ÖZGE MUMCU AYBARS
Bu yazıda; ABD ve İran arasında 28 Şubat’ta patlak veren, hangi bölgeye hangi füzenin düştüğünü anbean takip ettiğimiz sıcak çatışmaların ötesine geçerek, madalyonun diğer yüzündeki İsrail iç siyasetine odaklanacağım. Araştırdıkça katman katman genişleyen bu sürecin arka planını ve İsrail siyasetindeki yeni yapılanmaları özetlemeye çalışacağım.
7 Ekim 2023’te İsrail’de patlak veren savaş süreci, aslında üç ana gelişmenin birikimiyle şekillenmişti. Öncelikle, İsrail siyaseti, 2019-2022 yılları arasında dört erken seçime sahne olan bir istikrarsızlık döneminden geçti. İkinci olarak, 2022’deki beşinci seçimle Netanyahu yeniden iktidara geldi ancak hakkındaki yolsuzluk davaları onu siyaseten köşeye sıkıştırmaya devam ediyordu. Son olarak, 7 Ekim 2023’te Hamas saldırısıyla başlayan ve ardından İsrail’in başlattığı insani drama dönen Gazze operasyonu, ülke gündemini Netanyahu’nun hukuki sorunlarından kopararak tamamen savaş eksenine kaydırdı.
Neydi bu Netanyahu davaları?
Netanyahu, 2019 yılında hazırlanan iddianameyle rüşvet, dolandırıcılık ve görevi kötüye kullanma suçlamalarıyla karşı karşıya kalarak İsrail tarihinde hakkında ceza davası açılan görevdeki ilk başbakan olmuştu. Netanyahu’nun yargılandığı süreç, temelde üç ana dosyaya dayanıyordu: İş insanlarından alınan lüks hediyeleri konu alan Case 1000, medya kuruluşlarıyla kurulan çıkar ilişkilerini kapsayan Case 2000 ve devlet düzenlemeleri teşvikleri karşılığında medya desteği sağlandığı iddiasını içeren Case 4000. 2020 yılında başlayan hukuki süreç, 2026 yılı itibarıyla halen devam ederken; Netanyahu, 2024 sonundan bu yana mahkeme heyeti karşısında bizzat ifade vermeyi sürdürüyor.
Bu davaların en dikkat çekeni ve gündemde olanı Case 4000 (Bezeq–Walla) davası. Netanyahu’ya yönelik dosyalar arasında en kritik olanı, 'Bezeq-Walla' davası olarak da bilinen Case 4000. Bu dosya, Netanyahu’nun karşı karşıya kaldığı en ağır yolsuzluk iddiası niteliğinde. İddianameye göre, Netanyahu; 2014-2017 yılları arasında hem başbakanlık hem de iletişim bakanlığı görevlerini yürütürken, İsrail’in dev telekomünikasyon şirketi Bezeq’in sahibi Shaul Elovitch’e milyarlarca şekel değerinde imtiyaz sağlayan düzenlemeler sağlamış durumda.
Bu teşvikin karşılığında ise Elovitch’in sahibi olduğu Walla haber sitesinde, Netanyahu ve ailesi lehine sistematik yayınlar yapıldığı öne sürülüyor. Savcılığın karşılıklı çıkara dayanan bir ilişki olarak tanımladığı bu durumu, Netanyahu kesin bir dille reddediyor ve süreci ‘siyasi bir cadı avı’ olarak nitekiyor. Yine de, 2020 yılında e başlayan ve 2026 hâlâ devam eden yargılama süreci önemli. Davaya göre Netanyahu için hapis cezası alabilir ve de dava sonucu İsrail’deki medya-siyaset ilişkilerinin sınırlarını belirleyecek emsal bir karar olma potansiyelini de taşıyabilir.
Savaşların insani boyutu
Nisan 2026’da edinilen verilere göre, Gazze’deki savaşındaki kayıpların sayısı akıl almaz. Doğrudan saldırılar sonucu hayatını kaybedenlerin sayısı 72.000 ile 75.000 aralığına yükselirken – ki bu aralık 3000 kişi- , yaralı sayısı 170.000’i aşmış durumda. Bağımsız kaynaklar; açlık, hastalık ve yetersiz tıbbi imkanlar gibi dolaylı sebepler de eklendiğinde, toplam can kaybının 100.000’in üzerine çıktığını tahmin ediyor. Savaşların ilk günlerinin medya heyecanı bittiğinde ise kimse nerede kaç kişi öldürülmüş ilgilenmiyor.
Savaşın bölgedeki fiziki yıkımı da dramatik bir tablo çiziyor. Gazze’deki binaların yüzde 60 - 70’i hasarlı veya tamamen yıkılmış durumda. Sınır Tanımayan Doktorlar’ın (MSF) raporları göre ise su ve kanalizasyon altyapısının yaklaşık ise yüzde 90’ı ağır hasar alarak kullanılamaz hale gelmiş durumda.
