Görünmez Yakınlık

BAHAR AKPINAR | Bugün Türkiye’de bunu farklı isimler üzerinden çok kereler kuruyoruz. Farkında olmadan etkileniyor, değişip dönüşüyoruz. Hiç bahsedilmeyen bir yas eşlik ediyor hayatın akışına. Olmadık yerden bir çan sesi yükseliyor. Tıpkı Pärt’ın Britten’a bıraktığı, sessizlikte bile duyulan o ilk nota gibi bir ses yayılıyor. Birbirimize itiraf etmesek de hepimiz duyuyoruz.

BAHAR AKPINAR

İnsan hiç tanımadığı birinin yasını gerçekten tutabilir mi?

İlk bakışta bu sorunun cevabı hayır gibi görünür. Yas dediğimiz duyguyu birlikte yaşanmış bir hayatla ilişkilendiririz. Aynı evde yaşamış, aynı masada oturmuş, ortak anılar biriktirmiş insanlara ait olduğunu düşünürüz. Yanı başımızdaki insanlara bile bazen yabancılaşırken, hiç karşılaşmadığımız birinin ardından derin bir üzüntü duymak çelişkili gibi gelir. Oysa insanın hayatını etkileyip değiştiren ilişkilerin tamamı yüz yüze kurulan ilişkiler değildir.

1976 yılının Aralık ayında İngiliz besteci Benjamin Britten öldüğünde, Estonyalı besteci Arvo Pärt bu haberden derinden etkilendi. Oysa Britten ile hiçbir zaman tanışmamıştı. Aynı ortamda bulunmamış, birlikte çalışmamış, birbirlerine mektup bile yazmamışlardı. Aralarında biyografik hiçbir bağ yoktu.

Yine de Britten, Pärt’ın dünyasında çoktan önemli bir yer edinmişti. Pärt onun müziğinde yalnızca büyük bir bestecinin ustalığını değil, sanatın dürüst ve yalın da olabileceğini görüyordu. Özellikle Britten’ın War Requiem adlı eseri, savaşı kahramanlık anlatısına dönüştürmeden insan kaybını merkeze alan yaklaşımıyla Pärt üzerinde derin bir iz bırakmıştı. Britten, müziğin yalnızca estetik bir başarı olmadığını, aynı zamanda ahlaki bir duruş da taşıyabileceğini gösteriyordu. Pärt’ın daha sonra sözünü ettiği “ender rastlanan saflık”, yalnızca müziğin biçimine değil, bu ahlaki tutuma duyduğu hayranlıktı.

O yıllarda Pärt da Sovyet rejiminin sanat üzerindeki baskısı altında ağır bir yaratıcı kriz yaşıyordu. Uzun yıllar boyunca tek bir nota bile yazamadı. Daha önce kurduğu müzik dilini bütünüyle bıraktı ve Gregorien ilahilerine, Rönesans polifonisine ve Ortodoks kilise müziğine yöneldi. Bu dönem onun için yalnızca estetik bir arayış değildi. Müziği, düşünceyi ve inancı yeniden kurma çabasıydı. Bu çabanın sonunda geliştirdiği tintinnabuli tekniği de bu uzun sessizliğin içinden doğdu. Müziği sadeleştirdi, gereksiz olanı attı ve en az sesle en yoğun anlamı kurmaya çalıştı.

Britten’ın ölümü, Pärt’ın tam da bu yeniden kuruluş dönemine rastladı. Ölümünün ardından yazdığı Cantus in Memoriam Benjamin Britten, yalnızca bir anma bestesi değil, aynı zamanda hiç karşılaşmadığı bir sanatçıya duyulan entelektüel ve manevi borcun ifadesi olarak değerlendirilebilir.

