Dünya, bitmek bilmeyen bir gençlik enerjisinin kutsandığı gürültülü bir yer haline geldi. Sokaklar ve ekranlar hızlı koşanların peşinden giderken, Tiyatrokare sahnesinden bizleri herkesin bildiği ama kimsenin bakmak istemediği o saklı köşeye, yaşlılığın kıyıya itilmiş sessizliğine davet eden bir ses yükseliyor: Konken Partisi.
D.L. Coburn'un Pulitzer ödüllü bu başyapıtı, Nedim Saban'ın rejisi ve dramaturjisiyle 27 Ocak akşamı prömiyer yaptı. Türk tiyatrosuna yıllarını vermiş iki değerli oyuncu Melek Baykal ve Mehmet Atay'ı aynı sahnede buluşturan oyun bir huzur evinde yolları kesişen Fonsia ve Weller'in konken oynadıkları bir masa etrafında koca bir ömürden geri kalan anıları ve derin yalnızlıklarını da paylaşıyor. Nedim Saban'ın ustalıklı rejisi şansın ve kaderin sürekli sınandığı bu hikayede, izleyiciyi kahkaha ile hüzün arasındaki o ince, tanıdık çizgide dolaştırıyor.
Sahnelerimize yabancı olmayan bir hikâye
Buraya not düşerek sahnelerimizin Konken Partisi'ne uzak olmadığını söylemeliyiz. 90'lı yılların başında Kenter Tiyatrosu'nda unutulmaz ustalar Yıldız Kenter ve Müşfik Kenter'in performanslarıyla seyirci ile buluşmuştu. Bugün ise bu başyapıt, yıllarını tiyatroya adayan değerli oyuncularımız Melek Baykal ve Mehmet Atay'ın ellerinde, adeta bir bayrak yarışı gibi yeniden hayat buluyor. Ne var ki iki oyun birbirinden hayli farklı. Nedim Saban'ın metin üzerinde uzun süre titizlikle çalışarak kurduğu reji ve dramaturji sayesinde çok katmalı, dinamik bir yapıyla karşımıza çıkıyor.
Rejinin getirdikleri: Hafıza, mekân ve dönüşüm
Saban'ın yaptığı reji ve dramaturji ile oyunu hafıza üzerinden okunabilir bir hale gerekiyor. Zira yaşlılık, çoğu zaman unutulduğu gibi, aslında toplumun biriktirdiği yaşam bilgisinin en yoğunlaştığı alan. Yaşlılar yalnızca geçmişin tanıkları değil; deneyimin, hatırlamanın ve bilgeliğin canlı hafıza kutuları. Oyunun orijinal halinde bu bilgi, umutsuzluk ve itilmişlik içinde sıkışmış, harekete geçemeyecek kadar büyük bir kırgınlığa gömülmüş durumda. Tiyatrokare sahnesinde ise kartlar dağıtıldıkça başlayan oyunlar, tam da bu donmuş hafızayı ateşleyen bir eşik işlevi görüyor. Bastırılmış, ertelenmiş, terk edilmiş olan hayat yeniden yüzeye çıkıyor. Nedim Saban'ın rejisi bu süreci ağırlaştırmak yerine, son derece dengeli bir mizah duygusuyla kuruyor. İki karakter arasındaki komedi, dramatik yoğunluğu dağıtan bir süs değil, tam tersine, yılların biriktirdiği kırgınlıkların içinden süzülen incelikli bir mizah. Bu denge, oyunun duygusal derinliğini güçlendiriyor.
