HASAN AYDIN
!972 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda ilan edilen Dünya Çevre Günü' nün ilk kutlaması ," Tek Bir Dünya " sloganıyla 1973 yılında gerçekleşti. Sonraki yıllarda Dünya Çevre Günü, hava kirliliği, plastik kirliliği, sürdürülebilir tüketim, yasadışı yaşam ticareti, deniz seviyesinin yükselmesi, gıda güvenliği ve çevreyi etkileyen sorunlar karşısında farkındalık yaratmak için bir platform haline geldi.
Dünya Çevre Günü kutlamaları, her yıl farklı bir ülke tarafından gerçekleştirilmektedir. Kutlamaların bu yılki ev sahibi Azerbaycan'dır. Bu yılki Dünya Çevre Günü, iklim değişikliğine odaklanıyor. Türkiye, 21 Mayıs 2022 tarih ve 31842 sayılı Resmi Gazete ‘de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı genelgesi ile 5 Haziran Dünya Çevre Günü' nün içerisinde bulunduğu haftayı Türkiye Çevre Haftası olarak ilan etti. Bu kapsamda, bu yıl Türkiye Çevre Haftası, 1-7 Haziran 2026 tarihleri arasında" Dünya Bize Emanet" temasıyla kutlanıyor.
Dünyanın birçok bölgesinde iklim krizi büyüyüp ormanlar yok edilirken, su, toprak ve hava kirliliği artıp, canlı türleri hızla azalırken, sürdürülebilir bir doğayı ve çevreyi " korumak" için yapılan törenler göstermelik girişimlerden başka bir anlam ifade etmiyor. İnsanlık tarihi boyunca doğa, ekonomik kalkınmanın ve yaşamın temel kaynağı olarak görülmüştür. Ancak insan nüfusunun artışı, hızlı sanayileşme, kentleşme, doğal kaynakların aşırı ve kontrolsüz kullanımı, insan faaliyetleri sonucu ortaya çıkan çevre kirliliği ve küresel ısınma, çevre sorunlarını küresel bir boyuta taşımıştır. Bugün büyük kapitalist ülkelerin pek çoğunda ekonomik büyüme ve yatırım hedefleri, çevresel kaygıların önüne geçebilmektedir. Bu ülkelerde istihdam yaratma, enerji ihtiyacını karşılama ve ihracatı artırma gerekçeleriyle doğa üzerindeki baskılar meşrulaşabilmektedir.
Dünyayı sera gazı salınımı ile en çok kirleten ülkelerin başında Çin, ABD, Hindistan, AB( Avrupa Birliği) ve Rusya gelmektedir. Çevre ile endüstrileşme arasında ortaya çıkan çatışma ve çelişki, çevreden yana olan mücadeleleri başlatmıştır. Çevreyi daha çok kirleten büyük sanayi güçlerine veya kamu kuruluşlarına karşı, farklı ülkelerde ortaya çıkan çevre örgütleri ve toplulukları, çevreyi koruma ve iyileştirme amacıyla çeşitli yöntemleri kullanarak mücadele vermektedirler.
İnsanların doğaya verdiği tahribatın önlenmesi gerekliliğinden hareketle" çevre hukuku" doğmuştur. Çevre hukukunun önemli kavramlardan birisi de "çevre hakkıdır". Çevre hakkı, doğal ortam ve yaşam koşullarına olumsuz etki ve zararları önlemek ve cezalandırmak amacıyla, özellikle devletlerin gerekli önlemleri alma ve daha genel biçimde her insanın sağlıklı ve ekolojik olarak dengeli bir çevre hakkına saygı içinde eşya ve malların kullanımını düzenleme yükümlülüğünü öngörmektedir.
Uluslararası platformlarda, insan merkezli çevre hakkı algısı hakimdir. Tartışmalı olan bu algıya karşı konuyla ilgili akademisyenler, doğadaki diğer canlıların da yaşama hakkı olduğunun göz önünde bulundurularak, çevre hakkının çevre merkezli olarak tanımlanmasının daha doğru bir yaklaşım olacağını ifade etmektedirler.
Çevreyi dünyada önemli hale getiren Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı,1972 yılının 5-16 Haziran tarihleri arasında İsveç' in Stockholm kentinde düzenlendi. Türkiye'nin dahil olduğu 113 ülkenin katıldığı konferansta; çevre sorunlarının evrenselliği üzerinde durulmuş, bir insan hakkı olan çevre hakkı ilk kez hukuksal bir değer olarak ifade edilip tanınmıştır. Stockholm Bildirgesi'nin ilk maddesinde “insan kendisine onurlu ve iyi bir yaşam sürmeye olanak veren nitelikli bir çevrede, özgürlük, eşitlik ve tatmin edici yaşam koşulları temel hakkına sahiptir." İlkesi yer almıştır. Yasal açıdan bağlayıcı olmayan bu bildiriyle, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkının ilk kez ifade edilmesi çok önemlidir.
