Pembe Üçgen: Nazi Almanyası'nda eşcinsellere yönelik zulüm

BAHAR AKPINAR | Nazi Almanyası’nda eşcinsellere yönelik baskı toplama kamplarıyla başlamadı. Önce kullanılan dil değişti; bilimsel çalışmalar yok edildi, mekânlar kapatıldı, yasalar genişletildi ve ihbarlar polis dosyalarına dönüştü. Pembe üçgenin tarihi, zulmün adım adım nasıl inşa edildiğini ve 1945’ten sonra bile neden sona ermediğini anlatıyor.

BAHAR AKPINAR

Bir toplumu bir grup insana karşı harekete geçirmek için onları bir sabah ansızın düşman ilan etmek gerekmez.

Önce haklarında kullanılan dil değişir. Ardından görünürlükleri bir rahatsızlık, yaşadıkları hayat ahlaki bir sorun, varlıkları ise aile ve toplum için bir tehdit olarak tarif edilmeye başlanır.

Bilimsel çalışmalar kuşkuyla karşılanır, yayınlar ortadan kaldırılır, insanların bir araya geldikleri mekânlar kapatılır.

Sonra hukuk devreye girer. Daha önce var olan yasaların kapsamı genişletilir, cezalar ağırlaştırılır, polisin müdahale alanı genişletilir.

Komşunun, iş arkadaşının ya da eski sevgilinin ihbarı devletin bilgisine dönüşür. İsimler dosyalara, dosyalar listelere dönüşür.

Nazi Almanyası’nda eşcinsellere yönelik zulmün tarihi, bu sürecin nasıl adım adım kurulabileceğini gösteren en karanlık örneklerden biridir.

Konuya toplama kamplarındaki pembe üçgenden başlamak mümkün. Oysa biraz daha geriye, 1920’lerin Berlin’ine bakıldığında yok edilen şeyin büyüklüğü daha iyi anlaşılıyor.

Weimar Cumhuriyeti eşcinseller için bir özgürlük cenneti değildi. Erkekler arasındaki cinsel ilişkileri cezalandıran Alman Ceza Kanunu’nun 175. maddesi, yani Paragraph 175, 1871’den beri yürürlükteydi. Buna rağmen özellikle Berlin’de eşcinsel ve lezbiyenlerin oluşturduğu canlı bir kültürel dünya gelişmişti. Barlar, kulüpler, dergiler ve örgütler vardı.

Erkek eşcinselliğinin suç olmaktan çıkarılması için siyasi mücadele yürütülüyor, cinsellik bilimsel araştırmanın konusu haline geliyordu. Lezbiyenlerin cinsel ilişkileri Paragraph 175 kapsamında suç sayılmıyor, lezbiyen baloları düzenleniyor, barlar ve dergiler faaliyet gösteriyordu.

Magnus Hirschfeld eşcinselliğin suç olmaktan çıkarılması ve LGBTQ sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesi için mücadele etti.

Bu dünyanın merkezindeki isimlerden biri Magnus Hirschfeld’di. Yahudi ve eşcinsel bir Alman hekimi olan Hirschfeld, cinsellik ve toplumsal cinsiyet araştırmalarının öncü isimlerindendi. 1897’de kurulan Bilimsel İnsani Komite aracılığıyla eşcinselliğin suç olmaktan çıkarılması için mücadele etmiş, 1919’da Berlin’de Cinsel Bilimler Enstitüsü’nü kurmuştu. Enstitü yalnızca bir araştırma merkezi değildi. Cinsel sağlık ve cinsellik konusunda danışmanlık verilen, geniş bir kütüphane ve arşivin oluşturulduğu, dönemi için olağanüstü bir bilgi merkeziydi. Hirschfeld, önyargının bilgisizlikten beslendiğine ve bilginin insanları özgürleştirebileceğine inanıyordu.

