Deniz Göktaş olayı: Kahkahadan kim korkar?

BAHAR AKPINAR|Deniz Göktaş tutuklandı. Böylece hangi görüşten olduğu fark etmeksizin bir bekleyiş de sonuçlandı. Zira gösterisi sosyal medyaya düşer düşmez fısıltılar aynı cümleyi tekrarlıyordu: “Acaba ne zaman gözaltına alınacak?”

BAHAR AKPINAR

Her ne kadar öne çıkan yerlerin kısa videolarını dönüp dursa dakimse ağırlıklı olarak gösteriyi konuşmadı. Esprilerin komik olup olmadığını tartışmadı. Stand-up’ın estetik sınırlarını, mizahın yönünü ya da sanatçının ne anlatmak istediğini sorgulamadı. Kalabalıkların ilk refleksi devletin ne zaman devreye gireceğini düşünmek oldu.

İlk bakışta bu, bir dayanışma hamlesi gibi görünüyor. Oysa biraz durup düşününce gerçek olanca açıklığıyla karşımızda duruyor. Tek cümle ile anlatayım: İfade özgürlüğünü savunduğunu söyleyen insanların bile ifade özgürlüğünün ihlalini artık istisnai değil, beklenen bir sonuç olarak gördüğü bir ülkede yaşıyoruz.

“Helal olsun bunu göze aldı”, “Kesin gözaltına alırlar”, “Ülkeye dönmeseydi keşke” gibi cümleler destek vermek için kuruluyor olabilir. Ama farkında olmadan çok tehlikeli bir şeyi de normalleştiriyorlar: Düşüncesini açıklayan bir sanatçının cezalandırılmasının olağan olduğu fikrini.

Belki de bugün konuşmamız gerekenlerden biri tam olarak budur. Zira burada yalnızca bir komedyenden söz etmiyoruz. Toplumun özgürlükle kurduğu ilişkinin ne denli bozul muş olduğundan söz ediyoruz. Bir gösteriyi izlerken aklımıza gelen ilk şey sanat değil de devletin müdahalesi oluyorsa, ifade özgürlüğünün sınırları yalnızca hukuk veya iktidar tarafından değil, zihnimiz tarafından da çizilmeye başlamış demektir.

İşte bu yüzden Deniz Göktaş olayı bir stand-up gösterisinin çok ötesinde yer alıyor. Asıl mesele, iktidarın bir komedyenden neden korktuğunda saklıdır.

Sansürün en başarılı hali

İfade özgürlüğünden söz ederken çoğu zaman “İfade özgürlüğü engellenemez” diyerek normatif bir cümle kuruyoruz. Sosyal medya gönderilerinde bu cümleyi on binlerce kez tekrarlıyoruz. Keşke böyle olsaydı. Ama değil. İfade özgürlüğü de, düşünce özgürlüğü de, hatta inanmayanın inanmama hakkını görmezden gelen inanç özgürlüğü de engelleniyor.

O halde meseleyi yanlış yerden tartışıyor olabilir miyiz? Asıl soru, bir iktidar, bir kurum ya da bir toplum neden bir sözü susturma ihtiyacı hisseder olabilir mi?

Sansürün kaynağı çoğu zaman güç değil, korkudur. Bir fikrin yayılmasından duyulan korku. Bir şakanın beklenenden daha fazla yankı uyandırmasından duyulan korku. Bir cümlenin başkalarının zihninde yer etmesinden duyulan korku gücü her zaman rahatsız eder.

Ancak bugün karşı karşıya olduğumuz sorun yalnızca sansür değil. Sansürün kanıksanması da üzerine düşünülmesi gereken bir hal aldı. Deniz Göktaş olayında, belki de ilk kez, sansürü uygulayanlar kadar, sansürün gerçekleşmesini bekleyenlerle de yüzleşmemiz gerekiyor. Zira insanlar bir gösteriyi izlerken “Acaba ne zaman gözaltına alınacak?” diye düşünmeye başlamışsa, sansür toplumun hayal gücüne de yerleşmişdemektir.

İktidarların en büyük başarısı konuşanı susturmak değil,insanları, susturulmanın kaçınılmaz olduğuna ikna etmektir. İşte bu noktada sansür yalnızca hukuki bir uygulama olmaktan çıkar.Toplumsal bir alışkanlığa, daha da kötüsü bir düşünme biçimine dönüşür. Bir toplum için en tehlikeli sansür budur.

Antik Yunan’dan günümüze kahkahanın yönü

Gelelim konunun başka bir boyutuna. Bir komedyenden neden korkulur?

Bu sorunun cevabını yalnızca bugünün Türkiye’sinde aramak eksik kalır. Komedyanın tarihi, aynı zamanda iktidarın kahkahayla ilişkisinin de tarihidir. Her şeyin olduğu gibi kahkahanın da bir estetik tasarımı, bir yönü vardır.

