SEDAT BOZKURT
“Seçmen temsil ettiğiniz şeyleri bilmeli.” Bu cümle bir Hollywood filminden alınmadır. ABD başkan adaylarından biri rakiplerini eleştirmek için kuruyor bu cümleyi. Bu cümleye gelene kadar dillendirdiği ve hem Cumhuriyetçi hem de Demokrat partilerin adaylarına ilişkin eleştirileri de var. Her ikisini de lobilere ve sermayeye hizmet etmekle ve bunu saklamakla suçluyor. İşte siyasetin tam da o aradığımız “vesikalık” fotoğrafı karşımızda duruyor.
Türkiye’de de uzun bir zamandır kimliksiz bir siyaset var sahnede. Bu kimliksiz olma halinin başlangıcı da 12 Eylül askeri darbesidir. Sadece darbeyi suçlarsak mesele eksik kalır. Darbenin gölgesinde var olmaya çalışan ve seçilmiş bir iktidar olan ANAP ve onun “dört eğilimi birleştirdik” politik yaklaşımı da bu kimliksiz olma haline hizmet etmiştir. Farklı politik hareketler içinde yer almış isimleri bir araya getirdiğiniz zaman, ortak bir politik kimlik değil,hepsinden farklı bir politik kimlik yaratırsınız. ANAP da tam buydu. ANAP, sermayeden yana bir Turgut Özal partisiydi.
(ANAP’ın politik kimlikleri aşındırma sürecine katkısı da büyüktür. Ülkücü kökenli Mustafa Taşar ile devrimci kökenli Cavit Kavak, büyük kongre hazırlıklarını yapmak üzere ellerinde telsizlerle kongrenin yapılacağı Atatürk Spor Salonu’ndadır. Ve telsiz jargonuyla birbirlerine seslenirler: Dev Genç’ten Ülkü Ocakları’na… Ülkü Ocakları dinlemede Dev Genç… 5-6 yıl öncesinin savaşan taraflarını karikatürize eden bu küçük örnek hem apolitik olma hem de kimliksizleşmeye küçük ama somut örnektir.)
AKP de politik kimliksizdir. Yola çıkarken ANAP’a öykünmüş ama soldan hiçbir kurucu üye bulamadığı için sağın tüm renkleriyle yola çıkmak zorunda kalmıştır. Partinin kuruluşunda yer alan Süleyman Demirel’in kurmay kadrosundan Mehmet Dülger, AKP’yi “pişmemiş aşure”ye benzetmişti. Çok iyi bir tanımlamaydı. ANAP pişmiş, AKP pişmemiş aşureydi. AKP’nin bugün gelinen noktada kimlik arayışı da kalmamıştır. Ne yapıyorsa onu kimlik haline getirerek yoluna devam ediyor. Bir dönem biraz da zorlama ile icat edilen “muhafazakâr demokrat” kimliği de komik olma hali nedeniyle dillendirilmiyor bile.
Partilerin adlarına da bu apolitik olma hali sirayet etmiş vaziyette. Osmanlı’dan başlayan siyaset serüvenimizde partilerin isimleri hep politik anlam içeren, ifade eden kimliklerdi. Bu politik olmayan ad da ANAP ile yani Anavatan Partisi ile başladı. İyi, Yeni ve Anahtar ile devam ediyor. Türkiye’de resmi kuruluşunu tamamlamış 190 parti var. Bunlar arasında Aklı Selim Gençler, Asil, Bizim, Büyük, Denge, Devlet, Genç, Güzel ve Son Parti gibi isimleri olanlar ile Kadın Partisi adında bir parti de var. İsimlerin hiçbiri politik değil.
