Deli mi dahi mi? Monroe’den Donroe’ye: Trump 2.0’ı nasıl okumalı?

Trump 2.0, taktik düzeyde dahi, stratejik düzeyde ise deli olmaya daha yakın görünüyor. Taktik açıdan mesajı basitleştiriyor, tempoyu yükseltiyor, şok etkisiyle gündemi kontrol ediyor.

Başlığın iddialı olduğunun farkındayım. Ama en baştan şunu netleştireyim: Bu yazı bir karakter analizi değil; Trump’ı övmek ya da yermek için de yazılmadı. Asıl mesele, Trump’ın son dönemdeki hamlelerinin tutarlı bir strateji mi, yoksa kısa vadeli zaferlerin üst üste binmesi mi olduğunu anlamak.

Trump 2.0’ın farkı, belirsizliği bilinçli bir baskı aracına çevirmesi. Peki bu yöntem uzun vadede işe yarar mı? Bu yazının merkezine koyduğumuz Karakas baskını (Maduro Operasyonu) bunu analiz edebilmek için ideal bir örnek. Çünkü olay, sadece egemen bir devletin liderinin yakalanması değil; dünya kamuoyuna verilen iki net mesaj.

Birincisi, Batı Yarımküre benim etki alanım iddiası: Monroe’nun mirasının güncellenmesi (1823) ve Roosevelt’in Büyük Sopa (Big Stick) (1904) yaklaşımını andıran sert bir Trump eklentisi. İkincisi, bu iddiayı kanıtlamanın yolunun gösterişli, hızlı ve tek taraflı güç kullanımından geçtiğini söyleyen yaklaşım. Kısacası, sadece söylüyorum değil, gösteriyorum.

Buradan iki farklı okuma çıkıyor. Önce dahi okumasına bakalım. Trump 2.0’ın dahi tarafı, büyük strateji kitaplarından değil, pazarlık mantığından geliyor. Hedefi sadeleştir, aracı sertleştir, riski karşı tarafa yık.

Nandika Chatterjee’nin derlediği çerçevede Donroe etiketi tam da bu sadeleştirmeyi yapıyor. Venezuela operasyonu, Monroe Doktrini’nin yeniden canlandırılması olarak sunuluyor; yönetim, bunu Batı Yarımküre’de dış rakiplerin barınmasına izin vermeyen bir çizgiye yerleştiriyor.

Burada dâhice olan, ayrıntılara boğulmadan şunu söyleyebilmek: Benim bölgemde benden başka kimse oyun kuramaz.

İkinci zekice hamle, maliyet meselesi. Trump’ın yaklaşımı, uzun soluklu devlet inşası/yeniden yapılandırma gibi ağır yükleri üstlenmekten ziyade, şok etkisi yaratıp karşı tarafa uyum baskısı kurmaya dayanıyor. Kısa vadede bu çalışabilir. Bölge ülkeleri, en azından bir süreliğine de olsa, benzer durumların kendi başlarına da gelmesini istemediği için hizaya gelebilir.

Dahi okumasını güçlendiren üçüncü boyut, “caydırıcılığı yeniden kurma” iddiası. Bazı analistlere göre bu hamle, Çin ve Rusya gibi rakiplere şu mesajı veriyor: ABD isterse gücünü her zaman, her yerde gösterebilir. Ve bunun için uzun uzun gerekçe üretmeye de ihtiyaç duymaz.

Dördüncü boyut, kibarca söyleyelim, kaslı merkantilizm (muscular mercantalism). Yani değerler değil, çıplak çıkarlar konuşuyor. Trump’ın petrolü al yaklaşımı da tam burada devreye giriyor. Demokrasi götürme retoriğini bir kenara bırakıp benim cebime, benim enerji güvenliğime ne yarar? diye soruyor; el konulan varlıkların tazmini ve enerji hattının kontrolü gibi başlıkları doğrudan masaya koyuyor. Hatta işi bir adım daha ileri taşıyıp, operasyonun maliyetinin Venezuela petrolüyle karşılanacağını söyleyerek, bedava müdahale fikrini bile pazarlıyor.