Gelin, gidebildiğimiz kadar geriye gidelim. Antik Yunan’ın ünlü komedya yazarı Aristophanes’in oyunlarında kahkahanın yönü yukarıya doğrudur. Aristophanes, oyunlarında yöneticileri, savaş politikalarını, filozoflarını, iktidarın altında bozulan yargıçları ve kamusal hayatın güçlü figürlerini sahneye taşır. Komedya onun elinde yalnızca güldüren bir tür değil, demokrasinin kendi kendini eleştirme biçimine dönüşür. Devlete, iktidara, kutsallaştırılmış kurumlara ve dokunulmaz kabul edilen fikirlere yönelir. Hiciv burada doğar. Kahkaha artık yalnızca güldürmez,gücü sıradanlaştırır da. Halkın sevdiği bu akıl dolu hiciv yöneticilerin hoşuna gitmez. Aristophanes’in komedyası da tragedya gibi Atina’nın resmi festivallerinin bir parçası olsa da,iktidarı doğrudan hedef alan hiciv zaman zaman kısıtlamalara uğrar. MÖ 440’larda belirli isimlerin sahnede alaya alınmasını kısıtlayan kararlar gündeme gelir.

Roma dönemine gelindiğinde komedyanın yönü kısmen değişir. Plautus’un oyunlarında toplumsal eleştiri cılız biçimde sürse de kahkahanın ağırlık merkezi yer değiştirir. Dikey değil, yataydır. Gündelik hayatın içindeki insanlara, karakterlere ve bireysel kusurlara güler. Eğlendirir, rahatlatır, ortak bir tebessüm yaratırama düzeni sarsmaz.

İktidarın en sevmediği şey dikey mizahtır. Çünkü iktidar yalnızca güçle değil, aynı zamanda bir azamet duygusuyla da ayakta durur. Ulaşılmaz görünmek, dokunulmaz görünmek ve ciddiyetini korumak ister. Kahkaha ise tam tersini yapar. Azameti deler. Dokunulmaz olanı sıradanlaştırır. İnsanüstü görüneni yeniden insan haline getirir.

Bu noktada Umberto Eco’nun Gülün Adı romanını hatırlamak yerinde olabilir. Romanın merkezindeki cinayetlerin ardında yalnızca kayıp bir kitap değil, kahkahanın tehlikesine duyulan korku vardır. Kör keşiş Jorge de Burgos, Aristoteles’in komedya üzerine yazdığı ve kaybolduğu varsayılan ikinci kitabının okunmasını engellemeye çalışır. Çünkü ona göre kahkaha yalnızca güldürmez, korkuyu da ortadan kaldırır. Korkunun ortadan kalktığı yerde otoritenin en güçlü dayanaklarından biri çöker. İnsan güldüğü şeye eskisi kadar boyun eğmez.

Eco’nun anlattığı şey ortaçağdaki bir manastırın hikayesi değildir. Gücü mutlaklaştırmak isteyen her yapı, yalnızca eleştiriden değil, alaya alınmaktan da korkar. Çünkü eleştiri iktidarla tartışır, hiciv ise onun büyüsünü bozar. Bir düşünceyle mücadele etmek nispeten kolaydır. Ama kendisine gülünen bir otoritenin eski ciddiyetini yeniden kurması çok daha zordur.Belki de bu yüzden otoriter yönetimler eleştiriden çok hicivden korkar. Bir konuşmaya cevap verebilirler, bir makaleyi yasaklayabilirler, ama kendilerine gülen bir toplumu yönetmekte zorlanırlar.

Bugün Deniz Göktaş etrafında kopan tartışmayı da tam bu gelenek içinden okumak gerekiyor. Tartıştığımız şey yalnızca bir stand-up gösterisi değil, kahkahanın hangi yönünü ayırt edebilmek, dahası onunla aynı yöne bakacak cesaretimizin olup olmadığı kendimize sormaktır.

Düşünce, ifade ve inanç özgürlüğü

Üzerinde durulması gereken bir diğer konu da bu. Zira düşünce, ifade ve inanç özgürlüğü çoğu zaman birbirinden bağımsız haklar gibi tartışılıyor. Oysa bunlardan biri zedelendiğinde diğer ikisi anlamını yitirir. Düşünce özgürlüğü, insanın korkmadan düşünebilmesidir. İfade özgürlüğü, düşündüğünü açıklayabilmesidir. İnanç özgürlüğü ise yalnızca inananın ibadet edebilmesi değil, aynı zamanda inanmayanın inanmama hakkının da korunması anlamındadır. Buna ek olarak farklı bir dine inananın ya da azınlıkta kalan bir inancı benimseyen kişinin de kendi inancını korkmadan yaşayabilmesidir.

Bu üç özgürlük birbirini tamamlar. Birini koruyup diğerini sınırlayamak paradoksaldır. Çünkü düşüncenin suç sayıldığı yerde ifade özgürlüğü yaşayamaz. İfadenin cezalandırıldığı yerde inanç özgürlüğü de uzun süre ayakta kalamaz.

Bugün çoğunluğun inancı adına kullanılan baskı mekanizmaları, yarın başka bir çoğunluğun elinde farklı bir inancı hedef alabilir. Özgürlüğün güvencesi çoğunluk değil, ilkedir.