AKP, Adalet ve Kalkınma adını çok aradı. Çıkış noktaları adaletti ama ekonomi konusunda da anlam ifade eden bir isme ihtiyaçları vardı. Siyasetteki kötü örneklerdendir adında adalet olup da yönetimde hep adaletsizliklerin olması. İşin kalkınma tarafında da sınıfsal büyük bir ayrım söz konusu. Yani AKP adıyla bile çelişen bir partidir. CHP için de durum farklı değildir. Adında halk olmasına karşın, uzun süredir bu partinin yöneticileri halk yerine millet demektedir. Son olarak, İzmir’de yapılan toplantıda slogan da “milli bilinç” olarak belirlenmişti. Kendini solda tanımlayan bir partinin “sınıf bilinci”nden “milli bilince” geçmesi ciddi bir ideolojik tartışmadır. Apolitik olma hali adıyla başlayan Yeni Parti, CHP’den farklı olarak tüzüğünde kendisini sol parti olarak değil “çağdaş sosyal demokrat” olarak tanımlıyor. Sadece sosyal demokrat demekle yetinilmemiş. Nedeni merak konusu. Ayrıca çağdaş olmayan bir sosyal demokrasinin varlığı da tartışma konusu, hem de Karl Kautsky’yi de aşan bir tartışma konusu. Yeni partinin özel bir tercih olarak kimliksiz kalmaya çabaladığı ortada. Nedeni de açık.
Bir siyasi partinin keskin bir politik kimliği olması da sizi yanıltmasın. Mesele en keskin kimlikli partilerden MHP’nin Genel Başkanı Devlet Bahçeli 7 Mart 2023’te “Bize göre Amed diye bir yer yoktur. Amedspor diye bir kulüpten de bahsedilmeyecektir” derken 2 Eylül 2026’da “Amedspor’un Süper Lig’e yükselmesinden ve burada başarılı olmasından milletimiz memnuniyet duymaktadır” diye açıklama yaptı. Tarihsel ve simgesel olarak MHP’nin “Amed” adına karşı çıkması onun aynı zamanda da politik kimliğiydi. Kimliksizleşme hali işte tam da böyle bir şey. Buna partileri zorlayan biraz da cumhurbaşkanlığı sistemi ve bu sistemin zorlamasıyla kurulan ittifak modelleri oluşturdu.
Öcalan verdi PKK’yı, aldı DEM’i
DEM Parti bugün (6 Eylül) Siyasi Partiler Yasası’ndan kaynaklanan mecburiyet nedeniyle 5’inci kurultayını topluyor. Sadece delegelerin katılacağı bu kurultayda prosedür yerine getirilecek. Mevcut yönetim aynen oylanarak yoluna devam edecek.
Aslında DEM’in bu kurultayı hayli önemliydi. Takvim yetişseydi, Abdullah Öcalan’ın partisine bu kurultayda start verilecekti. Ama yetişmedi. Çok anlam yüklenen kurultay 2027 yılının mart ayında toplanacak. Sürece ilişkin yasal düzenlemeler ve uygulamalar o zamana kadar gerçekleşirse, yurt dışından gelen ve cezaevinden çıkan isimlerin de yer alacağı parti yönetimi o kurultayda gerçekleştirilecek. Yurtdışından gelerek parti yönetiminde yer alacak isimler arasında Osman Baydemir’in de adı geçiyor. Selahattin Demirtaş’ın böyle bir parti yönetiminde yer alıp almayacağı ise belirsiz. Öcalan partisinde Demirtaş için genel başkanlık düşünülmüyor. Eş kadın genel başkan belli: Pervin Buldan.
Öcalan’ın partisini ilk olarak Kısa Dalga'da “Öcalan partisi yolda” başlığıyla 1 yıl önce okumuştunuz. Artık bu hayata geçiyor. Partinin programı bizzat Öcalan tarafından yazılıyor; tüzükte değişiklik olmayacak. Mart ayındaki kurultayda sadece yönetimi değil, DEM’in adı da değişecek. Demokratik Cumhuriyet Partisi olma ihtimali yüksek. Parti yönetimini de bizzat Öcalan belirleyecek. Öcalan partisiyle birlikte Türk siyaseti bir kez daha “uzaktan” parti yönetimine tanıklık edecek. Süleyman Demirel’in ve Necmettin Erbakan’ın siyasi yasaklı olduğu dönemlerde partilerini uzaktan yönettikleri siyasi tarihimizde yer alıyor. Ama ilk kez hapishaneden parti yönetilmesine tanıklık edeceğiz. Öcalan, sekretaryasıyla sadece süreci değil, partiyi de yönetecek.
