ALİN OZİNİAN
Küçük kız çocuklarının bez bebekleri olur. Yaşlı kadınların bez bebekleri olur mu?
Olurmuş, o gece öğrendim.
Anneannemlere gittiğimde dikiş odasındaki ekose çekyat, üzerine serilen çarşaflarla hızla rahat bir yatağa dönüşürdü; çocukluğumun kuytu köşelerinden biri olurdu.
Arka bahçeden gelen zayıf ışık odanın bir kısmını aydınlatır, uykuyu daha güvenilir kılardı. O gece öyle olmadı. Bir türlü uyuyamadım. Ne olacağını bilmeden olacak şeyi bekliyor ve beklerken de uykuya yenik düşüyordum sanki.
Yapraklar, halıların içindeki böcekler, borulardan geçen sular, hatta duvarlardaki çatlaklar… Sesi olmayan şeyler ses çıkarmaya başlamıştı o gece. İçimde beni uyutmayan bir parçam, tüm bu sesler içinde Marta’nın, yani anneannemin annesinin uyanmasını bekliyordu.
Anneannemin terzilik malzemeleri için depo gibi kullandığı mini-minnacık bir odası vardı. Kumaşların, makasların, düğmelerin, kopçaların, ipliklerin, bir elbiseden artmış diğer bir elbisede kendini bulmak için bekleyen işlemelerin, saten detayların, tül parçalarından yapılmış güllerin dolup taştığı iki gardırop karşılıklı dururdu bu odada.
O gece yalın ayak çıktığım dar koridorda Marta’yı, sırtı bana dönük, gardırobun içindeki şeyle konuşurken buldum. Yedi yaşındaydım ve onun sesini daha önce hiç bu kadar şefkatli, mutlu ve berrak duymamıştım. Benim bildiğim Marta'nın sesinde bu kadar sevgi yoktu:
“Canım benim, yavrum, güzelim, boncuk gözlüm, nasıl özledim seni. Geleceğim yanına, seveceğim seni, bir daha hiç ayrılmayacağız…”
Korkudan çekyata doğru koşup yastığıma, yorganıma sarılarak daha önce hiç görmediğim bu kadından kendimi korumaya çalışmıştım. Tanıdığım Marta değildi karanlıktaki. Sesi kadar varlığı da başkaydı.
Sabah olduğunda her şey düzeldi. Herkes yeniden kendisine benzedi.
Çekyat nevresimlerden arınıp kanepeye dönüştü. Bedensiz tuhaflıkların koşuşturduğunu sandığım oda, eski radyoda çalanTürk sanat müziği şarkıları ile doldu, mütevazı bir terzi atölyesine dönüştü.
Marta bildiğim Marta oldu; cam kenarındaki koltukta oturan, ensesinden topuz yaptığı bembeyaz saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırdığı siyah firketeleriyle sabitleyen ve kalın siyah çerçeveli gözlüklerinin ardından sokağı izleyen mutsuz, az konuşan yayam* olmaya devam etti.
Sıkıldığım için çocukları olan üst komşudan benim için bir kitap istemişlerdi. Kemalettin Tuğcu’nun ne o zaman ne de yıllar sonra sevebileceğim edebiyatının örneklerinden Göremeyen Yavru’yu okumaya başlamıştım. Ama aklım gardıroptaydı; bir yolunu bulup kapısını nasıl açacağımın hesabını yapıyordum.
Marta ne benim bildiğim yayalara ne de arkadaşlarımın ninelerine benziyordu. Kendini çok nadir ifade eder, pek gülmezdi. Onu birçok kez duvarlara bakıp kendi kendine konuşurken, nedensizce gülümserken ya da birdenbire öfkelenirken görmüştüm.