Nazilerin iktidara gelmesinden yalnızca birkaç ay sonra, 6 Mayıs 1933’te Nazi yanlısı öğrenciler Hirschfeld’in enstitüsünü bastı. Kütüphane ve arşiv yağmalandı. Dört gün sonra Berlin’deki büyük kitap yakma eyleminde Cinsel Bilimler Enstitüsü’nden yağmalanan eserler ve belgeler de ateşe atıldı. Hirschfeld’in büstü sokaklarda taşındıktan sonra yakıldı. O sırada Almanya dışında bulunan Hirschfeld ülkesine bir daha dönemedi ve 1935’te Fransa’da öldü.

Bu tarih önemli, çünkü baskının nereden başladığını gösteriyor. Önce insanların bedenleri değil, onlar hakkında üretilen bilgi hedef alınmıştı. Bir grubun kendi deneyimini anlatabileceği dil, kendisini savunabileceği bilimsel birikim ve bir araya gelebileceği kurumlar ortadan kaldırılıyordu.

1933 boyunca eşcinsel örgütleri dağıtıldı, yayınları kapatıldı ve buluşma mekânları polis denetimine alındı. Lezbiyenler Paragraph 175 kapsamında sistematik olarak kovuşturulmadılar, ancak onların kurduğu sosyal ve kültürel dünya da bu saldırı sırasında büyük ölçüde dağıtıldı. Nazi dönemindeki LGBTİ tarihini yalnızca Paragraph 175 üzerinden okumak bu nedenle kadınların deneyimini görünmez kılma tehlikesi taşır.

Suçun sınırlarını genişletmek

Paragraph 175’in Nazi dönemindeki uygulamasında kritik tarih 28 Haziran 1935’tir. Bu tarihte Naziler yasayı değiştirdiler ve aynı yıl yürürlüğe giren yeni düzenlemeyle erkekler arasındaki hangi davranışların cezalandırılabileceğinin sınırlarını olağanüstü ölçüde genişlettiler. Önceki hukuk uygulamasında mahkûmiyet için daha dar biçimde tanımlanan cinsel davranışların kanıtlanması gerekirken, yeni düzenleme çok daha muğlak bir cinsel davranış anlayışına dayanıyordu. Böylece fiziksel temasın daha geniş biçimleri, hatta kimi durumlarda cinsel niyet taşıdığı düşünülen davranışlar da soruşturmanın konusu olabiliyordu.

Sonuç kısa sürede görüldü. 1934’te Paragraph 175 kapsamında verilen mahkûmiyetlerin sayısı binden azken birkaç yıl içinde yılda on binlerce kişiye ulaştı. Nazi dönemi boyunca yaklaşık 100 bin erkeğin eşcinsellik şüphesiyle tutuklandığı, bunların 50 binden fazlasının mahkûm edildiği kabul ediliyor.

Bunların tamamı toplama kamplarına gönderilmedi. Çoğu olağan ceza mahkemelerinde yargılanarak hapis cezasına çarptırıldı. Eşcinsellik gerekçesiyle toplama kamplarına gönderilen erkeklerin sayısına ilişkin tahminler ise yaklaşık 5 bin ile 15 bin arasında değişiyor.

Nazi devletinin eşcinsel erkeklere bakışı yalnızca geleneksel cinsel ahlaktan kaynaklanmıyordu. Mesele rejimin nüfus politikasıyla, erkeklik anlayışıyla ve ırksal devlet tasarımıyla doğrudan bağlantılıydı. Eşcinsel erkeklerin çocuk sahibi olmayacakları ve böylece rejimin arzuladığı nüfus artışına katkıda bulunmayacakları düşünülüyordu.

Heinrich Himmler bu meseleyi özellikle önemsiyordu. 1936’da Eşcinsellik ve Kürtajla Mücadele Reich Merkez Bürosu kuruldu. Kriminal polis bünyesindeki bu kurum, Gestapo ile birlikte eşcinsellikle suçlanan erkeklerin izlenmesinde merkezi bir rol oynadı.