(Ekrem İmamoğlu’nun cezaevinden müdahalelerinden söz edebiliriz ama CHP ya da Yeni Parti’yi yönettiği tezi çok iddialı olur. O nedenle Öcalan ilk olacak. Bir başka tarihsel örnek: Osman Bölükbaşı cezaevine genel başkan olarak girmiş, milletvekili olarak çıkmıştı. Genel başkandı yani cezaevindeyken.)
Bu mesele aslında DEM Parti içinde çok sıkıntılı. Bunun gerçekleşme ihtimali somut bir biçimde ortaya çıkınca, DEM Parti’nin bileşenleri arasında yer alan sol-sosyalist parti ve oluşumlar, parti çatısı altından ayrılmayı düşünüyor. Yani Öcalan’ın partisi, her ne kadar kendisini solda tarif etse de, solda ittifak kurduğu partilerden de soldan da uzaklaşacak.
Demirtaş’ın serbest kaldıktan sonra aktif siyasete girip girmeyeceği tartışmalı. Öcalan’ın ya da onun partisinin karşısında yer alması mümkün görünmüyor. Bunun muhtelif nedenleri var. Ama Kürt siyasetinin en önemli figürünün evinde oturacağını beklemek de akıllıca değil. Demirtaş herhangi bir pozisyon alsa da almasa da Kürt siyasetinde Öcalan partisinden sonra bir bölünme kaçınılmaz. Çünkü Öcalan kontrolündeki parti, TBMM çatısı altında Cumhur İttifakı ile en azından sayısal çoğunluğa ihtiyaç duyulan erken seçim konusunda kısa vadede, olası bir anayasa değişikliğinde ise uzun vadede iş birliği yapacak gibi duruyor.
Seçimlerde de ilk turda güçlü bir aday çıkararak muhalefetin adaylarına ciddi bir rakip olurken, 2’nci turda doğrudan olmasa bile Erdoğan’a destek vermeleri hiç kimse için sürpriz olmayacaktır. DEM’deki görüş ayrılığının net olarak ortaya çıkacağı yer de burası. DEM seçmenini bu anlamda ikna etmek, hele bugün bile yaşanan hukuksuzluklara bakıldığında hiç de kolay değil. Öcalan’ın da üstesinden gelemeyeceği bir mesele bu.
Sonuçta mesele Kürt siyasetinde de ciddi bir bölünmeye gidildiğini ortaya koyuyor. Daha önce MHP, sonra SP, ardından CHP, şimdi de Kürt siyaseti, yani DEM Parti bölünüyor. Her bölünmede Erdoğan bir kez daha seçilmeyi hemen hemen garantiliyor.
DEM Parti üzerinden, bizzat Öcalan’ın açıklamalarıyla başlayan ve yaşanan Alevilik tartışmaları da bu ayrışmanın ciddiyetini gözler önüne seriyor. Geniş kitlelere hitap eden bir parti yerine, Öcalan’ın kontrolünde “daha çok kimlikçi ve ciddi bir baraj sorunu olan bir parti mi?” sorusu akıllara doğal olarak geliyor. Baraj sorunu yaşayan bir DEM Parti, barajı geçemezse, bu durum, dolaylı olarak Cumhur İttifakı'nın anayasayı değiştirme sayısına ulaşmasına da olanak sağlayacak demektir. Bu gerçekleşirse bunun adı “dolaylı destek” olarak da konulur.
Acayip işler yaşanıyor…
Not. 2 hafta daha (3 de olabilir) yazım olmayacak. Sonra görüşmek umuduyla...