundandı. 1906’daki yolculuğun izleri yalnız The Voyage Out’ta değil, daha sonraki eserlerinde de ortaya çıkacaktı.

Demek ki bir şehirden ayrılmak, o şehirden bütünüyle çıkmak anlamına gelmiyor. Bazı şehirler insanın zihninde başka şehirlerin arasına yerleşiyor. Bir nehir başka bir nehri, sis başka bir sisi, bir meydan daha önce yürünmüş bir meydanı çağırıyor. Sokakları birbirine karışıyor. Coğrafya ayrıştırsa da hafıza yeniden birleştiriyor. İmkansızlığın kalıpları yıkılıyor.

Emre Aracı’nın Londra’da Türk İzleri kitabını okurken insanın önüne sürekli böyle karşılaşmalar çıkıyor. Kitap Londra’daki Osmanlı ve Türk izlerinin peşinden gidiyor. Ancak sayfalar ilerledikçe ortaya yalnız bir şehir tarihi çıkmıyor. İstanbul ile Londra arasında yüzyıllar boyunca kurulmuş tuhaf bir hafıza ağı beliriyor. İnsanlar gidip geliyor, kitaplar yazılıyor, şiirler okunuyor, kartpostallar gönderiliyor, şarkılar çalınıyor. Böyle böyle bir şehrin ortasında başka bir şehrin hayaleti beliriyor.

Woolf’un hatırlama pratiğinin bir başka türlüsünü James Elroy Flecker yapıyor. 1884’te Londra’nın Lewisham semtinde doğan Flecker, diplomat olarak 1910’da İstanbul’a gelir. Kandilli’den Rumeli Hisarı’na doğru uzanan Boğaz’a bakar. Gün batımını seyreder, gece karanlığında yıldızların çıkmasını bekler, uzaktan gelen ezanı dinler. İstanbul onun şiirine ve düzyazısına girer. Fakat aynı yılın temmuz ayında, İstanbul’da karşısına çıkan bir nesne onu birden başka yere götürür: eski bir Londra otobüsü.

Bu karşılaşmanın zamanı ayrıca ilginçtir. İstanbul henüz motorlu toplu taşımayla yeni tanışmaktadır. Dersaadet Otobüs ve Omnibüs Osmanlı Anonim Şirket-i Umumiyesi 1909’un sonunda kurulmuş, şehrin sokaklarında motorlu otobüslerin görünmeye başladığı yeni bir dönem açılmıştır. İşgal yıllarına daha sekiz yıl vardır. Flecker’ın gördüğü kırmızı otobüs de bu erken dönemde, Galata Köprüsü’nü geçerek eski İstanbul’a doğru ilerlemektedir. Ne var ki araç İstanbul’a ait değildir. Flecker onu “eski bir Vanguard motorlu otobüsü” olarak tanımlar. Londra’da hizmet verdikten sonra Doğu’ya satılmıştır. Üstelik yeni şehrine gelirken eski hayatını bütünüyle geride bırakmamıştır. İçinde hala Londra’dan kalma güzergah ve ücret levhaları vardır. Oxford Circus, Marble Arch, Edgware Road, Cricklewood… İstanbul’un ortasında dolanıp duran Londra semtleri.

Flecker The ’Bus in Stamboul adlı metninde Galata Köprüsü’nün sıcağından ve kalabalığından kaçarak işte bu otobüse biner. Dışarıda akıp giden hayatta İstanbul vardır. Galata Köprüsü, kalabalık, camiler, minareler... İçeride ise Londra’nın küçük kalıntıları. Londra’nın yağmurlu günlerinde ıslak paltolarını koltuklara bırakan yolcular için yazılmış bir uyarı levhası bile yerli yerindedir. Artık İstanbul yazınının ortasında yolculuk eden geçersiz bir ikaz.

Belki bu yüzden Flecker’ın otobüsü, hafızanın nasıl çalıştığını anlatan pek çok teorik metinden daha kuvvetli geliyor bana. Hatırlamak çoğu zaman büyük olaylarla başlamıyor. Bir koku, bir melodi, bir sokak adı, yanlış şehirde karşımıza çıkan tanıdık bir nesne yeterli olabiliyor. Büyük özlemlerde köşeyi dönünce karşına özlediğin şehrin çıkacağı duygusu insana direnç veriyor. Zira hatırladığımız şey ile yalnız nesnenin kendisi değil, onun çevresinde kurulmuş bütün bir dünya geri geliyor.

