ALİN OZİNİAN
Hayal gücünün ilk oyun alanı can sıkıntılarıydı.
Can sıkıntısı biz çocukken başka bir şeydi. Şimdiki gibi hemen bastırılması, hemen susturulması zordu; bir ekranla uyuşturulması mümkün değildi.
Yaratıcılık dediğimiz belki de dünyaya eklediğimiz ilk yalandı. İçinde gizli kapılar olan uzun yaz akşamüstlerinde belirirdi en çok; günler süren saatlerdi bunlar.
Hakikate çok benzeyen bu yalan, sıkılan insanın zihni olduğu yerde kalmaya artık tahammül edemediğinde kıpırdanırdı. Görüntüler yer değiştirir, sesler farklı duyulur, kokular keskinleşirdi. Can sıkıntısı denen boşluk, içimizde henüz biçim bulmamış şeylerin bekleme odasıydı.
Ev aynı evdi, oda aynı oda. Pencere aynı sokağa bakardı ama sıkıntı uzadıkça eşyaların hem anlamı hem şekli değişirdi. Yaratıcı boşluk bir anda genişler; sandalye bir ata, masa altı bir mağaraya, perde arkası başka bir ülkeye dönüşürdü.
Bazen o başka ülke, evin içinde yasaklanmış bir oda olabilirdi. Benim için ilk sınır ötesi memleket, kitap kolilerinin beklediği o fazlalık odasıydı.
Aile tarihimizdeki en keskin değişimlerden biri yaşanmıştı. İstanbul’un Avrupa yakasından Anadolu yakasına, yani Bakırköy’den Kadıköy Moda’ya taşınmıştık. Başka bir ülkeye göç gibiydi bu İstanbullu aile fertleri için.
Moda’nın yabancısıydık, üç alt sokağımızda Ermeni cemaatinin Aramyan Uncuyan İlköğretim Okulu vardı. Beni birinci sınıfa yazdırdılar. Babamın işe vapurla gidip geleceğini konuşmalardan anlamıştım; vapur nedir, henüz bilmiyordum. Sonraki yıllarda beni dışarıdaki hayata bağlayan ve en büyük hayallerimi kurduğum yer olacaktı vapurlar.
Okula başlamadan okuma yazmayı sökmüştüm, birinci sınıf benim için çok sıkıcıydı. Hayatımın en bunaltıcı senesini geçiriyor, eve gelince bir şeylerle oyalanmak istiyordum. Lakin, dedemin sağlığı kötülediğinden babaannemler bize taşınmıştı, sanırım tam da bu yüzden Moda’ya gelmiştik, daha geniş bir daireyi ancak burada bulabilmişlerdi. Ne okul ne de ev, o yıl beni mutlu etmiyordu.
Yeni bir semtin şaşkınlığı, hastalığın gerginliği, o zamanlar henüz adını koyamadığım başka huzursuzluklar üst üste gelmiş, zaten tek çocuk olan ben daha da yalnız kalmıştım. Herkes meşguldü, sanırım keyifsizliklerini meşguliyetle alt etmeye çalışıyorlardı.
Ağustos ortalarında aceleyle taşınmıştık taşınmasına ama hâlâ yerleştirilmeyen çok şey vardı. Babam ben uyanmadan işe gidiyor, eve ancak geç saatte dönebiliyordu. Onu görebilmek için uyumamaya çalıştığımı, pes ettiğim gecelerde ise anneme “Babam gelirse ne olur beni uyandırın” dediğimi çok iyi hatırlıyorum.
Çok çalışıyor, ancak uyumaya vakit ayırabiliyor, fazlalık odasındaki kolileri yerleştirme işini geciktiriyordu babam.
Kolilerin bazıları kitap kolileriydi. Bir kez anneme oradan kitap alıp alamayacağımı sormuştum, “Babanın kitapları onlar, sana uygun değiller, karıştırma o odayı” demişti.
Hiç aklıma yatmamıştı bu açıklama. Annemin açıklamaları uzun yıllar boyunca aklıma yatmayacaktı. Babamı çok seviyordum, öyleyse babamın sevdiği şeyleri de severdim. Neden uygun olmayacaklardı ki? Uygun olmasına uygundular bence; alt tarafı anlamam, anlamazsam bırakırım diye düşündüm.
Keşke bu soruyu anneme hiç sormasaydım diye kızdım kendime. Elimi kolumu sallayarak girebileceğim bu odaya şimdi hırsız gibi süzülmek zorunda kalacaktım. Olsun! Sonunda sıkıcı hayatıma bir heyecan getirecektim. Mutluydum. Hiç zor olmadı. Büyük bir soğukkanlılıkla odaya girdim, en üstteki kitabı aldım, odama kaçtım.
Yeşil kapağını bugün hâlâ çok net anımsadığım kitabın üzerinde “Garo Alagöz – O Her Şeyi Çift Severdi” yazıyordu. Öyle güzel, öyle değişikti ki! Sınıf kütüphanesinde duran, üzerinde ördekler ve tavşanlar olan kitaplara hiç benzemiyordu.
İlk defa bana çocuk muamelesi yapılmıyordu bir kitapta, Garo bana eşit davranıyordu.
Kendi halinde yaşayan bir adamın aşk hikâyesiydi bu. Kız çok güzel ve Garo’dan çok gençti; arkadaşlık ediyorlardı. Hepsini tane tane anlatıyordu Garo, ben de gayet iyi takip ediyordum. Annem haksızdı, tam bana göreydi bu kitap.
