SEDAT BOZKURT
Tarih, hep bugünden güçlüdür. Somuttur, yaşanmıştır ve bitmiştir. Tarihi kim tarafından kayıt altına alınırsa alınsın eğip bükemezsiniz. Ama “bugün” öyle değildir. AKP’nin de bir bugünü bir de 25 yıllık tarihi var. Çeyrek asrını “40 gün 40 gece” kutlayacağı bir tablo olmadığı için “yasak savma” babında bir kitlesel etkinlik ile kutladı. Çeyrek asır gerçekten çok ama çok uzun bir süre bir iktidar için. AKP’nin bu çeyrek asrını 11 bölümlük dizi olarak muhtemelen okudunuz. Buraya o nedenle çok girmeyeceğim.
Takvim yaprakları 29 Ekim 1923’ü gösteriyordu. Ankara’nın, maalesef korunamayan en tarihi mekânı hipodromunda, temiz bir dil ile kaleme alınmış metnin, güçlü cümlelerini oluşturan kelimeleri, sessizce dinleyen kalabalığın üzerinde dalda dalga yayılıyordu. Mikrofonun önünde Mustafa Kemal Atatürk vardı ve kurdukları cumhuriyetin 10’uncu yılını bir nutuk ile anlatıyordu. 7 dakika 12 saniye süren bu konuşmaya sadece bir ülkenin değil bir ulusun da nasıl yoktan var edildiği sığdırılmıştı. Hazır alınmış bir ülkenin, devletin 25 yılı değildir anlatılan, olmayan bir ülkenin ve devletin 10 yılda geldiği noktadır.
Mustafa Kemal’in bugün bile bu ülke vatandaşlarının kulaklarında çınlayan “az zamanda çok işler yaptık” sözleri burada kurulmuştur. Türk milleti vurgusu ve buna önemli nitelikler kazandırmaya çalışması, o günün en önemli ihtiyacına da işaret eder. Bu nutuk, en önemli eser olarak tanımlanan Türkiye Cumhuriyeti’nin de bir yol haritasıdır. Daha sonraki 10 yıllar ile bugünün 25 yılının ne kadar önemli olduğunu da bu metin tartışma dışı bırakır.
Bugünü eğip bükerek anlatabilirsiniz ama tarihe bunu yapamazsınız. Bugünü de değerlendirmek için “tarih” olmasını beklemek en sağlıklı olandır aslında. Bu örnek o nedenle verilmiştir.
AKP’nin gerçekleşmeyen vaatleri
Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan, partisinin 25’inci yılında yani iktidarının da 24’üncü yılında düzenlenen mitingde konuştu. 25 yıldır var ama AKP’nin, bugün varlığının ne kadar önemli olduğu tartışmalıdır. AKP yoktur, tek başına Erdoğan vardır. Erdoğan’dan sonra AKP’nin varlığını ne kadar ve ne olarak sürdüreceği de muallaktır. Erdoğan konuşmasında uzun uzun yaşanan “mağduriyetler” vardı. (Erdoğan siyasetinin gereği olarak Gezi'de, 17/25 Aralık'ta, 15 Temmuz'da bu mağduriyetlere dahil olarak sıralandı. Bu siyasette başarı çıtası hayli yüksektir Erdoğan’ın. Aslında mağduriyet olarak sunulması, bunların hepsinin nedenlerinin yanlış tercihler olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz) Devletin kapasitesinin artmasından, kamu hizmetlerine erişilmenin kolaylaşmasından ve sivil siyasetin güçlendiğinden söz etti. Kıyaslamak için bile 10’uncu yıl nutku ile yan yana gelmemesi gereken 2 ayrı konuşma.
AKP’nin en büyük sıkıntısı geleceğe dönük bir vizyon ortaya koyamaması. Çünkü bütün vaatlerini daha önce dillendirdi ve hiçbiri gerçekleşmedi. 2011 seçim beyannamesinde bulunan ve 2012 ve 2013’de tekrarlanan “hedef 2023” beyannamesinde Türkiye’nin en büyük ilk 10 ekonomide olacağı, kişi başı gelirin 25 bin dolara çıkacağı, işsizliğin yüzde 5’e düşeceği, enflasyonun da kalıcı olarak tek haneye ineceği vadedilmişti. Hiçbiri gerçekleşmedi. O dönemin en önemli ve iddialı vaadi şimdi vaz geçildiği açıklanan AB üyeliğiydi.