Özgürlük, yalnızca bizim hoşumuza giden fikirleri koruma hakkı değildir, olamaz. Asıl konu, bizi rahatsız eden düşüncelerin de ifade edilebilmesini savunabilmekten geçer. Zira özgürlüğün gerçek ölçüsü, üzerinde uzlaştıklarımız değil, tahammül etmekte zorlandıklarımızda saklıdır.

John Stuart Mill’in yaklaşık yüz yetmiş yıl önce söylediği gibi, susturulan görüş yanlış olsa bile toplum ondan mahrum bırakılarak zarar görür. Doğruysa hakikatin kendisini kaybeder, kısmen doğruysa gerçeğin eksik kalan yanlarını görme imkanını yitirir.

Özgürlük, yalnızca doğru olduğunu düşündüğümüz fikirlerin dolaşımını sağlamak için değil, doğruyu yanlışla sınayabilmek için de vardır. Bu yüzden ifade özgürlüğü bir lütuf değil, demokratik toplumun işleyiş şartıdır. İnsanların yalnızca alkışlanan düşünceleri söyleyebildiği bir yerde özgürlükten değil, ancak zoraki bir uyumdan söz edilebilir.

İnanç ve yasaklar

Bir diğer konu, sıklıkla dile getirilen inançların devlet tarafından korunması gerekliliği. Oysa burada üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir paradoks var: Bir inancı sürekli ceza hukuku eliyle korumaya çalışmak gerçekten onu güçlendirir mi, yoksa tam tersine kırılganlaştırır mı?

Zira kendine güvenen hiçbir düşünce, hiçbir felsefe ve hiçbir inanç, bir komedyenden, bir romandan, bir tiyatro oyunundan ya da bir karikatürden korkmaz. Korkmamalıdır.

Varlığını sürdürebilmek için yasaklara ihtiyaç duyan bir inanç, aslında kendi sağlamlığı konusunda da kuşku üretmeye başlar. Bu güç değildir, kırılganlıktır.

İnanç ile devlet arasındaki ilişkinin en hassas noktası burasıdır. Devlet, bireylerin inanç özgürlüğünü korumakla yükümlüdür, evet ama bir inancı eleştiriden, hicivden ya da sanattan korumakla yükümlü değildir.

Çünkü inanç ile inananı birbirine karıştırdığımız anda özgürlük alanı daralmaya başlar. İnanan insanın onuru ve güvenliği elbette hukuk tarafından korunmalıdır. Ancak fikirler, ideolojiler ve inanç sistemleri kamusal alanda tartışılabilir, eleştirilebilir, hatta hicvedilebilir. Sanatın ve düşüncenin varlık nedeni de budur. Bu temel bir nedendir ve korku barındırmaz.

Bana kalırsa burada ince ama hayati bir ayrım daha var: Hukukkuralları, insanları korur, fikirleri değil. İnsanların hakları dokunulmazdır. Düşünceler ise kamusal alanda dolaşıma girdikleri andan itibaren eleştirinin, tartışmanın ve mizahın konusu olabilir. Demokratik toplumları otoriter toplumlardan ayıran çizgi de tam olarak buradan geçer.

Şunu da sormak gerektiğini düşünüyorum: Bir inancı ayakta tutan şey, insanların ona duyduğu güven midir, yoksa devletin sağladığı koruma mı? Eğer cevap ikincisiyse, ortada güçlü bir inançtan çok korunmaya muhtaç hale gelmiş kırılgan bir yapı olduğunu belirtmek gerek. İşte bu nedenle yasaklar çoğu zaman gücün değil, korkunun dilidir. Çünkü güçlü olan kendini yasaklarla savunmaz. Kendine güvenen bir düşünce, en sert eleştirinin içinden geçebilir. Kendine güvenen bir inanç, bir romanla ya da bir komedyenle sarsılmaz. Kendine güvenen bir devlet vatandaşlarının neye güleceğine karar verme ihtiyacı hissetmez.

Yeniden soralım, bir komedyenden neden bu kadar korkuluyor?

Çünkü kahkaha, dokunulmaz olduğunu iddia eden her şeyi yeniden insan ölçeğine indirir. Gücün etrafında örülen büyüyü bozar, ciddiyetin arkasına saklanan korkuyu görünür kılar.

Bu yüzden tarih boyunca otoriter yönetimler, kitaplardan önce komedyenlerden, filozoflardan ve yazarlardan rahatsız oldular. Çünkü düşünce ikna etmeye çalışır, kahkahaysa bu büyüyü bozar.

Gerçekten güçlü olan, eleştiriden kaçmaz. Gerçekten güçlü olan, mizahı cezalandırma ihtiyacı duymaz. Bir düşüncenin, bir inancın ya da bir iktidarın gerçek dayanıklılığı, kendisine yönelen kahkahayı susturabilmesinde değil, o kahkahayla birlikte var olabilmesindedir. İşte bu gücün değil, cesaretin alanıdır. Deniz Göktaş tek başına bu alanı açtı. Burası cesur bir alan. Burası neşeli bir alan. Göktaş’ın dediği gibi, “Neşemiziçalamayacaklar.”

Köşe Yazıları Haberleri