28 Ekim 1982 tarihli "Dünya Doğa Şartı" ise çevre hakkının uygulamaya geçirilmesi konusunda devletlerin yükümlülüklerini ve bireylerin olanaklarını belirleyen daha somut ilkeleri öngörmektedir. Ulusal alanda, 70' li yıllardan başlayarak anayasasını değiştiren ve yeni bir anayasa hazırlayan devletlerin büyük çoğunluğu, çevre hakkının korunmasına ilişkin ilkeleri, anayasalarına koymayı ihmal(!) etmemişlerdir.
1992' de Rio Konferansı sonrasında yayımlanan bildirgenin 1.ilkesi çevre hakkıyla ilişkilendirilecek hükümlere yer vermiştir. Rio Bildirgesi'nin 10. ilkesi bilgi edinmek, katılım ve başvuru hakkı olmak üzere üç usuli hakka yer vermiştir.
Bu konuda en ayrıntılı ve daha kapsayıcı olan ve 1998 yılında kabul edilen Aarhus Sözleşmesi' ne göre de bu üç usuli hak, şimdiki ve gelecek nesillerin sağlık ve refahına uygun bir çevrede yaşama haklarının korunması için garanti altına alınmalıdır.
Bu üç usuli hakkın ilki olan "bilgilendirme hakkı", kişilerin ve ilgililerin çevreyi bozma riski bulunan proje ve programlardan haberdar edilmesini kapsamaktadır. Günümüzde birçok ülkede, çevre ve çevre içinde yaşayan canlılar aleyhine olan projeler, ne yazık ki büyük şirketlerin ve bazı devlet kurumlarının ekonomik ve siyasi çıkarları yüzünden gizlenebilmektedir. Bireyler, ancak kötü sonuçlardan daha sonra haberdar olabilmektedir. Örneğin 1986 Nisan ayında Çernobil Nükleer Santrali'nde meydana gelen korkunç kazanın etki ve sonuçlarında ilişkin bilgilendirme Avrupa ülkelerinde kamu kuruluşlarından daha çok, gönüllü örgüt ve kurumlarca yerine getirilmiştir. Türkiye de ise bu iş, basın yoluyla gerçekleştirilmiştir.
Avrupa' dan geri kalmış ülkelere gönderilen plastik ve nükleer atık maddelerinin, akibeti de bu ülkelerin yöneticilerince gizli tutulmaktadır. Çevre hakkının ikincisi, kişi ve toplulukların çevre konusunda alınacak kararlara "katılabilmelerinden" ( kanaat açıklama, karşı çıkma, birlikte karar alma) bahsetmektedir. Bu hakka rağmen doğanın tahrip edilip, kirletildiği alanlarda çevre savunucularının sahadaki hak arama çabaları, protestolar; etkisizleştirme, yasaklama, orantısız güç kullanma, resmi soruşturma başlatma ve adli ceza davalarıyla karşılaşmaktadır.
Çevre hakkının üçüncüsü olan " başvuru hakkına" göre bireyler veya çevre örgütleri, çevrenin bozulmasına dair ihlallerin meydana gelmesi durumunda idari ve yargı makamlarına başvurabilir. Bu hak, adli ve idari makamlara dolaylı yoldan müdahale edilerek engellenebilmektedir. Gerçek, bazen taraflı bazı bilirkişilerin, hazırladıkları önyargılı raporlarla ortadan kaldırılabilmektedir.
Çevre hakkının Türkiye deki uygulanması
Türkiye, çevre hakkı konusundaki çalışmalara 1970'li yıllardan sonra başlamış, BM İnsan Çevresi Bildirisi dahil taraf olduğu 30 Uluslararası anlaşmaya imza atmıştır.( T.C Dışişleri Bakanlığı 2020 b.)
Ülkemizdeki çevre hakkının temel norm olarak doğrudan düzenlenmesi, 1982 Anayasa'sının 56. maddesiyle gerçekleşmiştir. Bu madde de çevre hakkı, " herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir. “şeklinde açıklanmıştır. Ayrıca 1982 Anayasa' sının 43,44 ve 45. maddelerinde çevre hakkıyla bağlantılı başka hükümlerde bulunmaktadır.
Çevre hakkını anayasa dışında destekleyen 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu(23.03.1971), 2872 sayılı Çevre Kanunu(9.08.. 1983),2873 sayılı Milli Parklar Kanunu(9.08.1983) 3621 sayılı Kıyı Kanunu (04.04.1990) gibi kanunlarda mevcuttur. Türkiye, çevresel sorunlarla mücadelede küresel mücadelenin gerisinde kalmıştır. Çevresel çalışmaların etkili bir şekilde uygulanmasının ve iç hukuka aktarılmasının anayasa ve mevzuatları etkin ve verimli bir şekilde düzenlenmesiyle sağlanabileceği söz konusudur.
