Bitmemiş bir hikaye: İstanbul Arkeoloji Müzesi

İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin yenileme çalışmaları on yıldır sürüyor ve ne gariptir ki hala tam olarak bitmiş değil. En önemli eserleri Osmanlı döneminde koleksiyona katılan, Türkiye arkeolojisinin bu merkez üssü için yapılanlar yeterli mi? Tartışılır.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin yenilenmiş halini herkes çok beğendiği ve tavsiye ettiği için yıllar sonra tekrar gittim. Evet, burası bir asırdır olduğu gibi harika bir yer; eski uygarlıklara, arkeolojiye birazcık ilgisi olan herkesin hayranlığını çekecek bir kültürel odak. Ama yenileme çalışmalarından o kadar da etkilenmediğimi en baştan söylemek isterim. Nedenini yazının sonuna bırakıp önce müzeyi anlatayım.

MÜZE DEĞİL "MÜZELERİ"

Buranın resmi adı İstanbul Arkeoloji Müzesi değil, Müzeleri; çünkü içinde bir değil üç müze var: Klasik Arkeoloji Müzesi, Mezopotamya uygarlıklarından kalanların sergilendiği Eski Şark Eserleri Müzesi ve Fatih döneminden bir saray olan Çinili Köşk. 1891 yılında Osman Hamdi Bey’in girişimiyle yaptırılan müze, o tarihten bu yana Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye’nin arkeolojik mirasını temsil eden çok önemli ve tanınmış bir yer. Nitekim güneşin parladığı bir hafta sonu, kapının önünde uzanan, yerli ve yabancı meraklılardan oluşan küçük bir kuyruğa eklendik; neyse ki Müze Kartımız sayesinde sıra beklemeden girebildik. (Önümüz yaz, herkese bir Müze Kart edinmesini şiddetle tavsiye ederim.)

Müzenin yenilenen salonları güzel. Günümüz müzelerinde egemen olan koyu renklere boyanmış ve özellikle eserlerin siyah fonlarda iyi ışıklandırmayla daha görünür olmasına özen gösterilmiş. Ziyaretçiye bir tarih anlatısı sunmak yerine eser sayısı bir milyonu bulan koleksiyonun harikalarını teşhir etmeye dönük bir tercihte bulunulmuş. Böylece mesela kronolojik olarak yerleştirilen büyük bir heykel salonu kurulmuş ki gerçekten etkileyici.

Salonun başlangıcındaki büstler, hele ki devasa Safo büstüyle etkilenip ardından gelen her biri hayranlık uyandırıcı diğer heykeller arasında geziyorsunuz. Burada öyle uzun açıklamalar ve bilgi panoları yok. Sanki izleyiciyi antik sanat eseri karşısında duyulacak hayranlık duygusuyla baş başa bırakmayı ve kişisel bir tecrübe yaşatmayı hedefleyen bir sergileme anlayışı benimsenmiş.

Her salonda o dönemin yaşantısını canlandıran duvar boyu büyük resimler yapılmış. Daha çok renkli resimli bir tarih kitabından çıkmış gibi görünen bu iddiasız devasa resimlerin antik eserlerle gereksiz bir rekabete girdiğini söyleyebilirim. Teknoloji, projeksiyon ve canlandırmalar yok değil, ama fazla da öne çıkmamış. Her şeyin odağında az sayıda, özenle seçilmiş eserler yer alıyor.

TROYA SALONLARI

Heykel bölümü kadar etkileyici bir diğer yer ise Troya salonları. Neredeyse kazı alanındaki o harika Troya Müzesi’ndeki kadar çok eser sergileniyor burada ve antik kentin tarihi, oradaki arkeolojik kazı süreçleri hakkında iyi bilgiler veriyor. Bir diğer ilginç bölüm modern arkeoloji biliminin nasıl çalıştığını anlatan salon. Burada kazı sonrası süreçler, tarihlendirme ve ilişkilendirmeler, farklı bilim dallarıyla kurulan işbirlikleri öğretiliyor.

Ama tabii ki bu müzenin kalbi yüz yıldır olduğu gibi bugün de, neredeyse müzenin üstüne kurulduğunu söyleyebileceğimiz, Sidon lahitleri. Osman Hamdi Bey’in bizzat Suriye’de bulup getirdiği üzerinde orijinal boyalarının durduğu İskender Lahdi, Ağlayan Kadınlar Lahdi ve diğerleri ihtişamı, güzelliği, iyi korunmuş olmalarıyla eski eserler konusunda hiçbir fikri olmayanların bile hayranlığını kazanıyor.

