Apaçık Radyo Kulis Sesleri’nde Velhasıl Tiyatro tarafından sahnelenen Havva oyunu yönetmeni Arif M. Güney ile yazarı ve oyuncusu Sinem Koşar ile konuştuk.
Arif M. Güney: “Ben bu oyunun sahibi değil, aracısıyım. Bu hikâye zaten kendini anlatıyor. Ben sadece dönüşümün bir parçasıyım.”
Sinem Koşar: “Faşizm iki insan arasında başlayan bir dinamikse, onu kırmak da yine iki insan arasında başlıyor. Değişim önce bizde başlıyor.”
Önce oyunun hikâyesiyle başlayalım. “Havva” bize ne anlatıyor?
Sinem Koşar: “Havva”, aslında Vüs’at O. Bener’in Havva adlı öyküsünden ve Irmak Zileli’nin Son Bakış romanındaki Tina karakterinden esinlenerek yazdığım ve oynadığım, Arif Güney’in yönettiği bir oyun. Ama ben orijinal hikâyenin tam tersine bir yerden bakmak istedim. Çünkü orijinal metinde Havva’yı yalnızca kesik kesik, tek cümlelik ifadelerle duyarız. Ben ise o hikâyeyi Havva’nın gözünden dönüştürmek istedim. Türkiye’de yaşayan bir kadın olarak her gün korkunç haberlere uyandığımız bir ülkede yaşıyoruz. Kadınların, çocukların, hayvanların çok kolayca yok sayıldığı bir yerde…
Bu gerçekliğe boyun eğen değil; aksine buna karşı çıkan, hayaline tutunan, kendisine dayatılan sıfatları ve yargıları reddeden bir kız çocuğunun gözünden anlatmak istedim. Tina’yla olan dostluğu, temizliğe gönderilmesi ama buna rağmen kitaplara tutunması, okumaya devam etmesi… Bütün bunlar oyunu çok dinamik kılıyor.
Seyircilerle buluştuğumuzda da şunu görüyorum: Oyun onlara güç veriyor. Çünkü bu, empoze edilen umutsuzluğun ötesine geçme hikâyesi. Bir anlamda ezberleri bozan, klişeleri kıran, ters köşelerle ilerleyen bir anlatı. Havva tam olarak bunu anlatıyor diyebilirim.
Havva nasıl bir karakter?
Sinem Koşar: Havva, hayal gücü çok geniş, inatçı, güçlü ve dayanışmaya inanan bir karakter. Kaderci değil. Kaderini kendi yazmak isteyen bir kız. Ne olursa olsun dayanışmanın gücüne inanıyor.
Hayatta bize öğretilmiş bazı kalıplar vardır ya… İnsanlara dair hazır şablonlar…Mesela şöyle düşünülür: “Bu kız şunu dinler mi?” Evet, dinler. “Bunu yapar mı?” Evet, yapar. Örneğin, Havva Freddie Mercury'yi dinler. Çünkü o bir insan. Biz Havva’yı bir kadın olarak ele alıyoruz ama aynı zamanda onu önce bir insan olarak görüyoruz. Aslında amacımız da bu: Kalıpları Havva üzerinden kırmak. O zamansız bir karakter. Yaşlı değil, genç değil… İçimizden biri. Sadece bir insan. Ve bu insanın üzerinden pek çok toplumsal sorunu, travmayı da görüyoruz. Bu travmaların içinde mücadele eden bir karakter Havva. Mücadelesi çok kişisel. Kendi içinde çözümler üretmeye çalışıyor. Kendi yolunu buluyor. Ve bence asıl gücü de buradan geliyor.
Arif M. Güney: Ben tabii ki orijinal öyküyü daha önce okumuştum. Vüs’at O. Bener’in metnini biliyordum. Aynı zamanda Irmak Zileli’nin Son Bakış romanını da okumuştum.