İsrail tarafında ise 7 Ekim saldırılarından bu yana kaydedilen toplam kaybın 2 binin üzerinde seyredildiği belirtiliyor.
Savaş karşıtı protestolar
İsrail’in 2026 yılında İran, Lübnan ve Gazze ekseninde genişleyen askeri operasyonları, ülkede savaş karşıtı protestoları yeniden alevlendirdi. Özellikle Tel Aviv’deki yoğunlaşan haftalık eylemler, zamanla Hayfa ve Kudüs’e de yayılarak genişledi. Başlangıçta küçük gruplar tarafından yürütülen bu protestolar, bugün barış aktivistleri ile hükümet karşıtı geniş kitleleri aynı eksende buluşturan güçlü bir muhalefet odağına dönüşme ihtimali taşıyor. Protesto edenler, temelde “sonsuz savaş” politikasının terk edilmesini, çatışmaların durdurularak müzakere masasına dönülmesini ve Benjamin Netanyahu hükümetinin istifasını talep ediyor.
Savaş yorgunluğu
Mart ve Nisan 2026 döneminde yapılan anketlere göre, savaşın başında görülen toplumsal destek gücünü kaybediyor. Misal, İran ile çatışmaların başında yüzde 90’ın üzerinde olan destek oranı, sürecin uzamasıyla birlikte yüzde 60 seviyelerinin altına gerilemiş durumda. Toplumun bir kesimi Lübnan ve Hizbullah’a yönelik operasyonlara destek vermeyi sürdürse de, halkın büyük çoğunluğu savaşın kötü yönetildiğini düşünüyor. Sonuç olarak, milli birlik etrafında şekillenen desteğin yerini "savaş yorgunluğu"na bıraktığı gözlemleniyor. Haliyle, mevcut tablo, Netanyahu’nun popülaritesinde de ciddi bir düşüşe de neden oluyor.
Orduda psikolojik kriz iddiaları
Diğer yandan, Haaretz gazetesinde Tom Levinson imzasıyla yayımlanan özel habere göre, İsrail ordusunda intihar vakalarında artış yaşanıyor. 'Military Suicides Surge as IDF Scales Back Mental Health Support' başlıklı haber; yalnızca nisan ayı içinde sekiz aktif görevdeki asker ve polisin yanı sıra, üç yedek askerin de yaşamına son verdiğini ifade ediyor.
Haberdeki temel eksene bakıldığında, savaş sürecinde askerlere yönelik ruh sağlığı desteğinin ciddi oranda azaldığı ortaya çıkıyor. Birçok askerin çatışma sonrası hiçbir psikolojik destek almadığı, ruhsal travma yaşayan personelin ise yeterli tıbbi değerlendirme yapılmaksızın yeniden cepheye sürüldüğü belirtiliyor. Haberde ayrıca, komutanların Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) belirtileri gösteren askerleri göreve zorladığı ve tedaviye erişimlerini engellediği yönündeki vahim iddialar yer alıyor. Uzmanlar, ordudaki bu yönetim zafiyetinin ve tıbbi ihmallerin intihar riskini doğrudan tetiklediği konusunda uyarıyor.
2000 askerin öldüğüne dair bilgiyi aktardım, peki bölge savaşın etkileriyle nasıl başa çıksın?
İsrail siyasetinde yeni ittifak
Bu gelişmelerle paralel olarak İsrail muhalefeti, Netanyahu bloğuna karşı daha güçlü bir alternatif sunabilmek ittifak kurdu. Eski başbakanlar Naftali Bennett ve Yair Lapid, 26 Nisan 2026'da gerçekleştirdikleri ortak basın açıklamasıyla merkez ve sağ seçmeni birleştirmeyi hedefleyen “Together” (Birlikte) ittifakını resmen duyurdu. İttifakın temel söylemleri; 7 Ekim 2023'teki istihbarat ve güvenlik zaafiyetlerinin kapsamlı şekilde soruşturulması – ki Yair Lapid istihbarat zaafını defalarca dile getirmişti – ile mevcut yönetim modelinin yenilenmesi ve siyasi sistemde radikal reformlar yapılması üzerine kurulu.
Nisan 2026 sonu itibarıyla yayımlanan güncel anketlere göre, ateşkes sonrası siyasi dengelerin oldukça hassas bir noktada olduğunu gösteriyor. Benjamin Netanyahu liderliğindeki Likud, 25-28 sandalye bandında kalarak en büyük parti olma iddiasını sürdürse dahi mevcut koalisyonun toplamda 51 sandalyede kalması, hükümetin çoğunluğu kaybetme ihtimalini gösteriyor. Diğer yandan Naftali Bennett liderliğindeki yeni ittifak ise 26-27 sandalye ile Likud’u yakından takip ediyor. Bu tabloya bakıldığında,15 sandalye kazanması öngörülen Gadi Eisenkot ve partisi kilit bir aktör konumuna yükseliyor. Gadi Eisenkot, eski bir genelkurmay başkanı olarak ulusal güvenliği ön planda tutuyor ancak Netanyahu hükümetine de sert muhalefetiyle biliniyor.