Böyle bir sistemin işlemesi için yalnızca polis yeterli değildi. İhbar önemli bir araçtı. Eski sevgililer, komşular, tanıdıklar ve sorguya alınan başka erkekler yeni isimlere ulaşmanın yolları olabiliyordu. Adres defterleri ve mektuplar sosyal ilişkilerin haritasına dönüşüyordu. Richard Plant’ın The Pink Triangle kitabında anlattığı 1930’ların Frankfurt’u, korkunun insanlar arasındaki güveni nasıl yok ettiğini gösterir. Arkadaşlar ortadan kaybolmakta, insanlar evlerinden alınmakta, bulunan bir adres defteri yalnız sahibini değil, içinde adı bulunan herkesi tehlikeye atabilmektedir.

Plant’ın aktardığı Robbi Becker’in hikâyesi, hukuk dilinin insan bedeninde neye dönüşebildiğini gösteren daha ağır bir örnektir. Becker 1935’te babasıyla birlikte tutuklanmış, önce Sosyal Demokrat olan babası hakkında ifade vermeye zorlanmış, ardından hakkında eşcinsellik suçlaması ortaya atılmıştı. Avukata erişmesine izin verilmedi. Başka insanların isimlerini vermeyi reddettiğinde ağır cinsel işkence gördü. Serbest bırakıldığında vücudundaki yaralar cerrahi müdahale gerektirecek durumdaydı. Baskı böylece devlet ile birey arasındaki ilişkinin ötesine geçiyor, insanları birbirlerini ele vermeye zorlayarak toplumdaki güven ilişkilerini de parçalıyordu.

Pembe üçgen

Toplama kampına gönderilen bir insan oraya ulaştığında yalnızca mahkûm olmuyordu. Nazi kamp sistemi onu bir kategoriye yerleştiriyordu. Üniformaya dikilen renkli üçgenler mahkûmun devlet tarafından hangi gruba ait sayıldığını gösteriyordu. Siyasi mahkûmların, Yehova Şahitlerinin ve rejimin “asosyal” olarak sınıflandırdığı insanların ayrı işaretleri vardı. Eşcinsellik nedeniyle tutulan erkeklerin işareti ise pembe üçgendi.

Pembe üçgen yalnızca idari bir sınıflandırma değildi. Kamptaki herkesin o kişinin neden orada bulunduğunu görmesini sağlıyordu. Hayatta kalanların anlatıları ve kamp kayıtları, pembe üçgen taşıyanların son derece savunmasız gruplardan biri olduğunu gösteriyor. Ağır çalışma birliklerine gönderildiler, fiziksel ve cinsel şiddete maruz kaldılar. Toplumdaki eşcinsellik karşıtı önyargı kampın içine de taşındığından, diğer mahkûmların dayanışma ağlarından dışlanabiliyorlardı. Yiyeceğe, giysiye veya daha hafif bir işe ulaşmayı sağlayabilecek bu ilişkiler ise kamp koşullarında hayatta kalmak açısından son derece önemliydi.

Şiddet bununla sınırlı kalmadı. Bazı eşcinsel mahkûmlar insanlık dışı tıbbi deneylere maruz bırakıldı. Bazıları zorla hadım edildi. Ağır çalışma, açlık, hastalık, şiddet ve kamp koşulları çok sayıda insanın ölümüne yol açtı. Ölüm sayısını kesin biçimde belirlemek mümkün değil. Burada tarihsel bir ayrımı korumak gerekiyor. Eşcinseller, Yahudilere yönelik soykırımda olduğu gibi bütün bir nüfusun sistematik biçimde fiziksel olarak yok edilmesini amaçlayan aynı imha politikasının hedefi değildi. Bununla birlikte, Nazi devleti eşcinsel erkekleri sistematik biçimde izledi, tutukladı ve hapse attı. Binlercesini toplama kamplarına gönderdi ve bunların önemli bir bölümü orada hayatını kaybetti.