Bir pazar günü anneannem yeni diktiği sarı elbiseyi giydirmişti bana. Aynı kumaştan yaptığı şapkayı lülelerimi kapatmayacak şekilde takmış, özenerek işlediği boncuklu minik heybemi omzuma asmış, beyaz çoraplarımı dizlerime kadar çekmişti. Aynanın karşısında birkaç kez dönmüş, çizgi filmlerdeki güzel kızlara benzediğimi düşünmüştüm.
Terzi torunu olmanın böyle fiyakalı tarafları vardı o yıllarda. 80’lerin sonunda Yeşilköy, insanların birbirini tanıdığı küçük bir sahil beldesi gibiydi henüz. Yolda beni çevirip kıyafetlerimi övdükleri çok olurdu. Böyle anlarda benden çok anneannemin yüzü gülerdi; zanaatını yalnız düğünlere, nişanlara, vaftiz törenlerine hazırladığı kadınlarda değil, küçük mankeni olan bende de sergilemenin keyfini çıkarırdı.
O pazar sabahı, evin biraz uzağındaki Surp Stepanos kilisesine gitmek için kapıdan çıkarken Marta birden bağırdı: “Kilise de kilise! Götürme çocuğu! Kardeşlerimi keserlerken neredeydi Allah?”
Şaşırmıştım. Oysa bizimle yaşayan babaannem her ezan sesi duyduğunda oturduğu yerde ellerini açar dua ederdi, sonunda da haç çıkarır, amen derdi. Onun Arapça anlayamadığı bir duada bile gözleri dolarken, Marta neden bu kadar kızgındı Tanrı’ya?
Anneannem apar topar elinden tutup onu arka odaya götürdü, kısık ana kızgın bir sesle “Kaç kere dedim sana, konuşma çocuğun yanında böyle şeyler!” diye azarladı.
Yolda neşeyle yaylanarak, kedilere gülümseyerek ve şapkamı herkes görsün diye başımı sağa sola sallayarak yürüyememiştim o gün. Ne olduğunu anlayamadığım o mutsuzluk bana da yapışmıştı.
Susturulduğu için konuşmuyordu demek ki. Şimdiyi kurtarmak için Marta’nın geçmişi ailemiz tarafından görülmüyordu. Bugün dağılmasın diye dün yok sayılıyordu. Adı konmazsa eski eriyecek, kötülük seyrelecek sanıyorlardı.
Kökü yok sayılan var olabilir miydi? Varlığı görülmeyen bir kadın, gelecek nesillere huzuru ve mutluluğu miras bırakabilir miydi?
O akşamüstü terziler paydos edip temizliğe koyuldu; iplikler, kumaş parçaları süpürülür, toplu iğneler kocaman mıknatıslarla toplanırken Tuğcu’nun acıperest kitabını koridordaki ayakkabı dolabının üzerine bırakıp, hızla dar odaya girdim.
Marta’nın konuştuğu şeyden hem çok korkuyor hem de ne olduğunu bilmek istiyordum. Bulmak düşündüğümden de kolay oldu. Kumaşların ortasında, kocaman mavi gözleriyle bana bakıyordu. Geçen yıl, daha bir kez bile oynayamadan kaybettiğim sarı saçlı bez bebeğim karşımda duruyordu!
Doğum günümde hediye gelen bu güzel bebeği aynı gün yitirmiştim. Çocuklardan biri almış ya da yanlışlıkla atılmış olmalı diye düşünmüştük. Biraz ağlamış, sonra unutmuştum.
Demek bebeğimi Marta almıştı! Kızdım! Çok kızdım! Bebeği kolundan tutup gardıroptan çektim. Hırsla salona gittim. Küçücük boyumla meydan okuyacaktım yayama!
Cam kenarındaki koltuğa yaklaştığımda elimdeki bebeği gördü ve yüzü aniden değişti. Yumuşadı, gülümsemeye başladı. Gece sesinde duyduğum ve hiç alışık olmadığım şefkat ve sevgi gözlerine dolmuştu bu kez.
