Neden devletin parası gider, hakimlerin canı?

Bir yurttaşın karakol kapısından girip, cezaevinden çıkışına kadar uzanan yargısal süreç içinde, yaşanabilecek tüm olumsuzluklar önceden tespit edilmiş ve düzenleme altına alınmıştır.

Anlatmaya çalışacağım konu aslında çok yaygın değil, ama uygulama alanı bulduğu kişiler üzerindeki tahribatı çok sarsıcı ve yaralayıcı oluyor. Bu haksız ve hukuksuz uygulamalar bazen medyada yer alabiliyor ama, insanlar üzerinde yarattığı tahribat gazetelerin haber diline yeteri kadar yansımayabiliyor.

Bu anlamda medya üzerinden, yakalama, gözaltına alma, tutuklama, elkoyma, ev ve işyeri araması gibi kulağa çalınmış bu terimlere az çok aşinayızdır. Ve hemen akabinde polis, adliye, hakim ve savcı çağrışımları uyandırırlar.

Ancak bu tanımlar, insanların temel hak ve özgürlükleri ile doğrudan ilgili olması nedeniyle, pratikte nasıl uygulanacağı ayrı ayrı ve çok net bir şekilde düzenlenmiştir. Hukuka aykırı olarak uygulanması sonucu bu tedbirlere maruz kalan kişiler, büyük ihtimalle maddi ve manevi zarara uğrarlar. Eğer devletten bir zarar görülmüşse, ya Allaha havale edilir, ya da o zararın karşılanması, artık hukuk devletinin boynunun borcudur.

Bu tür zarar/ziyanlar konusunda, Anayasamız ve kanunlarımız mealen demektedir ki:

"Ey hakimler ve karakolda görev yapan polisler! Yurttaşlarımı, hangi koşullarda ve hangi sürelerde tutuklayacağınız kanunlarda detaylı olarak yazılıdır. Aynı şekilde, karakollarda hangi sürelerde göz altında tutacağınıza da düzenledik. Olmaya ki, yurttaşlarımı hak ettiklerinden bir dakika bile fazladan tutuklu veya göz altında tutmayasınız. Aksi halde bana tazminat davası açarlar, ben de sizin canınıza okurum."

KARAKOLDA AYNA VAR MI?

Hakikaten de öyle öyledir, bir yurttaşın karakol kapısından girip, cezaevinden çıkışına kadar uzanan yargısal süreç içinde, yaşanabilecek tüm olumsuzluklar önceden tespit edilmiş ve düzenleme altına alınmıştır.

Öyle ki, hiç bir yurttaş karakola çağırılıp, “ Arkadaşlar şu anda yemek yiyor, çay içiyor, çok işleri var” gibi bahanelerle saatlerce bekletilemezler, diyecek olsam, inanmayanlar olabilir.

Ama onlara, bir Anayasa Mahkemesi kararını gösterebilirim:

M.E. 16 yaşındayken, Adana Cumhuriyet Başsavcılığının yürüttüğü bir soruşturma kapsamında 20 Eylül 2016’da, saat 05.30'da gözaltına alındı, 36 dakika sonra serbest bırakıldı. Sonra da, ‘hakkında kovuşturmaya yer olmadığı’na karar verildi. Bunun üzerine, M.E. de, haksız yere gözaltında kalması nedeniyle 2 bin lira maddi, 4 bin lira da manevi tazminat davası açtı. Mahkeme tazminat isteğini haklı buldu ama 39,24 TL maddi tazminat, 150 lira da manevi tazminata hükmetti. M.E, kararı temyiz etti ama sonuç değişmeyince, Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Mahkeme, “150 liralık manevi tazminat, Anayasa Mahkemesinin benzer davalarda belirlediği tazminat miktarına göre kayda değer ölçüde düşüktür” diyerek, 5 bin TL ödenmesine hükmetti.

KORUMA TEDBİRLERİ KİMİ KORUYOR?

Bu kararın iki önemli noktası var:

  1. AYM tarafından belirlenen, karakolda polislerin yurttaşa yaşattığı keyfi uygulamanın, devlete (yani vergisini ödeyen size, hepimize ) maliyeti 5 bin TL olmuştur. Bu konuya aşağıda, değineceğiz.
  2. Ancak, adliye mahkemesinde açılan ilk davada ise hakimlerin tazminata yaklaşımı farklı olmuştur. Tazminat talebi haklı bulunmuş, ama hiçbir caydırıcı özelliği olmayan, 150 TL gibi çok düşük miktar belirlenmiştir? Yukarıda karikatürize ettiğimiz şekliyle hakimlerin ellerinin titremesinin de bir nedeni var. Hakimler tazminat miktarını belirlerken, isteyen kişinin sadece yaşadığı maddi kayıpların ve manevi yoksunluğun onarılmasını hedefler. Bu nedenle tayin edilecek meblağ, asla onu zenginleştirecek düzeyde olmamalıdır. Temel kıstasları budur.

Öte yandan, devletin tazminat yükümlülüğü, sadece karakollarda haksız gözetimde bulunma veya hukuksuz şekilde tutuklanarak cezaevine konulması ve makul sürenin üzerinde orada tutulmasından kaynaklanmıyor.