Malum, Müze-i Humayun 1869 yılında Batılıların Osmanlı topraklarındaki antik zenginliklere gösterdikleri ilgiye bir tepki olarak kurulmuş. Bu toprakların esas sahibinin kim olduğunu göstermek, oradaki zenginliklerle ilgilenenleri etkilemek için toplanan eserler önce Aya İrini Kilisesi’nde, sonra Çinili Köşk’te sonra da köşkün hemen karşısında inşa edilen şimdiki müze binasında teşhir edilmeye başlanmış. Dolayısıyla bu koleksiyon, Anadolu’daki pek çok arkeoloji müzesinde göreceklerinizden farklı olarak bir Osmanlı koleksiyonu; hadi biraz İlber Ortaylılaşarak söyleyeyim ‘bir İmparatorluk koleksiyonu’.

Dolayısıyla Suriye’den getirilen lahitlerle birlikte Selanik’ten gelen frizler, Rodos’tan çıkartılmış küçük heykeller, Midilli’den ve Libya’dan gelen çok güzel Artemis heykelleri, Filistin Gazze’de çıkartılmış büyük Zeus, Kıbrıs’tan gelen ve bugün müze kapısında ziyaretçileri karşılayan beş metrelik Bes heykeli bize koleksiyonun bu özelliğini hatırlatıyor. Elbette ki Osmanlı coğrafyasından ve Anadolu’dan götürülenler de dahil çok daha zengin ve ihtişamlı eserler barındıran Batıdaki diğer ‘imparatorluk müzeleri’yle karşılaştırılamaz; ama biz de ‘elimizden geleni yapmışız’, eserlerin kaynağına baktığınızda bunu görüyorsunuz…

Arkeoloji Müzesi’ndeki yenileme çalışmaları 2012 yılından bu yana sürüyor. Mesele şu ki halen de tam olarak bitmiş değil. Öncelik tarihi binayı depreme karşı güçlendirmekti, belki de bu nedenle bu kadar uzun sürdü. Müzenin daha sonra yapılan ek binası bugün hala düzenlenip açılabilmiş değil. Bu nedenle mesela Athena Tapınağı kalıntılarının da sergilendiğini hatırladığım görkemli Assos salonu gibi bazı salonlar hala kapalı. Daha ilginci, bazı salonların hiç yenilenmemiş, olduğu gibi duruyor olması. Müzenin bir kanadında hala 1990’lar ruhu yaşıyor. Kabarmış ve dökülmüş boyaları, çok eski açıklama panoları, yığın yığın sergileme anlayışı eşliğinde bazı ünlü tapınak frizlerini görebiliyorsunuz. Sanki bu bölüm ‘öncesi-sonrası’ duygusu yaratmak için böyle bırakılmış gibi… Nitekim bu ‘sırası gelmeme’ hali Çinili Köşk ve o harika Eski Şark Eserleri Müzesi’nde de hüküm sürüyor. Tuvaletler pek de parlak değil, güvenlik görevlilerinden bazıları işini yapıyor ama bazıları toplanıp sohbet ediyor, kuytuda bir koltukta uyukluyor ya da cep telefonuyla sohbet ediyor. Troya salonundaki topografik projeksiyon çalışmıyor ama kimse bunun farkında değil, hem de Cumartesi günü 14.00’te…

O kadar ihtimama ve iddiaya rağmen müzenin özellikle yenilenmemiş bölümleri Anadolu’da herhangi bir kentin unutulmuş müzesinden farksız bir kendi halindelik içinde. Oysa yine Anadolu’da yani Türkiye’nin başka yerlerinde çok daha iyi durumda, yani pırıl pırıl, dünya standartlarında ve eksiksiz pek çok müze gördüm. Mesela Gaziantep Zeugma Müzesi, mesela Hatay Necmi Asfuroğlu Arkeoloji Müzesi mesela Troya Müzesi gibi… Dolayısıyla bütün müzelerin merkezi olması gereken İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin 10 yıl süren yenileme çalışmasının ancak bu kadar neticelendirilebilmiş olmasında ben çok da övünülecek bir yan görmüyorum. Biliyoruz ki bu devlet isteyince Boğazlarını devasa köprüler, ovalarını altı şeritli otobanlar, küçücük şehirlerini yepyeni hava limanları ile donatabiliyor…

AK Parti arkeolojiyi önemsemiyor diyemeyiz, çünkü bu son yirmi yılda yapılan onca güzel müze ve önemli kazıyı göz ardı etmek olur. Ama arkeolojiye İslamcı düşüncenin çok da sıcak bakmadığını, Yusuf Kaplan gibi bazı yazarların bunu Anadolu’nun Türk İslam kimliğine karşı bir Batılı refleks olarak gördüğünü de biliyoruz. Bu fikriyat işleyişi ne kadar yavaşlatıyor, kadroları ne kadar etkiliyor bilemiyorum. Ama İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin hala hak ettiği durumda olmadığını da görüyor ve hayret ediyorum.

Köşe Yazıları Haberleri