Benzer biçimde oyunda mekan kullanımı da yaşlılığın toplumsal karşılığını çarpıcı biçimde görünür kılıyor. Hayatlarını ve hafızalarını yıllar boyunca biriktirmiş insanların, sonunda birkaç metrekarelik odalara sıkıştırılması, sanki hiçbir ihtiyaçları yokmuş gibi yaşam alanlarının daraltılması, oyunun arka planında güçlü bir sıkışmışlık hissi yaratıyor. Barış Dinçel imzalı dekor, sıkışmışlığı pasif bir arka plan olarak değil, dönüşüme açık bir hafıza mekânı olarak ele alıyor. Oyunun başlarında mekân, geçmişle kurulan donmuş bir ilişkiyi temsil ederken, kartlar dağıtılıp karakterler birbirlerini tanımaya, birbirleri için anlamlı hale gelmeye başladıkça bu ilişki çözülmeye başlıyor. Bu çözülme, doğrudan mekansal karşılığını buluyor. Fonsia'nın etrafı süzüp dışarıdaki yaşamı oyun alanına taşıma gayretiyle başlayan dönüşüm harekatı, Weller'in eşyalarla kurduğu hafızanın durağan halini harekete geçiriyor. Tozlanmış, yaşanmış, işlevini yitirmiş ama bırakılmamış anılardan oluşan o yük kaldırılıyor. Mekânın temizlenmesi, bahçenin renklenmesi, alanın yenilenip nefes alır hale gelmesi iki karakter arasındaki ilişkinin derinleşmesiyle paralel ilerleyen bir dönüşüm sürecine işaret ediyor. Bu dönüşüm ortaklaşa kurulsa da, dışarıdan gelenin ve hayatı içeri taşıyanın ekseriyetle kadın olması dikkat çekici bir aks yaratıyor. Yaşamı, teması ve ihtimali mekana sokan yine kadın, bıkkınlıkla örülü bir malum sonu bekleme odasında hayatı yeniden yeşertiyor. Başak Özdoğan imzalı kostüm tasarımındaki çiçekli dokular da bu canlılığı yalnızca estetik olarak değil, anlam düzeyinde de destekliyor. Oyun böylece yalnızca yaşlılık üzerine değil, kadınların yaşamla kurduğu dönüştürücü ilişkinin, bir başkasıyla temas ettiğinde açığa çıkan sağaltıcı gücü üzerine de güçlü bir söz kuruyor.
İncelikli oyunculuklar
Melek Baykal ve Mehmet Atay sahne üzerinde sadece bir rol paylaşımı değil, iki farklı yaşlılık trajedisinin birbiriyle çarpışması ve nihayetinde birbiri içinde erimesini ustalıkla yansıtıyorlar.
Melek Baykal, başlangıçta toplumun ona yüklediği hanımefendi normlarına sıkı sıkıya sarılan, çocuklarının ve torunlarının vefasızlığını "onlar çok yoğun" yalanıyla örtmeye çalışan, nezaketi bir zırh gibi kullanan o kadını muazzam bir enerjiyle canlandırıyor. Sandalyenin ucuna ilişecek kadar eğreti duran o sığıntı hali, oyun ilerledikçe yerini bir hayatta kalma mücadelesine bırakıyor. Mehmet Atay ise dış dünyayla köprüleri yıkmış, huysuzluğu ve sertliği kendine bir kale yapmış, hayatta tutunabildiği tek rekabet alanı olan "kazanma hırsıyla" var olan o adamı, tüm kırılganlığıyla ete kemiğe büründürüyor.
Baykal ile Atay arasındaki bu kimya, oyunun temposunu sadece dramatik bir düzlemde tutmayıp aynı zamanda seyirciyi de terk edilmişliğin içinden doğan coşkuya ortak ediyor.
Oyunun müzikleri, bu ağır ve hüzünlü temayı çocuksu bir neşeyle harmanlayarak seyirciyi mutsuzluğun içedönük karanlığından çekip alıyor. Melodiler araya girdikçe karakterlerin devinimi artıyor, izleyicide o ritme eşlik etme, o yaşam coşkusuna katılma isteği uyanıyor. Bu çocuksu neşe, karakterlerin içindeki o sönmeyen yaşama iştahını harekete geçiriyor. Özensiz günlük kıyafetler eldeki en iyilerle değişip özenli bir görünüm için çaba sarf ediliyor.
Birlikte tutunma cesareti
Pandemi sonrası iyice yalnızlaşmış, dört duvar arasına sıkışmış ve ruh yaşı bedeninden çok daha önce yaşlanmış günümüz insanı için "Konken Partisi", sadece iki yaşlının hikayesi değil, hayatı hatırlayıp beraberce yeniden tutunabilme anımsatması. Bu, hayatta bir şekilde yalnızlaşan, kırılan, huysuzlaşan ama hala bir ziyaretçi bekleyen herkesin hikayesi. Zira yaşlanmak sadece rakamlarla ilgili şey değil. Asıl yaşlılık, bir başkasının hayatına sızma ve onunla oyun oynama yetisini kaybetmektir. Konken Partisi bu cesareti hatırlatması bakımından da çok özel ve önemli bir alan açıyor.