  1. Yakalanmaları veya tutuklanmaları yakınlarına bildirilmeyenler
  2. Ev, işyeri arama kararı ölçüsüz şekilde uygulananlar
  3. Parasına veya eşyasına koşulları oluşmadığı halde el konulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan veya zamanında geri verilmeyenler...

gibi buraya sığmayacak kadar çok sayıda detay , devletin tazminat ödemesine neden olabiliyor.

Buraya kadar saydığım ihlaller kanunda ‘Koruma Tedbirleri’ olarak, pozitif anlam taşıdığı veren bir başlıkta toplanmış olması. Oysa uygulamada, zaman zaman tedbirden çok ‘zulüm’ haline dönüşebiliyor.

ANAYASA MAHKEMESİ NEDEN BONKÖR?

Yukarıdaki mahkeme kararında, adliye hakimlerinin verdiği 150 TL manevi tazminata karşılık olarak Anayasa Mahkemesi (AYM) hakimlerinin tayin ettiği 5 bin TL arasındaki büyük farkın merak konusu olması doğaldır.

Çünkü, AYM tazminat miktarını belirlerken, asla karşı tarafın bu tazminat nedeniyle zenginleşmesi gibi bir ihtimali, temel mesele olarak görmez. AYM, sadece yurttaşın özgürlüklerinin kısıtlanmış olması, bu nedenle acı çekmiş olması ve şahsi eşyalarında meydana gelen kayıp iddialarının gerçek olup olmadığı ile ilgilenir.

Ayrıca tazminatı parasal olarak belirlerken, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin benzer kararlarında Euro üzerinden belirlediği miktarları ölçü alırlar.

Kısaca özetle, tazminatın belirlenmesinde yerel adliye hakimlerini cimri, AYM hakimlerini ise bonkör olarak nitelemek haksızlık olacaktır.

HAKSIZ YERE CEZAEVİNDE TUTUKLU KALMA HALLERİ

Hakimlerin, sanıkları yargıladığı süre içinde, mümkün olduğu kadar cezaevinde tutma eğilimi içinde olmaları üzerinde biraz durmalıyız.

Bu uzun tutukluluk sürelerinin baş sorumlulardan biri medya, diğeri toplumda oluşan bu konudaki genel beklentidir.

Yani insanlar, küçük suçlar veya kabahat düzeyindeki olaylara karışan insanların bile derhal tutuklanması ve mümkün olduğu kadar cezaevinde tutulmasını istemek gibi, neredeyse sadistçe diyebileceğimiz eğilimler içindedir.

Aynı şekilde medya da adeta yangına körükle gitmekte, toplumun bu konudaki zaaflarını kaşıyacak çarpıcılıkta haber başlığı ve üslubu tercih etmektedir.

Hakimlerin, makul süreyi çok aşan tutuklama kararları ve tutukluluğun devamı konusunda verdikleri hukuksuz kararlara örnek olarak sayısız Yargıtay ve AYM kararı gösterilebilir.

Ama hiç gerek yok, Osman Kavala’nın Gezi Davası süresi içinde yaşadıkları bile tek başına yeterli olacaktır.

Ve Osman Kavala’nın mahkemeye çıkarılmadan cezaevinde uzun süre bekletilmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından tutuklu yargılanıyor olmasının ‘hak ihlali’ olduğu dair kararının uygulanmaması ( son aldığı müebbet hapis cezası kesinleşse bile), sırf bu nedenlerle yüklü miktarda tazminat isteme hakkı oluşturacağını tahmin etmek için, kahin olmak gerekmiyor.

TAZMİNATLARDAN HAKİMLERİ SORUMLULUĞU YOK MU?

Tazminat davalarından hakimlerin doğrudan sorumluluğu bulunmuyor. Davalar, devleti temsilen Hazine ve Maliye Bakanlığı’na karşı açılıyor. Hükmedilen tazminatları da doğal olarak Hazine ödüyor. Kanunda, Hazine’nin ödediği tazminatlar hakimlere rücu etme hakkını düzenlemiş ama uygulaması olduğunu pek sanmıyorum. (Bakanlığın web sitesinde yer alan bütçe envanterinde, bu tür tazminatlar için, yıllık ne kadar ödenek ayrıldığını tespit edip, buraya yazmayı çok istedim ama bulamadım)

Fakat, bu tür tazminat ödemeleri konusunda hakimlere rücu etme mekanizması çalıştırılmadıkça, başta haksız tutuklama olmak üzere kanunda ‘Koruma Tedbirleri’ başlığı altında yer alan diğer düzenlemelerle ilgili ihlallerle daha çok karşılaşacağız gibi görünüyor.

SONUÇ

Kanunda ‘Koruma Tedbirleri’ şeklinde tanımlanan, yakalama, gözaltına alma, tutuklama, elkoyma, ev ve işyeri araması gibi uygulamalar konusunda yaşanan olumsuzlukları, özetin özeti şeklinde anlatmaya çalıştım. Ve konuyla ilgili Anayasa ve kanun adlarını/numaralarını özellikle yazmadım ki, zaten karmaşık olan konu, iyice anlaşılmaz hale gelmesin.

Ve umarım, bu tür olumsuzluklar bugüne kadar başkalarının başlarına gelmiş olaylar olarak mahkeme tutanaklarında kalır ve bir daha tekrarlanmaz.

Köşe Yazıları Haberleri