Kadınların görünmeyen hikayesi

Bu tarihin anlatılmasındaki güçlüklerden biri de eşcinsellere yönelik Nazi zulmü ifadesinin erkeklerin ve kadınların deneyimlerini aynılaştırabilmesidir. Paragraph 175 kadınlar arasındaki cinsel ilişkiyi suç saymıyordu. Naziler 1935’te yasayı değiştirirken kapsamını kadınlara genişletmeyi tartıştılar, ancak bunu yapmadılar. Nazi ideolojisi kadınları öncelikle doğurganlık üzerinden değerlendiriyor, rejimin “Aryan” kabul ettiği lezbiyen kadınların evlenmeye ve çocuk doğurmaya yöneltilebileceğini düşünüyordu. Kadınların orduda, siyasette ve devlet yönetiminde erkeklerle aynı güce sahip olmaması nedeniyle lezbiyenlik rejim tarafından erkek eşcinselliğiyle aynı türden siyasi ve demografik tehdit olarak değerlendirilmedi.

Bu durum lezbiyen kadınların Nazi rejiminde özgür oldukları anlamına gelmiyordu. Mekanları ve yayınları kapatıldı, örgütlenme imkânları yok edildi, bazıları başka hukuki ve toplumsal kategoriler üzerinden takibe uğradı. Birçoğu görünmez hâle gelerek yaşamaya çalıştı. Aynı rejimin farklı grupları aynı yöntemlerle hedef alması gerekmez. Doğrudan cezalandırma, kamusal alanı yok etme ve insanları görünmez olmaya zorlama aynı baskı düzeninin farklı araçları olabilir.

1945 neden bir son değil?

Bu tarihin en sarsıcı bölümü savaşın bitiminden sonra başlıyor. 1945 baharında toplama kampları kurtarıldığında pembe üçgen taşıyan mahkûmlar da kamplardan çıktılar. Ancak onları suçlu hâle getiren düşünce ve hukuk, kamp kapılarının açılmasıyla ortadan kalkmadı.

Batı Almanya, Nazilerin 1935’te ağırlaştırdığı Paragraph 175’i kullanmaya devam etti. 1949 ile 1969 arasında yaklaşık 100 bin erkek bu madde kapsamında soruşturuldu ve yaklaşık 50 bin kişi mahkûm edildi. Batı Almanya yasayı 1969’da önemli ölçüde değiştirdi. Paragraph 175’in Alman ceza hukukundan bütünüyle çıkarılması ise ancak 1994’te gerçekleşti.

Bu devamlılığın hafıza açısından ağır bir sonucu vardı. Nazi döneminde eşcinsellik nedeniyle zulüm görmüş bir erkek, savaş sonrasında başına gelenleri anlatırken aynı zamanda toplumun hâlâ suç ve utançla ilişkilendirdiği cinsel hayatını da açıklamak zorundaydı. Bir insanın kendisini kurban olarak tanımlayabilmesi, onu kampta mahkûm eden gerekçeyi yeniden açığa vurması anlamına gelebiliyordu. Bu nedenle birçok kişi yıllarca konuşmadı.

Tanıklığın ortaya çıkması yalnızca bir insanın hayatta kalmasına bağlı değildir. Onu dinlemeye hazır bir toplumun da var olması gerekir. Eşcinsel Nazi kurbanları açısından bu toplum çok geç oluştu. Pembe üçgen taşıyan eski bir kamp mahkûmunun deneyimlerini anlatan Heinz Heger’in The Men with the Pink Triangle adlı kitabının ancak 1972’de yayımlanması bu gecikmenin çarpıcı örneklerinden biridir. Ardından gelen araştırmalar, yıllarca tarih yazımının kenarında bırakılmış insanların tutuklanmalarını, mahkûmiyetlerini ve toplama kamplarındaki yaşamlarını daha görünür hale getirmeye başladı.