Beşinci dahi argümanı, müzakere masasında koz biriktirme iddiası. Operasyonun ardından Maduro’nun yerine geçen Delcy Rodríguez ile petrol sevkiyatı ve siyasi tutukluların serbest bırakılması gibi başlıklarda hızlı bir uzlaşma sağlanması, bazı yorumlara göre gücün diplomatik sonuç üretmek için akıllıca kullanıldığına işaret ediyor.

Son olarak, dahi boyutun iç siyasetle kurduğu uyum var. Karakas baskını gibi dramatik etkisi yüksek hamleler, gündemi bir anda tersyüz edebilir. El País’te Alessandro Di Marco’nun yazısı, operasyonun blockbuster estetiğiyle (yani, Hollywood tarzı büyük bütçeli aksiyon filmi havası: hızlı, dramatik, gösteri odaklı) Trump’ın dünya görüşünü pekiştirdiğini; bunun da onu daha pervasız bir çizgiye özgüvenle taşıdığını anlatıyor. İç politikada güçlü lider anlatısı Trump’ın en sevdiği yakıt. Toparlarsak, bu gerekçeler Trump 2.0’ın dahi görünen tarafını besliyor: mesaj net, tempo yüksek, hedef psikolojik üstünlük.

Deli okuması: Tutarlılık testi ve ertesi gün problemi

Şimdi deli okumasına gelelim. Çünkü strateji, tek bir baskınla ölçülmez. Asıl test, ertesi gün ne olacak? Gösteri ne kadar güçlü olursa olsun, gerekçe ile hedef arasındaki bağ ve sonrası için plan net değilse iş bulanıklaşır.

Eleştirmenlere göre bu hamle, uluslararası sistemin dengesini bozan riskli bir kumar. Bu yüzden ilk tartışma başlığı uluslararası hukuk. Bir devlet başkanını başka bir ülkeden askeri baskınla alıp götürmek, BM Şartı’nın 2(4). maddesindeki egemenlik ve toprak bütünlüğü ilkesini ağır biçimde zorluyor. Hukukçular, bunun küresel ölçekte orman kanununa benzer bir dönemi tetikleyebileceğini; hatta kimi yorumcuların bunu uluslararası hukuka karşı açık bir “vandalizm” olarak gördüğünü söylüyor.

İkinci başlık, stratejik kısa vadelilik ve plan eksikliği. Trump operasyondan sonra ülkeyi yöneteceğini söylüyor; ama arkasında sürdürülebilir bir istikrar planı, yani nasıl bir devlet inşası/yeniden yapılandırma yapılacağına dair net bir çerçeve görünmüyor. Eleştirmenler bu durumu “Pottery Barn kuralı” ile özetliyor: Kırdıysan, sorumlusu sensin. Ayrıca Maduro devrilse bile rejimin geri kalanının (Padrino López, Diosdado Cabello gibi isimlerin) yerinde kalması, operasyonun baş kesmeyle sınırlı kaldığı ve gerçek bir rejim değişikliği üretmediği eleştirisini güçlendiriyor.

The Economist’teki değerlendirmede de bu tutarlılık sorunu oldukça sert biçimde ele alınıyor. Venezuela hamlesi için öne sürülen gerekçelerin (uyuşturucu, güvenlik tehdidi, demokrasi, petrol) bir kısmının ya birbiriyle çeliştiği ya da ikna edici bulunmadığı söyleniyor; hatta cömert bir okuma yapıldığında bile geriye bir tutarsızlık yığını kaldığı vurgulanıyor. Gerekçe zayıfsa, eylem kısa vadede başarı gibi görünse bile meşruiyet hızla aşınır. Bu aşınma da iki sonuç doğurur: "Dışarıda bu bana da yapılabilir kaygısını büyütür; içeride ise bu iş nereye gidiyor?" sorusunu öne çıkarır.