Sinem yazmaya başladığında, bu beni çok heyecanlandırmıştı. Havva’yı ve hikâyenin dünyasını bildiğim için, metnin nasıl dönüşeceğini merak ediyordum. ‘Acaba nasıl bir şey çıkacak, neleri göreceğiz?’ diye düşünüyordum. Metnin tamamı elime geçtiğinde şunu hissettim: Çok güçlü bir arkadaşlık ve “öteki” hikâyesi kurulmuş. Çünkü iki karakter de öteki. Oyunda geçen bir diyalog var mesela: ‘Sen bu ülkede yabancısın. Ben doğduğum, büyüdüğüm ülkede bile ait değilim. Onlara göre ben de “besleme”yim.’ Diğer karakter soruyor: ‘Besleme ne demek?’ ‘Yabancı demek… Yani aslında aynıyız.’ İkisi de ötekileştiriliyor. Bu arkadaşlık beni çok etkiledi. Sonra sahneye taşıma sürecinde şunu düşündüm: Vüs’at O. Bener’in çok güçlü, gerçekçi bir dili var. Biz bu gerçekçiliği sahnede nasıl dönüştürebiliriz? Çünkü orijinal öyküde bir çocuğun gözünden başka bir çocuğun kıskançlığını, öfkesini, nefretini ve sonra gelen pişmanlığını görüyoruz. Üstelik arada üçüncü bir anlatıcı yok. Bir çocuk başka bir çocuğu anlatıyor. Yani aslında ötekileştirenin gözünden ötekileştirilenin hikâyesini izliyoruz. Bu beni çok etkiledi.
Şunu fark ettim: Eğer bu hikâyeyi çocuklar anlatıyorsa, onların en büyük gücü hayal dünyasıdır. O yüzden biz bu oyunu geçmişle, hayallerle ve oyun duygusuyla desteklemeliydik. Sahne üzerinde daha “oyunsu” bir alan yaratmamız gerekiyordu. Bu da bizi daha ritmik, zaman zaman masalsı bir yapıya yönlendirdi. Bu yüzden müzikleri, ışıkları, gölge oyunlarını bilinçli olarak kullandık. Bener’in gerçekçi dünyasını tamamen kaybetmeden, onu biraz kırmak, dönüştürmek istedik. Yani sert ve ağır bir gerçekliğin içine, hayal ve oyun alanları açmaya çalıştık. Reji sürecinde temel amacımız buydu. Ve bence bunu birlikte başardık.
Sinem Koşar: Arif, hikâye çok gerçek ve samimi bir yerden akarken, ben onun içindeyken beni hep hikâyenin biraz dışına çekmeye çalıştı. Bana alan açtı. ‘Şimdi anlatıyorsun ama bunu başka bir yerden deneyelim’ derdi. Elbette metinde bazı şeyleri yazmıştım ama onlar birer denemeydi. Sahnede nasıl çalıştığını görünce bazı şeylerin olmadığını fark ettim. Oyuncu olarak bazen ‘Peki, bunu şimdi nasıl anlatacağım?’ diye düşündüğüm anlar oldu. Ama Arif, bir yönetmen olarak benim hayal gücümü çok besledi. Oyuncunun yaratıcılığını ortaya çıkarmada gerçekten çok destekleyiciydi. Mesela parmak oyunları…Metinde vardı ama Arif, ‘Bunu kuklaya dönüştürelim,’ dedi.
Yatak odası sahnesinde, konuşma kısmında, ‘Hayır, ayaklarla oynayalım, bunun senin bedeninden nasıl çıktığı önemli’ dedi. Kendisi de oyuncu olduğu için, bedensel anlatıma çok önem verdi. Tiyatronun bütün araçlarını kullanarak o oyunsu dili kurmamı sağladı. Benim için bir oyuncu olarak da çok destekleyici bir süreçti.