Zulüm bu nedenle yalnızca insan bedenine yapılanlardan ibaret değildi. Sonrasında yaşanan sessizlik de bu tarihin bir parçasıydı. İnsanlar önce yaşadıkları hayat nedeniyle cezalandırılmış, ardından hayatta kaldıklarında başlarına gelenleri anlatabilmek için neden tutuklandıklarını açıklamak zorunda bırakılmışlardı. Savaşın bitmesi onları geçmişlerinden kurtarmamıştı. Bazıları açısından geçmiş, savaş sonrası hukukunun ve toplumsal ahlakın içinde yaşamaya devam etti.

Almanya’nın bu insanları hukuken ve kamusal hafızada kurban olarak tanıması onlarca yıl aldı. Nazi döneminde Paragraph 175 uyarınca verilen mahkûmiyetlerin kaldırılması 2002’yi buldu. Savaş sonrasında rızaya dayalı eşcinsel ilişkiler nedeniyle verilen mahkûmiyetlerin rehabilitasyonuna ilişkin düzenleme ise 2017’de geldi. Berlin’de Naziler tarafından zulme uğrayan eşcinseller için ulusal anıt 2008’de açıldı.

Tarihlere yan yana bakıldığında hikâyenin gerçek uzunluğu ortaya çıkıyor. Nazi rejimi 1945’te çöktü. Paragraph 175 ancak 1994’te bütünüyle ortadan kalktı. Nazi döneminin mahkûmiyetlerinin iptali 2002’de, Berlin’deki anıtın açılması 2008’de, savaş sonrasında aynı hukuk nedeniyle mahkûm edilenlerin rehabilitasyonu ise 2017’de gerçekleşti. Tarih yalnız zulmün ne zaman başladığını kaydetmiyor. Bir toplumun yapılanın zulüm olduğunu kabul etmesinin ne kadar sürebildiğini de gösteriyor.

Pembe üçgenin daha sonra eşcinsel özgürleşme hareketleri tarafından sahiplenilmesi bu nedenle sıradan bir sembol değişikliği değildi. Devletin insanları sınıflandırmak, teşhir etmek ve aşağılamak için kullandığı bir işaret, yıllar sonra aynı insanların unutulmasına karşı kullanılan bir hafıza sembolüne dönüştü. İşaret değişmedi, ona yüklenen anlam değişti.

Magnus Hirschfeld bilginin önyargıyla mücadele edebileceğine inanıyordu. Naziler onun enstitüsünü yağmaladılar, araştırmalarının önemli bir bölümünü yaktılar ve kurduğu dünyayı dağıttılar. Ardından insanların özel hayatını polis dosyasına, sevgililerini muhbire, adres defterlerini delile ve bedenlerini suç mahalline dönüştüren bir düzen kuruldu. Bazılarının göğsüne pembe bir üçgen dikildi.

Tarih geleceğin nasıl olacağını söylemez. Tarihin işi kehanette bulunmak değildir. Ancak geçmiş, zulmün yalnızca son aşamasına bakıldığında başlangıcının kolayca gözden kaçabileceğini gösterir. Toplama kampları bu konunun başlangıcı değildi. Onlardan önce değişen bir dil, kapatılan mekânlar, dağıtılan örgütler, yakılan kitaplar, genişletilen yasalar, oluşturulan kayıtlar, ihbarlar ve kamusal hayattan yavaş yavaş çekilmeye zorlanan insanlar vardı. Tam da bugün yaşadıklarımız gibi.

Pembe üçgen bu yüzden yalnızca toplama kamplarından kalmış bir işaret değil. Aynı zamanda hafızanın önümüze bıraktığı zor bir soru: Bir toplum bazı insanların hayatlarını önce tartışılabilir, ardından sakıncalı, sonra da cezalandırılabilir hale getirmeye başladığında, zulmün tarihini hangi noktadan itibaren yazmaya başlamalıyız?

Richard Plant, The Pink Triange: The Nazi War Against Homosexuals, Henry Holt and Company, New York, 1986.

Köşe Yazıları Haberleri