Dünya Su Günü: Suya erişimde cinsiyet eşitsizliği

2025 yılı kuraklığından bir sonuç çıkarılıp gerçek anlamda su güvenliği planlama ve reformu hayata geçirilmelidir. İktidar, su konusunda ulusal planlama sorumluluğunu yerine getirirken yerel yönetimlere yetkileri doğrultusunda destek olmalıdır.

Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı’nın (UNCED) önerileri doğrultusunda, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu; 22 Aralık 1992’de almış olduğu bir kararla 22 Mart’ı Dünya Su Günü olarak ilan etmiş ve 1993 yılından itibaren de her yılın 22 Mart günü Dünya Su Günü olarak kutlanmaya başlanmıştır.

Dünya Su Günü, tatlı su kaynaklarının sürdürülebilir yönetimi ve temiz suya erişim konusunda farkındalık oluşturmayı amaçlamaktadır.

Dünya genelinde su politikalarının oluşturulup uygulanması için her yıl “Dünya Su Günü’nde”, Birleşmiş Milletler Su (UN-Water) adına UNESCO’nun Dünya Su Geliştirme Programı (WWAP) tarafından hazırlanan yeni bir Dünya Su Kalkınma Raporu yayımlanmaktadır. Bu yılın Dünya Su Günü için belirlenen yıllık tema ise "Su ve Cinsiyet"tir.

Su, canlılar için vazgeçilmez bir yaşamsal maddedir. Su hücrelerin çalışması, besinlerin taşınması, atık ürünlerin atılması ve vücut sıcaklığının düzenlenmesi için gereklidir.

Dünyanın dörtte üçü sularla kaplı olmasına rağmen, tatlı su kaynakları dünya su rezervinin yaklaşık yüzde 2,5’ini oluşturmaktadır. Bunun da büyük bir bölümü kutuplarda ve yer altında bulunuyor. Yüzeysel su kaynakları da yüzde 1’lik paya sahiptir. Bu oran, tatlı suların miktarının ne kadar az ve önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Sonuçta İnsanların doğrudan kullanabileceği su oranı oldukça düşüktür.

Küresel ısınma sonucu su kaynakları azalırken, nüfus artışına kentlerin büyümesine, tarım ve sanayide suyun kullanımına bağlı olarak su ihtiyacı da artmaktadır.

Günümüzde küresel çaptaki birçok su şirketi, aşırı kâr hırsı ile sınırlı olan su kaynaklarını kontrolsüz bir şekilde kullanmaktadır. Bu şirketler; plastik pet şişe ve damacana su pazarını kontrol ederlerken, tarımsal, kentsel ve endüstriyel su hizmetlerine de müdahale etmektedirler.

Beslenmede, temizlikte ve genel halk sağlığının korunmasında vazgeçilmez olan temiz suya erişim konusunda ülkeler arası eşitsizlik de devam etmektedir.

Suyun sağlığa etkisi ve su teminin de kadınlara yüklenen ağır sorumluluk

Birçok ülkede su tüketiminin dağılımı, toplumdaki bireylerin gelir dağılımına paralel bir seyir izlemektedir. Düşük gelirli bireylerin temiz suya erişimi daha zor olmaktadır. Küresel raporlara göre, dünya genelinde 2,1 milyar insan güvenli suya erişmemekte ve milyarlarca insanda yeterli sanitasyon hizmetlerinden yoksun yaşamaktadırlar.

Bu durum özellikle su kaynaklı hastalıkların enfeksiyon hastalıklarının yayılmasını arttırmakta ve çocuk ölümlerinin önemli nedenlerinden biri olarak kabul edilmektedir.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve UNICEF tarafından hazırlanan 2025 Dünya Su Haftası kapsamında yayımlanan "2000-2024 döneminde hane halkı içme suyu, sanitasyonda ilerleme: eşitsizliklere özel odak" başlıklı raporda az gelişmiş ülkelerde; kırılgan koşullarda ve kırsalda yaşayan topluluklar da çocuklar, etnik azınlıklar ve yerli halkın suya erişim de büyük eşitsizliklerle karşı karşıya kaldığı ifade ediliyor.