Ülkemiz, son yıllarda kuraklık, orman yangınları, su kaynaklarının azalması,, göllerin kuruması, kontrolsüz madencilik faaliyetleri ve kentlerdeki beton yoğunluğu sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır.
Doğayı, ekolojik dengeyi ve vatandaşların sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını koruma görevi Çevre, Şehircilik ve İklim Bakanlığı’na aittir. Ancak son yıllarda yaşanan gelişmeler, bu görevin yerine getirilmesi hususunu tartışmalı hale getirmiştir. Son yirmi yılda çok sayıda maden, enerji ve inşaat projesinin çevresel kaygılara ve tepkilere rağmen onay aldığı görülmektedir.
Soma'daki kömür ocağında ve Erzincan İliç'teki altın madeninde meydana gelen ve toplu işçi ölümlerine neden olan iş cinayetleri, Çevresel Etki Değerlendirmesi(ÇED)raporlarının genelde çevreyi koruma amaçlı düzenlenmediğini ortaya koymuştur. Kaz Dağları’nda yürütülen altın madenciliği faaliyetleri sırasında binlerce ağacın kesilmesi büyük tepki yaratmıştır. Çevre örgütleri, siyanür kullanılarak yürütülen madenciliğin büyük oranda, su kaynaklarını ve ekosistemi tehdit ettiğini açıklarken, ilgili projeler çeşitli izin süreçlerinden geçebilmiştir.
Termik santrale kömür sağlamak için ormanlık alanların kesildiği Muğla Milas'taki Akbelen' de bölge halkı ve çevreciler, ormanların enerji politikalarına kurban edildiğini ileri sürerek direnmişlerdir. Bu direniş esnasına doğasını ve ormanlarını savunan yöre halkından Esra Işık yürütülen keşif sırasında " görevi yaptırmamak ve direnme" suçlamasıyla gözaltına alınıp tutuklanmış, çevrecilerin ve kamuoyunun günlerce süren baskısı sonucu 41 gün sonra Esra Işık serbest bırakılmıştır.
Karadeniz bölgesindeki İkizdere' de açılan taş ocakları, HES projeleri, Dersim’deki Munzur Vadisi'ndeki maden arama çalışmaları bu bölgelerdeki halkın tepkilerine neden olmuştur. Bazı projeler hakkında mahkemeler iptal kararı verirken, bazılarında farklı yöntemlerle gündeme getirilmesi eleştirilere ve protestolara neden olmaktadır.
Türkiye de çevre bilinci ve çevre örgütleri
Bugün, ülkemizdeki milyonlarca insan çevrenin korunması gerektiğini ifade ediyor. Fakat çevreyi koruma sadece sosyal medya ile sınırlı kalabilmektedir. Çevre bilinci, giderek yaygınlaşsa da bu bilincin örgütlü mücadeleye dönüşme oranı yeterli değildir. Çevrenin korunmasını destekleyen pek çok kişi ne yazık ki çevre örgütlerine katılmamakta veya yerel mücadelede aktif bir şekilde rol almamaktadırlar.
Ülke genelinde örgütlenmiş pek çok çevre örgütü bulunmaktadır. Kaz dağları, Akbelen, Munzur Vadisi, İkizdere, Cerattepe ve Salda Gölü gibi bölgelerde faaliyet gösteren yerel çevre platformları da çevre mücadelelerinde önemli roller üstlenmektedirler. Çevre örgütleri doğanın zararına olan birçok projeyi kamuoyunun gündemine taşımayı başarmış, bilimsel raporlar hazırlamış, adli ve idari davalar açmış, bazı projelerin iptalini sağlamıştır.
İşsizlik sorunu yaşayan bölgelerde maden ve enerji projeleri, istihdam vaatleriyle yerel halktan destek bulabilmektedir. Çevre hukukunun temel ilkesi" kirleten öder" değil, öncelik doğayı kirletmemektir.
Çevre ihlallerine yıllardır göz yumanlar, Gezi'de yeşilin korunmasına karşı şiddet uygulayarak yanıt verenler, betonlaşmayı övünç kaynağı olarak öne çıkaranlar, kentsel dönüşüm için yeterli çaba göstermeyenler, imar affıyla binlerce kaçak yapıya izin verenler, depremleri, sel baskınlarını ve madenlerdeki iş cinayetlerini kadere bağlayanlar, gelecek nesiller için yaşanır bir dünya bırakmak istiyorlarsa, çevre politikalarının merkezine, bilimsel verileri, ekolojik dengeyi ve kamu yararını koymak zorundadırlar.
5 Haziran Dünya Çevre Günü, yalnızca fidan dikme törenleri veya gerçeklerden uzak açıklamalarla değil, doğayı yok eden uygulamaların sorgulandığı ve gelecek nesiller adına sorumluluk alındığı gün olmalıdır. Duyarlı her birey ve topluluk" çevre hakkını" korumak için kararlı ve sonuç alıcı çevre mücadelelerinden yana olmalıdır.