Kızın değişik bir özelliği vardı: Her şeyi çift seviyordu. Buluştuklarında, Garo ona on beş tane gül armağan ettiğinde, birini alıp hemen sokaktan ilk geçene veriyordu. Garo, evlerine ziyarete geldiğinde, getirdiği çikolata kutusunu açıp hemen sayıyor, tek sayı çıkarsa son çikolatayı hızla çöpe atıyordu. Garo başlarda şaşırmıştı ama alışıyordu. Bunların hepsini anlıyordum ben, anlaşılmayacak bir şey yoktu.
Aralarındaki ilişki geliştikçe, bazı şeyleri anlamam zorlaştı. Mesela Garo onu ilk öptüğünde kız üzerine atlayıp “bir kez daha” demişti. Bunu anlamıştım. Evlendikleri gece her şey yolunda gidiyordu, mutluydular. Ama kızın yine “bir kez daha” diye tutturmasıyla bir şeyler ters gitmeye başlamıştı. Bunu anlamamıştım.
Bu çift sayı takıntısı sorunlara yol açıyordu, Garo yorulduğunu, bu işi nasıl sürdüreceğini bilemediğini anlatıyordu. Burayı hiç anlamamıştım. Birkaç gece sonra kalp krizi geçirip öldü.
Garo’yu gömdüler ama mezardan hâlâ benimle konuşuyordu. Kitaplarda ölüler konuşabiliyordu. Ne güzel şeydi kitaplar!
“Bu kez onu dinlememeliydim” diye dövünüyordu Garo. Genç karısı her hafta mezarına geliyordu. Garo toprağın altında büyük acılar çekiyor ama onun ziyaretleriyle teselli buluyordu. Yan mezardan biriyle konuşmaya başladı sonra. Bir kadınla. O kadını da bir adam ziyarete geliyordu hep, kocasıydı.
Birkaç hafta sonra, Garo’nun karısı ve ölü kadının kocası el ele tutuşarak geldiler mezarlığa. Garo ve kadın çok üzüldüler. Ölüler hâlâ üzülüyordu. Ben de çok üzüldüm. Garo demedi ama ben anladım: Kocaları da çift olmuştu.
Yakalanmak ve vicdan azabından kurtulmak isteyen bazı suçlular gibi, kitabı bitirdikten sonra onu saklamadım; yasaklanan odaya geri de götürmedim. En çok babam görsün istedim okuduğumu.
Gördü, şaşırdı, birkaç küçük soruyla olup biteni anladı ve “Pek yaşına uygun bir kitap değil ama bu senin” dedi. Başka bir şey de diyemedi.
Can sıkıntısı beni evin sınırlarını yoklamaya itmişti. Bu bir milattı; sonraki yıllarda yeni can sıkıntıları sayesinde evin dışındaki sınırları da zorlamaya başlayacaktım. O günden sonra, evde kapalı duran şeyler beni daha çok çağırmaya başlamış, çocuk merakımla yeni yetme bir suçlunun heyecanı birbirine karışmıştı. İçeri girdiğimde yalnızca bir odaya değil, bana uygun olmadığı söylenen dünyaya da girmiştim.
Yıllar geçtikçe her can sıkıntısının aynı olmadığını anladım; bazen sıkıntı sadece kaybolmuşluktu, bazen tükenmişlik, bazen özlem, bazen yapamamak, bazen kızgınlık, bazen de pişmanlık.
Başka renklerde, başka yakıcılıkta, başka şiddette seyreden can sıkıntılarıydı bunlar. Nefes almayı zorlaştıran, yemekten içmekten kesen, yataklara sabitleyen derin çukurlardı.
Küçümsenecek, tütünle, içkiyle ya da reçetelenen ilaçlarla hızlıca atlatılması, kurtulunması gereken zamanlar değildi bunlar. Mutluluk doğuramıyordu yeniyi, insanın eski kendisiyle oyalanamadığını anlaması ve dar gelen kabuğunu kırması için huzursuzluklara ihtiyacı vardı.
Can sıkıntıları, zamanı dolduramadığımızda değil, anlamlar yetmediğinde çöküyordu. Ruhun bize gönderdiği bu sade ama ısrarlı daveti duyabildiğimizde ise yeni bir yol açılıyordu. Gürültüler, meşguliyetler ve telaşlarla kendimizi örtmediğimiz zaman, canın zarif sesi o tuhaf boşlukta duyulur oluyordu.
Dopdolu bir boşluk, dev bir mayalanma alanıydı can sıkıntısı. Hiçbir şeyin olmadığı değil, olabileceklerin adlarını henüz bilmediğiniz yerdi.
O sıkıcı gün, dış dünyanın gürültüsü bir anlığına susmuş, o geniş akşamüstü içimdeki ses ilk kez duyulmuştu. Annemi değil, o kıpırtıyı dinlemiş, girme denilen odaya girmiştim.
Sadece okumanın tadını ve edebiyatın sınırsızlığını değil, önümde açılan boşluklara kendimi bırakmanın hafifliğini de hissettim o gün. Ve o günden sonra boşlukları sevebileceğimi öğrendim.
Boşluk, düşülecek değil içinde yüzebileceğimiz bir an ve alandı. Dayanılması zor iç sesle kurulan sulhtan besleniyor, en parlak fikirleri doğuruyordu.