HAYATIN GÜZELLİĞİNİ KEKİK KOKUSUNDA BULAN ARKADAŞIMIZI KAYBETTİK

Adamla dün bir konu üzerinde hararetli tartışma yapıyorduk, şimdi oturmuş onun hakkında veda yazısı yazıyorum… Nerden baksan saçmalık. O’na bu yakışırdı zaten. Süreyya Tamer Kozaklı.

Bazı insanlar vardır ya tanıştıktan hemen sonra anlarsınız ki aynı çevrede, yolda ve mekanlarda olmuşsunuzdur ama kaderin tuhaf örgüsü sizi o güne kadar hiç karşılaştırmamıştır.

İnsanın hayat denen bu “serencamın” neresinde ne olacağını bilememesi belki de hayatı eğlenceli kılıyor. Fakat bu kadar “küt diye” aniden kalkıp gitmek de kalana koyuyor.

Zaten nezaket içinde bir yerde kalacak biri değildi Tamer.

Ne lafını ne içindekini esirgerdi. Kitabın ortasından değil, hatta çoğunlukla sonundan konuşurdu.

‘Katil uşak’, konu kapanmıştır. Daha da uzatmayın… Elinde hayatın spoiler dosyasıyla gezerdi.

Katil çoğunlukla da uşak çıkardı.

Laf kalabalıklarından yorulur ama kıymet verdikleri için derya deniz anlatırdı.

İki gün önceydi. Bu aralar birçok faninin akşam rutini gibi bir yandan “Netflix’te ne izlesem?” diye dolanıyor bir yandan da iki WhatsApp grubuna laf yetiştiriyordum.

WhatsApp grubumuzda bıktırıcı seçim anketlerinden çok bu aralar kelime köklerine sarmıştık. Eğlenceli ve hikayesi olan konudur etimoloji. “Cahili bile entelektüel hissettirir” derdi Tamer.

Misal; “dürbün” kelimesi nerden geliyor? Farsça ‘dur’ uzak, ‘bin/bun’ görmek gibi.

O akşamki kelimemiz “serancam”dı. Ben “Bir işin başından sonuna olan süreci” diye uzun bir açıklama yaptım. Tamer “Akibet” dedi. Yine noktayı koymuş, tartışmayı kapatmıştı eğlenceli bilge. Hayır yanlış anlaşılmasın hep haklı çıktığından değil, o hep son noktayı koymayı severdi.

Her kötü haber gibi sabaha karşı geldi Tamer’i kaybettiğimizin haberi. Bizi tanıştıran ortak dostumuz Melis (Tufur) kısa bir mesaj atmıştı. Hastaneye kaldırılmıştı ve kalbine direniyordu.

Tamer tarzı olduğu üzere yine hiç uzatmadı. Noktayı koydu ve kalktı masadan.

Son dönemlerde sözümüzü, sohbetlerimizi tatsız, tuzsuz kılan ne kadar klişe “politik doğrucu” tavır varsa hepsiyle Don Kişot gibi kavgalıydı Tamer. İnandığını savunmakla, tribünlere genel doğruları söylemek arasında çok kalın bir çizgi vardır ya… Tamer tam da o çizgiydi.

İnandığı şey konusunda kısa devre cümleler kurar, karşısındakini abandone ederdi genelde. Konuyu ve karşısındakini sevdiyse dağınık kütüphanesindeki tüm külliyatı dökerdi masaya.

Benim Tamer’le kısa hikayem şöyle başladı: Bundan 3 yıl kadar evvel ailecek İngiltere’ye taşınmaya karar vermiştik. Her göçmen gibi “Orada bizim arkadaş var” tavsiyeleri aldık.

Göçtük geldik Oxford’a…

Genelde bu tip eş-dost tanıştırmaları zorlama ve plastik olur. İki üç mesajlaşma ve belki bir görüşmeden öteye geçmez. Zaten bir yaştan sonra da insan yıllar içinde süzdükleriyle haberleşmeyi, zorunda kaldıklarıyla görüşmeye tercih ediyor.

Bizde öyle olmadı.