Brookings’te Scott R. Anderson, ertesi gün meselesini daha teknik bir yerden yakalıyor. Operasyon bittiğinde şu sorular masada kalıyor. Venezuela’nın yurtdışı petrol varlıklarını kim yönetecek? ABD kimi meşru muhatap sayacak? Yeni düzen hangi hukuki zeminde işleyecek? Bu sorular net değilse, operasyonun sonrası zayıf demektir. Strateji, sadece kapıyı kırmak değil; içeri girdikten sonra evi nasıl yöneteceğini bilmektir. Aksi halde zafer kısa sürer, maliyet uzun sürer. Anderson’a göre risk bununla da sınırlı değil. Böyle tek taraflı güç kullanımı, başka aktörlere de yapılabiliyormuş duygusu verip emsal etkisi yaratabilir. Yani Trump’ın ben yaparım dediği yerde, başkaları da ben de yaparım diyebilir.

Üçüncü başlık, müttefiklerin ve meşru muhalefetin dışlanması. Prof. Brad R. Roth’a göre Trump’ın, demokratik meşruiyeti olduğu kabul edilen María Corina Machado gibi muhalif aktörleri devre dışı bırakıp, eski rejimin teknokratlarıyla (Rodríguez) çalışmayı tercih etmesi dikkat çekici. Roth bunu, demokratik değerler yerine kontrol edilebilir ortaklar arayan; dolayısıyla demokrasi söylemine karşı derin bir güvensizlik taşıyan bir yaklaşım olarak okuyor.

Dördüncü başlık, emperyalist megalomani ve genişlemeci iştah iddiası. Müdahalenin hemen ardından Grönland’ı ilhak etme, Panama Kanalı’nı geri alma ve Kolombiya ya da Meksika’ya yönelik askeri operasyon imaları gündeme gelince, eleştiriler daha da sertleşiyor. Bu yorumlara göre Trump, bir yıkım güllesi (wrecking ball) gibi önüne geleni savuran bir çizgi izliyor; üstelik bu genişlemeci iştah, müttefiklerini bile tedirgin edecek kadar ileri gidebiliyor.

Beşinci başlık, iç siyasete dönük dikkat dağıtma iddiası. Bazıları bunu politik açıdan akıllıca bir hamle olarak görse de (yukarıda belirttiğim gibi), diğer yorumcular bu müdahalenin Trump’ın iç politikadaki düşük popülaritesini ve Epstein dosyaları gibi yaklaşan skandalları gölgelemek için sahnelenmiş teatral bir güç gösterisi olduğunu savunuyor. Dahası, aynı yorumlara göre bu gösteri içeride beklenen karşılığı da bulmayabilir: seçmenin bir kısmı bunu güç değil, gereksiz risk ve maceracılık olarak okuyabilir; bu da hamlenin iç politikada güçlü bir alıcı bulmasını zorlaştırabilir.

Kırılma noktası: Başarı sarhoşluğu ve aşırıya kaçma

Trump 2.0’ın deli mi dahi mi sorusunu belirleyecek en kritik eşik, Ian Bremmer’in işaret ettiği risk. Başarılı bir baskın, daha fazlasını deneme iştahını büyütür. Bremmer’e göre ABD’nin politika aşırıya kaçma riski yüksek; Trump yaptırım, seçimlere müdahale, aday destekleme gibi alanlarda işe yarayanı büyütme eğilimine girebilir. Bu da anti-Amerikancılığı besleyip çatışmayı başka alanlara taşıyabilir. Bu aslında basit bir psikolojik mekanizma: Çalıştıysa daha sertini yap. Ama devletler arası ilişkilerde bu refleks çoğu zaman ters teper. Çünkü karşı taraflar da uyumlanır: yeni ittifaklar arar, alternatif ticaret kanalları kurar, daha fazla silahlanır, daha çok risk alır. Dahi olan strateji başarıdan sonra frene basmayı bilir; deli olan strateji ise başarıdan sarhoş olur.