Arif M. Güney: O oyunların, ayak oyunlarının hepsinin aslında bir amacı var. Mesela birinin yanına uzandığınızda, yorganı çektiğinizde ilk temas genelde ayaklarla olur. Yakınlık kurmak isteyen insanlar farkında olmadan bunu yapar. Biz de oradan yola çıktık. Yani gündelik hayattan gelen küçük bir jestten, sahnede bir anlam kurmaya çalıştık. Ama benim için oyunun en önemli noktalarından biri şuydu: Sinem’in seyirciyle birebir temas halinde olmasını çok istedim. Bu benim özellikle üzerinde durduğum bir şeydi. Çünkü bu temas sayesinde şu duygu oluşuyor: ‘Bu sadece sahnede oynanan bir oyun değil. Burada sadece ben yokum, hepimiz varız.’
Biz bu oyunda tek bir kişinin hikâyesini anlatmıyoruz. Birçok sorunu anlatıyoruz. Ve bu sorunları sadece “Havva” yaşamıyor. Hepimiz yaşıyoruz. Hepimizin içinde Havvalar var. Hepimizin zaman zaman Havvalaştığı dönemler var. Geçmişte de vardı, bugün de var.
Tarihte kadınların cadı diye yakıldığı dönemleri biliyoruz. Bugün yaşanan kadın cinayetlerinden çok da kopuk değil bu. Şiddet, kadına şiddet, hayvana şiddet… Bunlar çok büyük başlıklar. O yüzden seyirciyle güçlü bir etkileşim kurmak istedim. Onların ne düşündüğünü, nasıl tepki verdiğini, oyunun içine en doğal halleriyle nasıl dahil olduklarını görmek benim için çok önemliydi. Aslında sahnede kurduğumuz bu bağ, dışarıda kuramadığımız bir kucaklaşmanın yerine geçiyor. Orada birbirimize dokunabiliyoruz. Bu benim için de çok büyük ve çok değerli bir deneyim oldu.
Seyirci tepkileri nasıl?
Sinem Koşar: Biz seyircimizin varlığına gerçekten çok şükran duyuyoruz. Çünkü işimize duyduğumuz inanç ve saygı, sanırım onlara da geçiyor. Onların bize inanması sayesinde biz Ankara’ya gittik, turnelere çıktık. Oyun daha çok yeniyken bunların yaşanması bizim için çok özel anlardı. Birçok festivalden davet aldık. Borçka’daki Kadın Oyunları Festivali’nde oynadık. Seyircimiz oyunu Berlin’de anlatmış ve oradan davet aldık. Bunlar çok kıymetli şeyler. Ama bazı anlar var ki onları hiç unutamam. Mesela Borçka’da, Gürcistan’dan Türkiye’ye göç etmiş bir kadın geldi yanıma. Bana şöyle dedi: ‘Ben 17 yıl önce buraya geldim. Sen bugün, benim 17 yıl önce söyleyemediklerimi onların yüzüne karşı söyledin. Beni yalnız bırakmadığın için sana teşekkür ederim.’ Bunu söylediğinde tüylerim diken diken oldu.
Muğla’da bir seyircimiz vardı. Bir öğrenciydi ve arkadaşını kadın cinayetinde kaybetmişti. Dedi ki: ‘Arkadaşım sanki yanımdaydı. Ruhu buradaydı. Onun kanını yerde bırakmadın gibi hissettim.’ Bu inanılmaz bir bağ.
Manisa’da bir edebiyat öğretmeni oyunu izlemişti. Oyunun bütün katmanlarını, ayrıntılarını tek tek fark etmişti. Bunu görmek bizim için çok değerliydi. Çünkü ben seyirci için oradayım, seyirci de benim için orada. Bu samimiyet duygusu çok kıymetli. Bende en çok kalan şeyler hep bu anlar.
Oyunun feminist bir söylemi var; “öteki olma” meselesi çok güçlü. Bu aynı zamanda politik bir hikâye mi? Oyunu politik tiyatro olarak konumlandırdınız mı?
