Dijital çağın sessiz disiplin mekanizması: Kendini geliştir!

Aynı çağda, aynı hızda ve benzer beklentiler altında yaşayan milyonlarca insanın deneyimini, bireysel bir eksiklik olarak açıklamak ne derece mantıklı?

Yorgunsanız, yanlış yönetiyorsunuz.

Sinirliyseniz, gelişmeniz gerekiyor.

İtiraz ediyorsanız, yeterince olgunlaşmamışsınız.

Bugün bize söylenen tam olarak bu. Kişisel gelişim dili, çağın sorunlarını anlamaya değil, iç dünyamızı yeniden ayarlamaya odaklanan bir optimizasyon söylemi kuruyor. Zor olan dünya değil; dünyaya uyum sağlayamayan biziz. Sistemin temposu, talepleri, belirsizliği ya da adaletsizliği tartışılmıyor. Tartışılan tek şey, bizim buna ne kadar iyi dayandığımız.

Bu dil artık sadece kitaplarda ya da seminer salonlarında değil. Sosyal medyada, iş dünyasında, dijital platformların öneri algoritmalarında, hatta sağlık ve eğitim uygulamalarında karşımıza çıkıyor. Sürekli daha iyi hissetmemiz, daha sakin kalmamız, daha üretken olmamız bekleniyor. Sorun yaşamak değil; o sorunu yönetememek problem sayılıyor.

Sorunlar sistemden davranışa nasıl kaydı?

Kişisel gelişim söyleminin en güçlü iddiası şu: Her şey senin zihninde. Eğer doğru düşünürsen, doğru hissedersin; doğru hissedersen, doğru yaşarsın. Bu cümle ilk bakışta güçlendirici gibi duruyor ama bir süre sonra yapısal sorunların bireysel yetersizlik gibi algılanmasına dönüşüyor.

Uzayan çalışma saatleri, güvencesizlik, dijital hız, sürekli erişilebilir olma hali… Bunlar artık toplumsal meseleler olarak değil, stres yönetimi problemi olarak ele alınıyor. Sistem sorgulanmıyor; bizler yeniden ayarlanıyoruz. Bu da sorumluluğun yönünü sessizce değiştiriyor. Yük, yukarıdan aşağıya değil; dış dünyadan iç dünyaya taşınıyor.

Teknoloji bu dili nasıl besliyor?

Bu optimizasyon dili teknolojik gelişmelerle tesadüfen örtüşmüyor; doğrudan onların mantığıyla uyumlu organize ediliyor. Bugünün teknolojisi, insanı bir deneyim öznesi değil, sürekli iyileştirilebilir bir kullanıcı olarak görüyor. Uygulamalar bizim daha iyi uyum sağlamamız için tasarlanıyor. Daha iyi odaklan, daha iyi uyu, daha iyi nefes al, daha iyi çalış.

Teknoloji, sorunları çözmekten çok, sorunlarımızı daha sessiz yaşamamızı öğretiyor. Uyum sağlayan, itiraz etmeyen, hız kesmeyen bir kullanıcı profili amaçlanıyor. Bu yüzden duygular da optimize ediliyor. Öfke, yorgunluk, isteksizlik; hepsi ayar gerektiren sinyaller haline geliyor.

İyi hissetme baskısı ve görünmez denetim

Bu dilin en görünmez ama en güçlü etkisi, iyi hissetme baskısı. Artık kötü hissetmek bile açıklama gerektiriyor. Sürekli olumlu olmak, sakin kalmak, çözüm odaklı davranmak bir erdem gibi sunuluyor. Oysa bazen sinirlenmek, yorulmak, itiraz etmek sağlıklı tepkilerdir.

Ancak optimizasyon söylemi bunları gelişmemiş alanlar olarak etiketliyor. Böylece, yaşadığımız rahatsızlığı dile getirmek yerine, onu bastırmayı öğreniyoruz. Bu da dışarıdan bir baskıya gerek kalmadan, içselleştirilmiş bir denetim yaratıyor. Kimse bizi susturmuyor; biz kendimizi daha iyi versiyon olma adına sessizleştiriyoruz.

Gelişim söyleminin kör noktası

İtiraz etmeyen, uyum sağlayan, kendi duygularını yöneten bizler, sistem için son derece verimli bir özne haline geliyoruz. Kişisel gelişim dili, güçlendirdiğini iddia ederken, bizi toplumsal bağlamdan koparıyor. Sorunlarla kolektif olarak yüzleşmek yerine, herkes kendi iç dünyasında çözüm arıyor. Böylece eşitsizlikler, adaletsizlikler ve yapısal baskılar konuşulmadan kalıyor.

Sorun gerçekten bizim zihnimizde olsaydı, bu kadar çok insan aynı anda tükenir miydi? Benzer yorgunlukların, ortak sıkışmışlıkların ve yaygın yetememe hissinin aynı anda ortaya çıkması bir tesadüf olabilir mi?

Aynı çağda, aynı hızda ve benzer beklentiler altında yaşayan milyonlarca insanın deneyimini, bireysel bir eksiklik olarak açıklamak ne derece mantıklı?

Yaşadığımız yorgunluk bastırılması ya da daha iyi yönetilmesi gereken bir hal değil; içinde yaşadığımız düzenin bize verdiği bir tepkidir. İyi hissetme çağrılarıyla yumuşatılan, verimlilik söylemleriyle görünmez kılınan bu durum, kişisel bir problem gibi sunulsa da kaynağı bizim iç dünyamızda değildir. Bu inandırılmışlık hali, sadece sistemin kendisini sorgulamayı dışarıda bırakan yapısal bir kör nokta üretir.

Hepimiz kendimizi düzeltmeye odaklanırken, düzeltilmeyen tek şey sistemin kendisidir.

Köşe Yazıları Haberleri