Monroe’den Donroe’ye: Savunmadan dayatmaya geçiş

Chatterjee’nin metni, Trump’ın ikinci döneminde “America First” çizgisinin klasik izolasyonist tondan daha müdahaleci bir yöne kaydığını vurguluyor; Grönland ve Panama gibi başlıkların gündeme gelmesi de bunun işareti. Bu değişim, Monroe’nun tarihsel dışarıyı uzak tutma iddiasından farklı: artık mesele sadece Avrupa/başka güçler buraya karışmasın değil; komşuların ekonomik ve siyasi tercihlerine kadar uzanan bir veto iddiası.

Bu noktada deli mi dahi mi? sorusunun cevabı daha netleşiyor. Eğer Donroe, dar bir güvenlik çerçevesinde kalırsa (örneğin bölgede dış askeri üs kurdurmama gibi), dahi hanesi güçlenebilir. Ama Donroe, bölge ülkelerinin ekonomik ilişkilerini, altyapı tercihlerini ve yatırımlarını Washington’un onayına bağlayan bir dayatmaya dönüşürse, deli hanesi hızla büyür. Çünkü o zaman ABD sadece liderlik iddiası taşımış olmaz; aynı zamanda sorumluluk da satın alır. Ülkeler fakir kalırsa, altyapı aksarsa, halk daha pahalıya yaşamak zorunda kalırsa oklar Washington’a döner. Zaten bazı değerlendirmeler de bu mantığı şöyle özetliyor: Zorlama, çekicilikle dengelenmezse uzun vadede işlemez. Zorbalık kısa vadede boyun eğdirebilir; orta vadede ise ülkeler sessizce başka güçlere yaklaşır ve doktrin kendi kendini tüketir.

Donroe Doktrini’nin paradoksu

Kaynaklar, bu iki uç arasındaki gerilimi Donroe Doktrini kavramıyla adlandırıyor. Trump bu politikayı, Monroe Doktrini’ni çok büyük farkla aşan yeni bir marka gibi sunarken; uluslararası toplumun bir kısmı ise bunu hukukun yerine kaba kuvvetin geçmesi olarak okuyor.

Benim cevabım net ama iki parçalı. Trump 2.0, taktik düzeyde dahi, stratejik düzeyde ise deli olmaya daha yakın görünüyor. Taktik açıdan mesajı basitleştiriyor, tempoyu yükseltiyor, şok etkisiyle gündemi kontrol ediyor ve pazarlık masasında psikolojik üstünlük arıyor. Bu durum kısa vadede sonuç üretebilir. Ama stratejik riskleri daha ağır. Gerekçeler zayıfsa meşruiyet hızla erir; ertesi gün planı belirsizse maliyet büyür; başarı sarhoşluğu overshoot dinamiğini (yani başarıdan cesaret alıp aşırıya kaçmayı) tetikler; bölge ülkeleri de buna uyumlanıp alternatif bağlar kurar. Bremmer’in uyardığı overshoot riski bu eğilimi tarif ederken, Brookings’in işaret ettiği hazırlıksız sonrası problemi de bunun nasıl maliyete dönüştüğünü gösteriyor.

Bu açıdan bakınca Trump’ın Venezuela operasyonu, taktik düzeyde operasyonel bir başarı gibi dursa da uzun vadede bölgesel istikrarı ve uluslararası normları zedeleyen stratejik bir maceraya dönüşme ihtimalini içinde taşıyor.

Ali Onur Özçelik, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde Profesör ve tam zamanlı öğretim üyesidir. Lisansüstü eğitimini Birmingham Üniversitesi’nde Transatlantik İlişkiler alanında, doktora eğitimini ise Sheffield Üniversitesi Siyaset Bölümü’nde tamamlamıştır. Özçelik’in araştırma alanları küreselleşme, dünya düzeninin dönüşümü, AB siyaseti ve küresel yönetişimdir.

Köşe Yazıları Haberleri