Sinem Koşar: Bence kadının olduğu her yer zaten politik. Bu yüzden Gülizar karakterinin varlığı benim için çok kıymetliydi. Yazarken çok zorlanmamıştım ama oynarken çok zorlandım. Çünkü onun dönüşümü, benim de kendi içimde bazı şeyleri kırmama sebep oldu. Kendi yargılarımı fark ettim. Ve o an, kendi içimde özür dilediğim bir andı. Çünkü o da bir yol arıyordu. Aslında hepimiz gibi. Havva’nın, gittiği her yere dayanışmayı taşıması çok kıymetli. Vedaya giderken bile bunu yapıyor olması… Bu çok önemli.
Biz istersek suya sabuna dokunmayan, ‘temiz’ bir hikâye de anlatabilirdik. Bu çok kolay olurdu. Sadece tek bir kadının hikâyesini anlatmak da kolaydı. Ama biz daha riskli bir yolu seçtik. Bunun farkındaydık. Yazarken de, oynarken de, yönetirken de… Çünkü söylemek istediğimiz şeyler vardı. Ve bunların sahnede konuşulması gerekiyordu. Her şey politik zaten. Bundan kaçamıyoruz. Biz de bunu hikâyenin merkezine koyduk. Bu bazen insanın kalbini pır pır ettiriyor, korkutuyor. Ama aynı zamanda güç de veriyor. Risk almak istedik. Çünkü adım atmanın bir bedeli var. Biz o bedeli ödemeye razıydık. O yüzden oyun çok katmanlı. Seyircinin gerçekten orada olması gerekiyor. Kafasının başka yere gitmesine izin vermiyor. Bugün dikkat süresinin bu kadar kısaldığı bir dünyada yaşıyoruz. Buna rağmen seyirciyi tutmak için her şeyi seferber ettik.
Evet, bu oyun politik. Çünkü benim için sahne bir meydan gibi. Hayatta nasıl meydanlar varsa, benim meydanım da her seferinde sahne oluyor.
Arif M. Güney: Metni ilk okuduğumda ve oyunu sahnelemeye başladığımızda şunu düşündüm: Kendi erkek kimliğimden sıyrılmam gerekiyor. Bu hikâyede benim rolüm anlatıcı olmak değil, bir aracı olmak. Ben bu oyunun sahibiyim gibi davranamazdım. Sadece dönüşümün ve anlatının aracısı olabilirdim. Çünkü bu hikâye zaten kendini anlatıyor. Benim üzerine ekleyeceğim ekstra bir şey yoktu. Evet, bu politik bir oyun. Sinem’in duruşu, kalemi, yazdıkları, sahnedeki Havva’nın dönüşümü ve Gülizar’ın yaşadıklarıyla birlikte bu politik yapı zaten kuruluyor. Bu hikâye çok kolay bir şekilde “umut tacirliği”ne de dönüşebilirdi. Daha Amerikanvari, aşırı parlatılmış bir finale de gidebilirdi. Ama biz bunu istemedik. Çünkü bu bana çok samimi gelmezdi. Burada sahnede bir kadın var. Onun mücadelesinden beslenen, cesaret alan başka insanlar var. Ve onlar da kendi hayatlarında bir şeyleri değiştirmeye başlıyorlar.
Aslında Havva tam olarak bunu anlatıyor. Sizin bağımsız tiyatroları desteklemeniz, onlarla röportaj yapmanız gibi… Bu da bir değişim. Oyunun adındaki “Değişecek Bu Hikâye” sözü de tam olarak buna işaret ediyor.
Oyunda Havva sürekli “Değişecek bu hikâye” diyor. Sizce gerçekten değişir mi?
Arif M. Güney: Değişecek… Ama bu tek taraflı bir değişim değil. Biz sahnede ‘Şu şekilde çözülür, böyle düzelir’ gibi reçeteler sunmak istemedik. Çünkü kimsenin sorununa hazır bir çözüm üretemeyiz. Evet, toplumsal travmalarımız var. Bunlar birlikte hareket ederek değişebilir. Ama bir de kişisel travmalar var. Herkesin çözümü kendine özgü. O yüzden finalde ‘işte çözüm budur’ demedik.