Genel siyasi tablo, muhalefet bloğunun sayısal üstünlük kazandığını ancak Ekim 2026 seçimleri öncesinde hükümet kurma eşiği olan 61 sandalyeye ulaşmanın zorlu bir mücadele olduğunu gösteriyor.
Bölgesel gelişmeler
İç dinamiklere ek olarak bölgesel gelişmeler de bu tabloyu şekillendiriyor. Fayn Press’te yer alan “İsrail-Türkiye: Enerji haritasında büyük nüfuz savaşı” başlıklı analizde vurgulandığı gibi, İran ile artan gerilim ve Hürmüz Boğazı’ndaki belirsizlik, küresel enerji akışını yeniden şekillendirmeye devam ediyor.
İsrail, 27 Ekim 2026’da yapılması planlanan olası genel seçime doğru ilerlerken, “olası” sandık artık sadece bir hükümet değişikliğini değil; savaşın, yargının ve yeni liderliğin oylanacağı bir toplumsal mutabakatı temsil etme ihtimaline karşı, belirlenen tarihe kadar olan sıcak savaş belirleyici olacaktır.
Malum sıcak savaşların varlığı her ülkede liderleri mutlak kılma potansiyeline haizdir.
Netanyahu’nun stratejisi, "Siyasal Hayatta Kalma Mantığı" (The Logic of Political Survival) çerçevesinde incelendiğinde daha net anlaşılabilir. Bu teoriye göre, Netanyahu gibi liderler için temel öncelik ülkeyi en iyi şekilde yönetmekten ziyade, kendisini iktidarda tutan koalisyonun sadakatini korumaktır. Savaş ve güvenlik tehditleri, sağ seçmeni lider etrafında birleştirerek iktidarı güçlendirse dahi, mevcut durum bu desteğin kırılganlaştığını ve de savaşın maliyetleri artıp ve sonsuz savaş döngüsüne girildiği düşünüldüğünde, bu desteğin hızla çözülmesi yüksek bir ihtimal taşır.
Sonsuz savaş döngüsü; çatışmanın kök nedenlerini çözmek yerine askeri yöntemlerle geçici sonuçlar almayı hedefleyen ve her operasyonla bir sonraki çatışmanın zeminini hazırlayan, kendini besleyen bir şiddet sarmalı aslen.
Geldiğimiz yerde konu, artık sadece Benjamin Netanyahu’nun kişisel ve hukuki kaderi değil.
Siyasi hesapların ortasında, savaşın ortasında paramparça olan hayatlar, kuşaklar boyu taşınacak toplumsal travmalar ve bu sarmalın içinde yitip giden veya bu sarmalda çıkan bir gelecek umudu bölgenin yeni belirleyeni olacak veya bu sarmaldan çıkılmadan bölgede hayat devam edecek.
Ekim 2026’da sandıktan hangi sonuç çıkarsa çıksın, bu savaşlardan geride kalan; evini, aile bireylerini ve gelecek umutlarını belirsizliği itmiş bir coğrafya. Bu belirsizliğin sonucu ise yıkılan mahalleler, güvenin tesis edilmesi on yıllar alacak toplumsal güven kaybı ve artık kalıcı bir yaşam biçimine dönüşen o telafisi imkânsız şiddet döngüsünün kırılmayacağı ihtimali.
Umutsuzluğun tarifi tam da bu.
Özge Mumcu Aybars, 1994 yılında kurulan Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nın (um:ag) kurucu aile üyeleri arasında yer almakta ve hâlen vakfın yönetimini yürütmektedir. Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi lisansı, Ankara Üniversitesi’nde yüksek lisansını, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde doktorasını tamamlamıştır. Doktora sürecinde Pantheon Üniversitesi’nde Erasmus bursiyeri olarak bulunmuş, 2016 yılında Avrupa Birliği Ziyaretçi Programı (EUVP) bursiyeri seçilmiştir. 2024 ise TEFF bursiyeri olmuştur.
Türkiye–AB ilişkileri, anayasal reformlar, barış süreçleri ve dış politika alanlarında çalışan Aybars; DSP, TEPAV, Başkent Üniversitesi İletişim Fakültesi ve CHP’de Ünal Çeviköz’ün danışmanlığını yapmıştır. Gazeteciliği güçlendirme çerçevesinde um:ag bünyesinde proje yazmış ve yürütmüştür. Hâlen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’a dış politika ve dış ilişkiler alanlarında danışmanlık yapmaktadır. Belçika merkezli JournalismFund’un Danışma Kurulu üyesidir. T24, BirGün ve Cumhuriyet’te yazıları yayınlanmıştır. Halen Kısa Dalga için düzenli yazılar ve podcast içerikleri üretmektedir.