Eseri dinlediğinizde arkasındaki hikayeyi bilmeniz bile hüzünlü havayı hissedersiniz. Aynı melodi farklı hızlarda katman katman ilerler. Arada duyulan tek bir çan sesi bütün yapının içine yerleşir. Müzik büyük dramatik anlar yaratmaz. Buna rağmen dinleyici o güçlü yas duygusuyla baş başa kalır. Çünkü eser ölümü anlatmaktan çok, ölümün ardından oluşan boşluğu duyurur gibidir.

Burada asıl dikkat çekici olan, Pärt’ın Britten için hissettikleri ve hiç tanımadığı bir insanın ölümünü kendi kaybı gibi yaşayabilmesidir. Bunun nedeni kişisel bir ilişki değil, sanatın kurduğu bir yakınlıktır.

Ne var ki bunu yalnızca sanatçılar yaşamaz. Hepimiz, hayatımız boyunca hiç tanımadığımız insanlarla görünmeyen ilişkiler kurarız. Bu ilişkiler gündelik hayatta fark edilmez. Çünkü ortak bir geçmişe, aile bağlarına ya da dostluk hikâyelerine dayanmazlar. Buna rağmen düşünme biçimimizi, dünyayı algılayışımızı ve hatta kararlarımızı etkileyebilirler.

Bizi derinden etkileyen bir romanın yazarıyla hiç tanışmamış olabiliriz. Bir besteciyi, bir ressamı ya da bir yönetmeni yalnızca eserleri aracılığıyla tanırız. Buna rağmen onların düşünceleri, sesleri ve dünyaya bakış biçimleri zamanla kendi hayatımızın bir parçası haline gelir. Bazen bir cümleye, bazen bir ezgiye, bazen de tek bir sahneye yıllar sonra yeniden döneriz. Çünkü o eser, yalnızca estetik bir deneyim olmaktan çıkmış, kendi düşünce dünyamızın bir parçası olmuştur.

Bu tür etkiler çoğu zaman tek yönlü görünür. Karşı taraf bizi tanımaz. Adımızı bilmez. Hayatımızdan haberdar değildir. Ama biz onun ürettiği düşünceyle, müzikle ya da satırlarla yıllar boyunca yaşamaya devam ederiz. Kültür tarihinin büyük bölümü de aslında bu görünmeyen aktarım sayesinde ilerler. İnsanlar birbirlerini yalnızca karşılaşarak değil, ortaya koyduklarıyla da dönüştürürler.

Ben bunu görünmez yakınlık olarak tanımlıyorum.

Bu yakınlık aynı şehirde yaşamakla ya da aynı masada oturmakla kurulmaz. Aynı ezgide, aynı cümlede, aynı sessizlikte kendini bulduğun an kurulmuştur zaten. Bu yüzden görünmez yakınlıkla bağlı olduğumuz insanların kaybında yalnızca bir sanatçıyı kaybetmeyiz. Hayatımıza yaptığı katkının artık tamamlanmış olduğunu da kabul etmek zorunda kalırız.

Arvo Pärt’ın Benjamin Britten için yazdığı ağıt, görünmez yakınlığın en güçlü örneklerinden biri. Kültür, insanları yalnızca ortak bir geçmişte değil, ortak bir anlam dünyasında da buluşturur. Görünmez yakınlık bu noktada doğar. Zira insanları birbirine bağlayan şey bazen birlikte yaşadıkları hayat değil, birbirlerinin hayatında bıraktıkları izde saklıdır.

Bugün Türkiye’de bunu farklı isimler üzerinden çok kereler kuruyoruz. Farkında olmadan etkileniyor, değişip dönüşüyoruz. Hiç bahsedilmeyen bir yas eşlik ediyor hayatın akışına. Olmadık yerden bir çan sesi yükseliyor. Tıpkı Pärt’ın Britten’a bıraktığı, sessizlikte bile duyulan o ilk nota gibi bir ses yayılıyor. Birbirimize itiraf etmesek de hepimiz duyuyoruz.

Köşe Yazıları Haberleri