Toplumsal meselelerde birlikte hareket etmeliyiz. Ama bireysel dönüşüm de çok önemli. O yüzden evet, değişecek. Ama herkesin yolculuğu farklı.
Sinem Koşar: Bir kadın olarak şunu söylemek istiyorum: Finale giderken Havva’nın ‘Bak, tayt giydim’ demesi çok önemli. Bu çok küçük bir şey gibi görünebilir. Ama onun için büyük bir adım. Ben İzmir’de büyümüş, Eskişehir’de okumuş biri olarak belki bunu çok fark etmeyebilirim. Ama Havva için bu bir özgürlük. Bu yüzden o sahneyi özellikle yazmak istedim. Çünkü değişim bazen tam olarak burada başlıyor. Kendi istediğini giymek, ‘Hayır’ diyebilmek, 50 yaşında üniversiteye başlamak, ‘Bugün kendi istediğim yemeği yiyeceğim’ demek…
Bunların hepsi birer değişim. O yüzden Arif’e katılıyorum. Bu hikâye zamansız. Hepimizin hikâyesi. Ben bu oyunu Almanya’da, Almanca oynasam da orada karşılığı olacağını biliyorum. Çünkü bu hepimizin meselesi. Değişim mümkün. Ama önce bizde başlıyor. Faşizm iki insan arasında başlayan bir dinamikse, onu kırmak da yine iki insan arasında başlıyor. Ben buna inanıyorum.
Oyun tek kişilik ama birçok karakter var. Bir yandan da seyirciyle doğrudan ilişki kuruyorsunuz. Bütün bunları dengelemek nasıl oldu?
Sinem Koşar: Bu denge benim için en zorlayıcı alanlardan biriydi. Bir yandan karakterler arasında gidip geliyorsun, bir yandan seyirciyle iç içesin. Aslında oyunda seyirciyi de biraz rahatlatmak, onlardan da o yükü almak istiyoruz. O yüzden o ‘komedi anları’ dediğimiz küçük nefes alma alanları oyunun her tarafına yayılmış durumda. Ama seyirciyle doğrudan ilişki kurmak her zaman sorunsuz ilerlemeyebilir. Bu çok büyük bir risk. Benim en çok korktuğum şeylerden biriydi. ‘Ya iletişim kuramazsam? Ya orada bir boşluk olursa?’ diye çok düşündüm. Arif o dönemde beni çok rahatlattı. Dedi ki: ‘Sinem, saçmalama. Sen her yerde insanlarla iletişim kuruyorsun. Pazarda bile konuşuyorsun. Bunu da yaparsın. Gerçekten beni sakinleştirmişti. Ama yine de bilmiyorsun… Sahnede bambaşka bir durum. Çok riskli. Biz işimiz gereği çok oyun izliyoruz. Bilet alıp gidiyoruz ama sahnede her an her şey olabilir. Seyirci hiçbir zaman tamamen rahat değil. Bu anlamda oyun biraz Bertolt Brecht’in yaklaşımına da yaklaşıyor. Yani seyirciyi tamamen duygunun içine bırakıp rahatlatmıyoruz. ‘Tam ağlayacaksınız, tam kaptıracaksınız’ derken bir anda başka bir yere geçiyoruz. Seyirciyi hep uyanık tutmaya çalışıyoruz.
Biz hâlâ prova yapmaya, her oyundan sonra toplantı yapmaya devam ediyoruz. Bu ilişkiyi sürekli canlı tutmak gerekiyor. Mesela oyunda seyirciye sorduğum bir bölüm var: ‘Sen ne okudun abla? Sen ne okudun, abi?’ Bunu ilk yazdığımda tek bir yerde vardı. Ama sahnede nasıl işleyeceğini bilmiyorduk. Provalarda salon bomboştu. Gece geç saatlere kadar çalışıyorduk. Karşında kimse yokken, seyirciyle kurulacak ilişkiyi hayal etmek çok zor. Hem büyük bir merak hem de çok dinamik bir süreçti. ‘Acaba nasıl olacak?’ diye sürekli düşündüm. O yüzden her oyunda hâlâ yeniden keşfedilen bir alan burası. Her temsil başka bir deneyim.