Bugünün de dünden farkı yok. Açıklanan hedeften sapmanın süresi artık 1 yılı bile bulmuyor. 2025 yılında ödenecek borç faizi 2,3 trilyon olarak öngörülüyordu. 2,9 trilyon olarak gerçekleşti. Aradaki 600 milyar ile emekliler nefes alabilirdi, memura yüzde 5 daha fazla zam verilebilir, günlerdir insanca yaşamak için devletten alacaklarını talep eden gazilerin talepleri karşılanabilirdi. (İtilip kakılan bu gazilerin hobileri için uzuvlarını ya da hayatlarını kaybettiklerini sakın sanmayın) Orta vadeli olarak açıkladıkları her ekonomik programdaki enflasyon ve faiz oranı birkaç ay sonra revize edildi hem de katlanan oranlarda.
Faize karşı bir iktidar döneminde 2026’nın son 7 ayında 1 trilyon 791 milyar 122 milyon faiz için para ödendi. Geçen yıla göre artış yüzde 43,7. Yılın ilk 7 ayındaki bütçe açığı 1 trilyon 320 milyar lira. Kısa vadeli borç stoğu 170,7 milyar dolar. Merkez Bankası rezervinden yüksek. Her sene olduğu gibi bu bir iki yıl içinde tek rakamlı enflasyonu önüne hedef olarak koyan ama tutturamayan iktidar 10 yıllık bono ihraç etti. Hem de yıllık yüzde 35 sabit faizli. Bu sabit faiz oranı 2026’nın ocak ayında yüzde 29’du. Bunun tercümesi; 10 yıl boyunca enflasyon ne olursa olsun yüzde 35 faiz ödeyecek vergisiyle bu halk.
Sistemin her yeri sıkıntılı
Cumhurbaşkanlığı sisteminin aradan geçen 8 yıla karşın hala oturmadığını her gün görüyoruz. Mesela Erdoğan’ın kafasındaki gibi cumhurbaşkanı parti üyesi olmaz ise bakanların politik kimlikleri, parti üyelikleri olacak mı? Seçimlerden sonra muhtemelen yeterli sayıyı bulması halinde Bilal Erdoğan AKP Genel Başkanı olduğunda işler basit. Erdoğan genel başkanı olmasa da AKP onun partisi olacak ve AKP’den iktidar partisi diye söz edebileceğiz. Böyle olmaması halinde ne olacağı teorik bir tartışmadır ve uygulama anında ancak görebileceğiz. Muhalefet partilerinin “iktidar olduğumuzda” diye başlayan cümleleri de bu anlamda havada kalır. Sadece cumhurbaşkanı adayı bu cümleleri kurma olanağına sahiptir. Partilerin bu anlamdaki varlığı sadece cumhurbaşkanını seçtirmek amacı taşır.
Sistemin bakanları bürokrat atama niteliğindedir. Sorumlulukları da sadece atayan makamadır. Bu nedenle hayli rahatlar. Mesela Ticaret Bakanı Ömer Bolat, enflasyonu yüzde 75, 80’lerden 30’lara kadar gerilettiklerini bir “başarı” öyküsü olarak anlatıyor. Kendisi Mehmet Şimşek gibi 3 yıllık bakan. Ama AKP 24 yıldır iktidar. Erdoğan da 24 yıldır bu ülkeyi tek başına yönetiyor. Enflasyon oranı Türkiye’nin hem OECD hem de AB üye ülkeler sıralamasında açık ara birinci. Bu ülkelerin hepsinin yıllık enflasyonunun toplamı kadar enflasyonu olan bir ülke Türkiye. Bolat, bu dönemim “iktidarla yeni tanışmış” siyasetçi için iyi bir örnek. AKP tipi siyaseti de temsil etme yeteneği var. İktidarlarındaki son 23 yılın cumhuriyet tarihine altın harflerle yazılması gerektiğini anlatıyor ve “demokrasinin korunduğu ve herkes için hürriyetin genişletildiğini” satın alma gücü ve hayat kalitesinde üst gelir grubu ülkeler ortalamasına ulaştığını anlatıyor.