Bu raporda öne çıkan temel bulgulardan bazıları şöyle sıralanıyor:

  • Güvenli içme suyuna erişemeyen insanların 106 milyonu doğrudan arıtılmamış yüzey sularını kullanıyor. 354 milyon kişi de tuvalet ihtiyacını açık alan da gidermeye çalışıyor.
  • Az gelişmiş ülkelerdeki insanların temel içme suyu ve sanitasyon hizmetlerinden yoksun olma olasılığı, gelişmiş ülkelerde yaşayanlara göre iki kat daha fazladır.
  • Verilerin mevcut olduğu ülkelerin çoğunluğunda ev dışında bulunan kaynaklardan su temini esas olarak kadınlar ve kız çocuklarının sorumluluğundadır. Sahraaltı Afrika, Orta ve Güney Asya’daki pek çok ülkede kadınlar eve su temin etmek için günde 30 dakikadan daha fazla zaman harcıyor.

Suya erişimde cinsiyet eşitsizliğine uğrayıp en büyük yükü taşıyan kadınların su yönetimi ve karar alma süreçlerinde yeterli oranda temsil edilmediği açıktır.

Kilometrelerce mesafeden emek harcayarak su taşıyan kadınlar ve kız çocukları sonuçta zaman kaybına uğramakta, eğitim ve ekonomik fırsatlardan yoksun bırakılmaktadır. Suyun ev içinde erişebilir olması kadınların zaman ve iş verimini olumlu yönde arttırmaktadır.

Küresel ölçekte tartışılan su ve cinsiyet arasındaki ilişki, ülkemizin bazı illerinin kırsalında da devam etmektedir. Merkezi su şebekesinin olmadığı köylerde, köyün ortak çeşmesinde suyu eve taşıyan yine kadınlardır. Suya erişimde cinsiyet eşitsizliği giderilmelidir.

Dünyanın geri kalmış pek çok ülkesinde güvenli su ve sanitasyon sağlama vaadini yerine getirmek giderek zorlaşıyor. Su kaynaklarının kirlenmesi de halk sağlığı açısından büyük risk oluşturmaktadır.

Küresel su krizine yönelik farkındalık son yıllarda artsa da su kaynaklarının özel sektör tarafından yönetildiği de giderek önem kazanmaktadır. Su sıkıntısının olduğu bölgelerde kuraklık ve açlık baş göstermektedir.

Türkiye’de su kaynakları ve kullanım alanları

Türkiye, yarı kuraklık iklim özellikleri gösteren ve su kaynakları bakımından sınırlı kapasiteye sahip ülkeler arasında yer almaktadır.

Ülkemizin yenilenebilir su potansiyelinin 212 milyar m³ olduğu tahmin edilmektedir. Bunun yaklaşık 112 milyar m³’ü ekonomik olarak kullanılabilir su potansiyeli olarak değerlendirilmektedir. Türkiye’de mevcut su kaynaklarının yüzde 48’i kullanılabilmektedir. Toplam su tüketiminin yaklaşık yüzde 74’ü tarımsal sulama amacıyla, yüzde 13’ü içme ve kullanma suyu, yüzde 13’ü ise sanayi sektöründe kullanılmaktadır.

Uluslararası ölçütlere göre bir ülke de kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı 1000 m³’ün altında ise o ülke “su fakiri”dir, 1000–1700 m³ arasında ise ülke “su stresi” yaşamaktadır.

2021 yılı TÜİK verilerine göre bu değer, 1350 m³'tür. Yani Türkiye “su stresi” yaşayan ülkeler arasındadır. Yağışların azalması, buharlaşma oranlarındaki artış ve olası kuraklık döngüleri Türkiye’nin su krizini daha da derinleştirmektedir.

Yapılan araştırma sonuçları Türkiye nüfusunun artmasıyla birlikte kişi başına düşen yıllık su miktarının 2030 yılına kadar yaklaşık 1000 m³ seviyesine düşebileceğini öngörmektedir. Bu durum Türkiye’nin gelecekte “su fakiri” ülkeler kategorisine yaklaşabileceğini göstermektedir.