Aslında bu biraz meydan okuma gibi de oluyor, değil mi? Seyirci bambaşka bir şey söyleyebilir ve ona anında yanıt vermeniz gerekebilir…
Sinem Koşar: Evet, evet… Kesinlikle öyle. Ve gerçekten oluyor bu arada. Bence işin en keyifli tarafı da bu. Tiyatronun zevki tam olarak burada. Her oyun başka bir oyun. Her temsil başka bir deneyim. O anda orada olman gerekiyor. Ezbere gidemezsin. Bir seyircimiz mesela bir gün şöyle demişti: ‘Biz senin için Cihangir’den geldik.’ Ben de dedim ki: ‘Neden? Zaten Cihangir’de de oynuyorum.’ Hani… böyle bir anda geliyor. Her an bir şey atabilir seyirci.
Bir keresinde de bir seyircimiz sürekli konuşmaya başlamıştı. Ben de dedim ki: ‘Ama benim şu an devam etmem lazım.’ Hani bunu da sahnenin içinde, oyunu bozmadan söylemek zorundasın. Bu çok canlı bir şey. Riskli ama çok heyecanlı. O yüzden her oyun gerçekten yeni baştan yaşanıyor. Ne olacağını asla tam olarak bilmiyorsun. Ve bence bu, tiyatronun en güzel taraflarından biri.
Arif M. Güney: Bunlar aslında oyunu güzelleştiren ve seyircinin oyunu sahiplenmesini sağlayan şeyler. Mesela bir oyunda Sinem seyirciye şunu soruyor: ‘Hamlet ne diyor?’ Bir seyircimiz İngilizce olarak ‘To be or not to be…’ diye cevap verdi. Sinem de ona Almanca karşılık verdi. O anda ben, oyunun yönetmeni olarak, kendimi bir anda seyirci gibi hissettim. Bildiğim oyuna ben bile yabancılaştım. Bu çok kıymetli bir şey. Sinem’e şunu söyledim: ‘Beni bile yabancılaştırdın, kaçıncı temsilimiz olmasına rağmen.’
Bu etkileşimler oyunda muazzam alanlar açıyor. Seyirciyle birlikte insanı tanıyorsun. İnsanların umutlarını, umutsuzluklarını, gündeme dair hislerini görebiliyorsun. Belki başka yerde dile getiremeyecekleri şeyleri burada söylüyorlar. Turnelerde bunun çok örneğini yaşıyoruz. Bazı şehirlerde o kadar umutsuz seyircilerle karşılaşıyoruz ki… Mesela bir keresinde biri şöyle dedi: ‘Okusak ne olacak sanki?’ Sinem’le doğrudan konuşmuyor ama sahnede onun varlığını bildiği için bunu söylüyor. Aslında orada kendi derdini dile getiriyor.
Sinem Koşar: Evet, tam da bu. Orada bir derdi var ve onu söyleyebileceği bir alan buluyor. Belki başka hiçbir yerde bunu ifade edemeyecekti. Benim için en önemli şey bu.
Bir oyundan sonra bir seyircimiz gelip şöyle dedi: ‘Çok özür dileriz. Aslında haykırmamız gereken sloganı haykıramadık. Siz bize izin vermiştiniz. “Haykırın, birlikte söyleyelim” demiştiniz. Ama biz içimizden haykırdık, dışarıya çıkaramadık. Çünkü o kadar susturulmuşuz ki… Kendimize kilit vurmuşuz.’ Bunu duymak çok çarpıcıydı.
Evet, orada belki eyleme geçemediler. Ama bu farkındalığın oluşması bile çok kıymetli. Eğer bunu sağlayabildiysek, ne mutlu bize. Bir oyuncu için bu çok büyük bir risk. Ama aynı zamanda çok eğlenceli. Çünkü yalnız olmadığını hissediyorsun. Biz bazen sahnede çok yalnız hissediyoruz. Tek başınasın, bütün yük sende. Ama böyle anlarda anlıyorsun ki, yalnız değilsin. Birlikte bir şey paylaşıyoruz.