Uluslararası kabul edilebilir (EIU) endekse göre, Türkiye demokrasi endeksinde “karma rejim” kategorisinde ve 167 ülke arasında 103’üncü sırada. Freedom House ölçümüme göre de 2018’den bu yana Türkiye “özgür olmayan” ülke durumunda. V-Dem’in liberal demokrasi listesinde ise Türkiye 179 ülke arasında 139’uncu sırada. RSF’nin basın özgürlüğü sıralamasında ise Türkiye 180 ülke arasında 158’inci sırada. Ülkendeki cezaevlerine bakıldığı zaman bu endekslere bile ihtiyaç kalmıyor.
Satın alma gücünde Türkiye sondan 6’ncı, refah ortalamasında ise AB’nin yüzde 33 altında Türkiye Avrupa Birliği İstatistik Ofisi’nin ölçümüne göre. Asgari ücret meselesinde de 33 ülke arasında 5’inci.
Bakanın bunlardan haberinin olmaması mümkün mü?
Uygun koşullu borç alma derdi
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz da sık sık ekonomiye ilişkin açıklama yapanlardan. Son olarak yastık altındaki döviz ve altınını vatandaşın bozdurarak sisteme dahil etmesinin “Türkiye’nin risk primini”aşağıya çekeceğini açıkladı. Olaya bakar mısınız, yani “borç alacağım ama faizi az olsun” derdinde olan bir ülke yönetimi. Enflasyonla mücadelenin tamamını vatandaşın sırtına yükleyen Maliye Bakanı Şimşek de ülke borç miktarının GSMH’ya oranının dünya ortalamasının çok altına olmasını müjdeliyor. Gerçekten memleketin durumu çok kaygı verici.
Oysa hocam Binhan Elif Yılmaz Paul Krugman’ın, “Bir ülkenin toplam borcu, gelecekte yaratabileceği kaynakların bugünkü değerini aşıyorsa, o ekonomi yapısal kilitlenmeye sürüklenir” sözünü hatırlatıyor. Çünkü ülkenin borç artışı, gelir artışının çok üstünde. Her 100 liranın 23 lirası borç faizine gidiyor. Kamunun borcu 15 trilyon. Bu rakam 2018’deki borcun 19 katından fazla. Gelinen noktada “borç yiğidim kamçısı” olmaktan çoktan çıkmış.
DİSK-AR’ye göre çalışabilir 66,9 milyon kişiden ancak 22,9’u kayıtlı ve tam zamanlı çalışıyor. Geniş tanımlı işsiz 12,12 milyon.
Madenciler her gün göz altına alınmalarına karşın Ankara’da uzun zamandır eylem yapıyorlar. Eylem yapmalarının nedeni, çalışmışlar ama hak ettikleri maaşlarını alamamışlar. İktidar yani devlet bunların haklı taleplerini dinleyip, hukuk tesis etmek yerine patrondan yani emekçilerin parasını ödemeyen işverenden yana pozisyon alıp işçileri her gün göz altına alıyor. İşçileri, gazileri itip kakan bir iktidarla karşı karşıyayız. Bu kadarla da bitmiyor mesele, ülkenin en turistik bölgesinde denize plastik atıktan girilmiyor. İşlemden geçmiş plastikler, yani kaynağını bulmak mümkün. Bunu dert eden iktidar yok ortalıkta. Bu kaç kuruş daha döviz girdisi elde etmek için dünyanın çöplüğü memleketimize yığılıyor. Bu plastikler önce balıklara ondan sonra da bu balıkları yiyen insanlara geçecek. Bunun ne demek olduğunu bilim bas bas bağırıyor.
Bunların tamamı tercihtir. Ve bu tercihler iktidarın politik kimliğini de oluşturur. 25 yılda oluşturulmuş bir kimliktir bu. Ve Bakan Bolat’ın da dediği gibi tarihe “altın harflerle” yazılmalıdır ki bugünün anlatamadığını gerçeği, tarih o zaman bize bu kayıt üzerinden anlatabilsin…