Tamer’le buluştuktan 2 saat sonra yemekten siyasete, tarihten Fenerbahçe’ye konuşmuş, ortak birçok arkadaşın kulağını çınlatmıştık. Hayret etmiştik ayrılırken, bugüne kadar hiç Türkiye’de karşılaşmamış olmaya.

Tamer’in ikinci görüşme için beni davet ettiği masada 5 kişi vardı.

Adeta beklenen tetris tuğlası gibi o masaya oturduğumda kimse birbirine yabancılık çekmemişti.

Takım tamdı.

Kemal (Göktaş) o aralar Kısa Dalga’yı kurma telaşındaydı. Herkes bu işe inanıyordu ve Kemal’e fikren de olsa yardım etmek hepimize iyi geliyordu.

Tamer, Ahmet (Orhan) ile podcast yaparız dediler.

Agah (Hazır), Erdinç (Sezgin) ve Eren (Korkmaz) yazarız, çizeriz, anlatırız dediler…

Bir süre sonra Habip (Koçak) fotoğraflarını paylaşacaktı.

Bir Fenerbahçe-Trabzon maçı olduğu gün Tamer bana “meşhur 1995 maçını” yazsana dedi. Benim için güzel bir tetik çekmişti Tamer. Sonrasında hep yazdım, elimize doğan Kısa Dalga’da.

Covid belası başlamazdan evvel düzenli olarak adını “Oxford Gentlemens” koyduğumuz grubumuz buluşuyor, sohbet ediyorduk. Siyaset konuşmayalım diye oturduğumuz her masa siyaset meydanına dönüyor ama çok gülüp eğleniyorduk.

Göçmen bir grup için bulunmaz nimetti.

Ekibin doğal kışkırtıcısı, yoldan çıkartıcısı en gencimiz değil, en büyüğümüz Tamer’di hep. 

Girdiği her ortama çocuksu bir coşku katardı. Hadi şu kapının zilini çalıp kaçalım veya yan bahçeden elma aşıralım dese kimse şaşırmazdı.

Aidiyetlerini say deseniz, önce Fenerbahçe, Sonra Devrimci Yol derim.

Bu iki konuda “mantıklı” konuşmayı saçma bulurdu. Seviyordu ve sevmenin çünküsünü açıklamak ancak aptalların işiydi ona göre.  

Çocuksu bir öfkesi duyardı bunlara laf edene. Geri kalan her şeyle çok şık dalgasını geçerdi.

Ha bir de çocuklar. Çocuklar konusunda tam bir şövalyeydi. Onların hakları için inanılmaz duyarlıydı. Sevgili oğlu Mahir için çok eğlenceli bir babaydı Tamer.

Rahmetli annemin dediği gibi Mahir şimdilerde “Çocuk değil ki kandırasın, büyük değil ki anlatasın” delikanlı çağlarının başlarında. Hadi biz Tamer’i sohbetlerimiz de yaşatacağız da en çok Mahir için zor olacak. İşte bu kısmı çok yaralayıcı.

Dönüp her şeyi soracağı babasını yitirdi.

Evet Tamer her şeyi bilirdi.

Bilmese bile bilgiye giden devrimci bir yol bulurdu mutlaka.

Ve bu bilme halini göze sokan bir tevazuyla değil hep neşeli bir bilge halinde yaşardı.

Benzer yaşlarda olmamıza rağmen bundan sonraki hayatımda Tamer’in fikrine, aklına, birikimine çok ihtiyaç duyacağım. Yokluğu arkadaşları olarak bizleri kelimenin edebi değil tam anlamıyla “EKSİK” bıraktı.

Oya’nın (Aydın) dediği gibi “Para, başarı hırsından uzak, hayatın güzelliğini bir kekik kokusunda bulan zarif arkadaşımızı kaybettik.”

Her güzel şey gibi kısa sürdü.

Tadı damağımızda kaldı.

Serencamın/Akibetin aniden böyle noktayı koymak gibi nihayet bulmasaydı keşke diyorum ama tarzın hep buydu.

Tamer, hayatımıza kattıkların için teşekkürler.

Köşe Yazıları Haberleri