İç Anadolu ve özellikle Konya Ovası'nda tahıl, sebze ve meyve üretiminde kuyu açılarak yeraltı su kaynaklarının kontrolsüz bir şekilde kullanımı tarımsal sürdürülebilirliği tehdit etmektedir.

Örneğin 1 kilogram buğday için yaklaşık 1800 litre su gerekmektedir. Bir kilo hamur yapmak için 200 litre suya ihtiyaç vardır. İç Anadolu'da yeraltı sularının kuyular açılarak çekilmesi ile bazı küçük göller kururken, derin obruklar da oluşmuştur.

Tarımsal üretimde suya fazla ihtiyaç duyan ürünlerin tercih edilmesi su tüketimini artırmaktadır. Suyun tarımda ekonomik olarak kullanılabilmesi için damlama sulama ve yağmurlama sistemleri yaygınlaştırılmalıdır.

Sanayi sektöründe tekstil, kimya ve gıda sanayinde su tüketimi artmakta, su kirlenmektedir. Sanayi tesislerinde gri su arıtma sistemleri yaygınlaştırılmalıdır.

İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerde hızlı nüfus artışı suya olan talebi artırmış, yağışların düzensizliği de barajların doluluk oranlarında düşüşe neden olmuştur. Şehirlerde yeraltındaki yaşanan su şebekelerinde yaşanan kayıplar, toplam su tüketimini yüzde 30’una kadar çıkabilmektedir. Su kayıp ve kaçak oranlarının azaltılması için gerekli alt yapı çalışmalarına ağırlık verilmeli ve akıllı su şebekeleri devreye sokulmalıdır.

2025 yılında ülkemizde Orta ve Doğu Karadeniz bölgeleri dışındaki diğer bölgelerde çok şiddetli kuraklık yaşandı. Adana, Aydın, Konya, Şanlıurfa, Batman ve Siirt’in dahil olduğu birçok ilde tarımsal sulama kısıtlamasına gidilirken, İzmir, Ankara, Bursa, Malatya, Sakarya ve Tekirdağ illerinde de planlı su kesintileri başlatılmış ve bu kesintiler yaygınlaştırılmıştır. Su yönetimleri çok sayıda derin kuyu açarak su kesintilerini önlemeye çalışmıştır. Açılan bu su kuyuları da yeraltı sularının seviyesini ve kalitesini düşürmüştür.

Tüm bu olumsuzluklar, ülkemizdeki su yönetimlerinin ortaya çıkabilecek riskleri analiz edip bunun için önlemler alınmadığını da ortaya çıkarmıştır. Su sorununun çözümünü yerel siyasi tercihlere indirgemek de yanlıştır. Merkezi yönetim, yerel yönetimlerin su temini konusunda sağlamış olduğu hizmetleri farklı isimlerle kendine mal etmesi algıdan ibarettir. İktidara yakın bazı basın organları 2025 yılına ait yağışların yetersizliğini bildiği halde su kesintilerini yerel yönetimlerin beceriksizliğine bağlamıştır. Hatta birileri, yağışların yeterli olmamasına bağlı olarak barajlardaki su seviyesinin düşük olmasını deyim yerindeyse "memnuniyetle" karşılamıştır.

Su yönetimi yalnızca suyun depolanıp dağıtılması ile sınırlı değildir. Bölge genelindeki tüm meteorolojik süreçler bilimsel bir şekilde alınıp değerlendirilmeli, ilgili yönetim ve birimler uzmanların uyarılarını, görüşlerini dikkate almalıdırlar. 2025 yılı kuraklığından bir sonuç çıkarılıp gerçek anlamda su güvenliği planlama ve reformu hayata geçirilmelidir.

İktidar, su konusunda ulusal planlama sorumluluğunu yerine getirirken yerel yönetimlere yetkileri doğrultusunda destek olmalıdır.

Dünya Su Günü, suyunun önemini hatırlatmak ve küresel ölçekte farkındalık oluşturmak açısından önemli bir fırsat sunmaktadır. Bu kapsamda hükümetin, sağlık emekçilerinin, konu ile ilgili uzmanların, STK’ların iş birliği içinde çalışması temiz suya erişimin arttırılması ve su kaynaklı hastalıkların önlenmesi açısından büyük önem taşımaktadır.

Köşe Yazıları Haberleri