Seyirciler de bize şunu söylüyor: ‘Bize böyle bir alan açtığınız için teşekkür ederiz. O yalnızlık hissi geçti. ’Bence bu, tiyatronun en güçlü taraflarından biri.”
Seyirci oyundan çıkarken aklında ne kalsın istiyorsunuz?
Arif M. Güney: Benim isteğim seyirci buradan, mücadelenin ne olursa olsun devam edeceğini hissederek çıksın. Şartlar bizi belirlemez. ‘Sen, ben’ yok. ‘Hepimiz varız.’ Ve bu mücadeleyi birlikte vereceğiz. Bunun özellikle gençlerde, öğrencilerde çok karşılığı olduğunu görüyoruz. Onlarla oyun sonrası konuştuğumuzda bunu daha da net hissediyoruz. Bu dönemde öğrencilerin daha çok desteklenmesi, daha çok sahiplenilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Eğer seyirci buradan bunu alarak çıkarsa, Gülizar’dan, Havva’dan bir şeyler alarak çıkarsa, benim için yeterli.
Sinem Koşar: Benim de en çok duyduğum şey şu oluyor ve bu beni çok mutlu ediyor: ‘Bana cesaret verdin.’ Bu gerçekten çok kıymetli. Çünkü bir insanın o gün hayatında ne yaşadığını bilmeden, ona cesaret verebilmek… Bu çok büyük bir şey.
Oyunda bir replik var: ‘Bir tek elimde gülmek kaldı.’ Bir seyircimiz gelip bana şöyle demişti: ‘Bana gülmeyi hatırlattın.’ ‘Sadece bu bile olsa, ben hayatı böyle yaşayacağım.Kendim gibi yaşayacağım,’ dedi. Bunları duymak hâlâ tüylerimi diken diken ediyor.
Eğer seyirci bunlarla çıkıyorsa, bu duyguyla salondan ayrılıyorsa, benim için fazlasıyla yeterli.
Oyunun önümüzdeki günlere ilişkin programını açıklar mısınız?
Sinem Koşar: 25 Mart'ta Dünya Tiyatrolar Günü haftasında Kadıköy Koma Sahne’de oynayacağız. Sonra da 28 Mart'ta Gölge Sahne’de… Ardından İzmir ve Manisa turnemiz var.
Oyunun programı Velhasıl Tiyatro'nun Instagram sayfasından ve internet adresinden de takip edilebilir.
Künye
Yazan ve Oynayan: Sinem Koşar
Yöneten: Arif M. Güney
Müzik: Özge Arslan
Hareket Tasarımı: Ayşe Sun
Dekor Tasarımı: Yusuf Bulut Işık
Kostüm Tasarımı: Kübra Akkaya
Afiş Tasarım: Alpgiray Kelem
Işık Tasarım: Serhat Barış
Ses ve Dekor : Mihrişah Bulut
Topluluk: Velhasıl Tiyatro
Tür: Trajedi, Dram
Bircan Yorulmaz, uzun yıllar ÖDP, sonraki yıllarda HDP'de siyaset yaptı. Kobane davasından yargılandı ve 2 yılı aşkın süre cezaevinde kaldı. Müzik yorumcularının telif hakları üzerine çalıştı.
Bianet ve Gerçek Gündem'de tiyatro üzerine yazılar yazdı, Milliyet Sanat'ta tiyatro üzerine söyleşiler yaptı. Açık Radyo ve Apaçık Radyo'da kendisinin hazırlayıp sunduğu, tiyatrocularla söyleşiler yaptığı Kulis Sesleri adı programı var. Kısa Dalga Medya'da tiyatro üzerine yazılar yazıyor. Ayrıca sinema ve ahşap oymacılığı ile ilgileniyor.