Bebeği elimden aldı. Göğsüne bastırdı, saçlarını düzeltti. “Kardaşım,” dedi. “Benim küçük, güzel kardaşım.”
Çocuk kızgınlığım bir anda henüz adını bilmediğim bir duyguya: merhamete dönüştü ve belki de ilk kez özlemi bütün çıplaklığıyla insanın yüzünde gördüm.
Bebeğim artık onundu. Geri istemedim. Karşı kanepede oturup, yaşlı bir kadının bez bir bebeği sevmesini ürpererek izledim.
Marta’nın soyunu kıran o geceyi, annesini, babasını, sekiz kardeşini, Ünye’de bıraktıkları evlerini, fındık bahçelerini ve geriye kalan kimsesizliğini yıllar sonra onu konuşturarak öğrenecektim.
Herkesin onu susturduğu ailemizde, uzun uzun dinleyecektim onu.
“Derler kan aktı. Çok kan aktı…” derken o ağlayacak, ben ise bazı konuşulamayan gerçeklerin özellikle kadınlara nasıl korkunç bir yük olduğunu anlayacaktım.
Herkesin katledildiği bir aileden tek başına sağ çıkmaya kurtulmak denebilir miydi?
Ünye’de askerlerin bir anlık dalgınlığından yararlanıp kaçan sekiz yaşındaki kızın yolu, İstanbul’a nasıl varmıştı? Aradaki yıllarda neler olmuştu? Neden bu kadar güzel ve becerikli bir kadın kendisinden onlarca yaş büyük, çocuklu bir adamla evlenmişti?
Ve yaşlanmış Marta neden hâlâ erkeklerden bu kadar çok korkuyordu? Damatlarının oturduğu kanepenin diğer ucuna bile ilişemiyor, annem ve teyzeme yaptığı gibi beni de cam kenarına yaklaştırmıyor, sokaktaki erkek çocuklarla oynamama izin vermiyordu.
Bazı kış gecelerinde, hava iyice karardığında neden kara çarşaflı kadınlar geliyordu anneannemin evine? Marta’nın nesiydi bu kadınlar? Kapandıkları o odada neler konuşuyorlardı? Sabahın ilk saatlerinde, herkesten saklanarak neden gidiyorlardı? Nereye dönüyorlardı?
Sorularımın cevaplarını yıllar içinde buldum. Marta anlattı bana. Yardım edenleri, koruyanları, kollayanları ve gözünün yaşına bakmayanları… Tüm siyahları, tüm beyazları ve çoğu kez bu ikisinin birbirine karıştığı grilikleri anlattı…
Ben o gün bebeğimi gardıroptan çıkardım. Ama Marta’yı kendi içinden çıkarmam yıllarımı aldı.
Bazı kadınlar hikâyelerini yazamıyor, ancak gardıroplara saklıyorlardı. Bir bez bebeğin içine sekiz kardeş, bir gardırobun içine yetmiş yıllık bir sessizlik sığdırmıştı Marta. Belki de bir gün biri kapağı açsın diye…
Aileleri zehirleyen sırlar değil, onların etrafında örülen sessizlikti sanırım. Konuşulmayanlar kaybolmuyor, bir evin içinde yıllarca dolaşıyor; bazen korku, bazen utanç, bazen öfke kılığına giriyor ve sonunda kendisini hiç yaşamamış birinin omuzlarına yerleşiyordu.
Tam da bu yüzden hikâyelerin gün yüzüne çıkması gerekiyordu. Geçmişi değiştirmek için değil; geleceği yönetmesine son vermek için.
Gardırobun kapağı açılınca saklanan şey ne yok oluyor ne de güzelleşiyordu; ama içeride ne olduğunu bilmeyen çocuklar artık ondan korkmuyordu.
*Rumca büyükanne anlamına gelen yaya (γιαγιά) hitabı, İstanbul Ermenileri tarafından aynı anlamda kullanılır.