Bu alanın üstadı Maurice Halbwachs, hafızanın yalnızca bireyin zihninde gerçekleşen kapalı bir faaliyet olmadığını söylerken hatırlamanın toplumsal ve mekansal çerçevelerine dikkat çeker. Yaşadığımız çevre, sokaklar, evler, eşyalar ve başka insanlar geçmişi yeniden kurmamıza yardım eder. Fakat Woolf ve Flecker’ın hikayelerinde bunun biraz daha farklı bir biçimi var. Zira mekan bize her zaman bulunduğumuz yeri hatırlatmıyor. Bazen bulunduğumuz yer, bulunmadığımız yeri geri çağırıyor.

Belki de bu yüzden gurbet edebiyatı sadece mesafelerle değil şehirlerle bu kadar yakından ilişkilidir.

1906 yazında Yahya Kemal Londra’ya geldiğinde henüz genç bir öğrencidir. İngiltere’de yaklaşık iki buçuk ay kalır. Londra sokaklarını tek başına dolaşır, Cambridge’e gider, kartpostallar yollar. Londra günlerinde ona eşlik eden iki yazar vardır: Flaubert ve Verlaine. Özellikle Verlaine’in şiirlerini tekrar tekrar okur. Yıllar sonra o günleri anlatırken Verlaine’in Londra’da geçirdiği yoksulluk ve gurbet zamanını Green Park ve St. James’s Park’ta yürürken anladığını söyleyecektir.

Burada edebiyatla mekan arasında çok özel bir ilişki kurulur. Yahya Kemal, Verlaine’i yalnızca okuyarak anlamakla kalmaz, bir zamanlar bulunduğu şehrin içinde yürüyerek onun halini derinden kavrar. Aynı parkların içinden geçmek, aynı gri gökyüzünün altında dolaşmak, zamanları üst üste koyarak yıllar önce yazılmış dizelerin anlamını değiştirir. Mekan artık edebiyatın dekoru değil, metnin doğrudan bir parçasıdır.

Daha da ilginci, Yahya Kemal o günlerde Londra’da yeni bir Türk destanı yazmaya çalışmaktadır. Green Park’ta Verlaine’in gurbetini düşünürken zihninin başka bir yerinde eski akınlar ve korsanlar dolaşmaktadır. Paris’te okuduğu Fransız şairini Londra’da anlamakta, Londra’da yürürken Türkçe bir destanın dilini aramaktadır. Şehirlerin sınırları ve zamanlar birbirine karışmıştır.

Yahya Kemal’in Green Park’ta dolaşırken bilmediği başka bir şey vardır. Ondan yaklaşık bir yüzyıl önce Lord Byron da parkın hemen yakınında yaşamıştır.

Byron 1809’da İngiltere’den ayrılıp uzun bir yolculuğa çıkmış, 1810’da İstanbul’a gelmiş, Çanakkale Boğazı’nı yüzerek geçmişti. Doğu Akdeniz ve Osmanlı coğrafyasında gördükleri daha sonra şiirlerine karıştı. The Giaour, The Bride of Abydos, The Corsair gibi eserler, sonradan “Turkish Tales” başlığı altında anılan edebi dünyanın parçaları oldu. İstanbul ve Osmanlı coğrafyası, Londra’nın en ünlü romantiklerinden birinin hayal dünyasına böyle yerleşti.

Şehirlerin hafızası gerçekten de böyle bir şey olabilir mi? Aynı bankta oturan insanlar birbirlerini hiç tanımayabilir. Aynı sokaktan yüz yıl arayla geçebilirler. Biri diğerinin orada bulunduğunu hiçbir zaman öğrenmeyebilir. Fakat şehir onların hikayelerini aynı coğrafyanın içinde saklar.

Bu yüzden kentleri yalnız binalarla düşünmek eksik geliyor bana. Bir şehrin hafızası, orada olmuş büyük tarihsel olayların toplamından ibaret değil. O şehirde bulunmuş insanların başka yerlerden getirdikleri hatıralar da o hafızanın parçası.

Londra’nın içinde biraz İstanbul varsa, İstanbul’un içinde de biraz Londra var.

Belki bu yüzden bir şehirden gerçekten ayrılmak sandığımızdan çok daha zor. Çünkü şehirin kendisi yalnız bulunduğu yerde duran bir coğrafya değil, insanların hafızasında başka şehirlere dağılan, oralarda bekleyen ve bazen yıllar sonra hiç ummadığımız bir anda yeniden görünen bir hafıza mekanı aynı zamanda.

Bazen baktığımız yer, bulunduğumuz yer değildir.

Yaşadığımız zaman bugün değildir.

Bu çok güzel...

Köşe Yazıları Haberleri