Savaşta Hürmüz açmazı

Son haftalarda yaşananlar, Hürmüz Boğazı’nın artık sadece petrol akışını değil, uluslararası siyasetin ve ekonominin yönünü belirliyor.

28 Şubat’ta başlayan ABD – İran ve Körfez ile İsrail – Lübnan Savaşı’na doğru uzanan savaş hattının belirleyeni Hürmüz Boğazı. Hürmüz'ün kontrolü veya buradaki bir istikrarsızlık, Körfez’deki bölgesel bir çatışmayı hızla küresel bir enerji krizine dönüştürme potansiyeline sahip. Bu nedenle boğaz, İran’ın Batı’ya karşı en güçlü stratejik kozu.

Dünya haritasında ufak bir çizgi gibi görünen Hürmüz Boğazı, Umman Körfezi ile Basra Körfezi'ni birbirine bağlayan, yaklaşık 150-160 kilometre uzunluğunda stratejik bir deniz yolu. Boğazın genişliği en dar noktasında 39 kilometreye kadar düşse de, gemilerin geçebildiği çift yönlü deniz trafiğinin her biri sadece 3 kilometre genişliğinde.

Dünyanın en kritik enerji geçiş noktalarından biri kabul edilen bu boğaz, küresel petrol ticaretinin yüzde 20’sinin geçişini sağlıyor. Kuzeyde İran, güneyde ise Umman ve Birleşik Arap Emirlikleri ile çevrili olan bölge, dar yapısına rağmen dev tankerlerin geçişi için yaşamsal değerde bir koridor görevi üstlenerek küresel ekonomi üzerinde önemli bir etkiye sahip.

Son haftalarda yaşananlar, Hürmüz Boğazı’nın artık sadece petrol akışını değil, uluslararası siyasetin ve ekonominin yönünü belirliyor.

Uluslararası hukuk açısından olarak bakıldığında İran, Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü iki temel hukuki argümana dayandırarak savunuyor. İlki zararsız Geçiş ve güvenlik denetimidir. Özetle, İran, boğazı daha kısıtlayıcı olan "Zararsız Geçiş" rejimine tabi tutarak, kendi güvenliğini tehdit eden gemileri durdurma hakkına sahip olduğunu iddia eder. 1993 yılında hayata geçirdiği iç düzenlemesiyle, özellikle yabancı savaş gemilerinin geçişi için önceden izin alınmasını şart koşuyor. Bu durum sonucunda, İran Hürmüz konusunda meşru müdafaa ile stratejik hakimiyeti savunuyor.

28 Şubat sonrasında mevcut savaş ile çatışma ortamında, İran, BM Şartı’nın 51. maddesini (meşru müdafaa) gerekçe göstererek kendisine yönelik bir saldırı durumunda boğazı kapatabileceğini veya belirli ülkelere geçiş kısıtlaması uygulamayı savunuyor.

Bu bilgiler ışığında bakarsak, İran’ın Hürmüz’de attığı adımların askeri tarafı haricinde siyasi bir niteliği olduğunu söylemek mümkün. İran egemenlik hakkı üzerinde dururken, hangi emtianın ne zaman ulaşacağını, kimin ne kadar bekleyeceğini kısaca hangi ekonominin ne hızda nefes alacağını belirleme alanını da kendine açıyor.

Bu nedenle Hürmüz’ün ticari akışında yer alan herhangi bir duraklama, sadece petrol fiyatlarında bir artış değil, küresel üretim zincirlerinde bir gecikme anlamına geliyor.

Çin ile Rusya’nın Duruşu

7 Nisan 2026’da BM Güvenlik Konseyi’nde Hürmüz Boğazı’na ilişkin sunulan karar tasarısı, 11 ülkenin desteğine rağmen Rusya ve Çin’in veto oylarıyla kabul edilmedi; Kolombiya ve Pakistan ise çekimser kaldı. Bahreyn öncülüğünde ve Körfez ülkelerinin desteğiyle hazırlanan tasarı, ticari gemiciliğin güvenliğini sağlamak, ülkeler arasında savunma amaçlı iş birliğini teşvik etmek ve boğazın kapatılmasını caydırmak gibi unsurlar içeriyordu. Metin, itirazlar üzerine yumuşatılmış olmasına rağmen Rusya ve Çin, tasarının İran’a karşı taraflı olduğunu ve gerilimi artırabileceğini savunarak veto etti. Bu gelişme, İran’ın boğazı büyük ölçüde kapattığı ve küresel enerji akışının ciddi şekilde etkilendiği bir dönemde, uluslararası bir müdahale mekanizmasının BM üzerinden hayata geçirilmesini engellemiş oldu.

Çin bu kriz boyunca daha temkinli ve dengeli bir yol izledi. BM Güvenlik Konseyi’nde veto kullanırken, askeri adımların değil diplomatik çözümlerin öne çıkması gerektiğini söyledi. ABD’nin askeri seçeneklerine mesafeli durdu. Bu yaklaşımın en somut örneği, Pakistan’la birlikte sunduğu ateşkes girişimi oldu. 31 Mart’ta açıklanan plan; ateşkes, insani yardım ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını içeriyordu. Ardından Pakistan’ın iki aşamalı önerisi geldi ve yoğun görüşmeler sonucunda 8 Nisan’da iki haftalık ateşkes sağlandı. Çin’in bu süreçte Körfez ülkeleriyle temas kurması ve “deniz güvenliği askeri müdahaleyle değil, istikrarla sağlanır” mesajı vermesi, krizi diplomasiyle yönetmeye çalıştığını gösteriyor.

Bu çerçevede, Çin’in yaklaşımı iki temel aks arasında şekilleniyor: enerji akışının kesintiye uğramaması ve dengelerin bozulmaması. Hürmüz Boğazı’nın açık kalması Çin ekonomisi için önemli olsa da Çin bu sorunun askeri müdahalelerle değil, diplomasi yoluyla çözülmesi gerektiğini savunuyor. Bu yüzden hem ateşkes çağrıları yapıyor hem de taraflarla temas kurarak arabulucu bir rol üstlenmeye çalışıyor.

Rusya açısından bakıldığında tablo biraz farklı görünüyr, sürece daha çok ekonomik açıdan bakıldığı haberlere yansıyor. Yükselen petrol fiyatlarının bütçe gelirlerini artırdığını ve ihracat yapan sektörleri rahatlattığını açıkça ifade ediliyor. Başbakan Mişustin de, Orta Doğu’daki kriz nedeniyle bozulan tedarik zincirlerinin enerji, gıda ve gübre gibi alanlarda Rusya için yeni fırsatlar yarattığını söylüyor. Ayrıca krizin etkisiyle Rus petrolüne uygulanan fiyat indiriminin azaldığı, bazı durumlarda daha yüksek fiyattan satış yapılabildiği belirtiliyor.

Öte yandan Rusya, küresel arzda oluşan boşlukları doldurabilecek kapasiteye sahip olduğunu vurguluyor ve de tüm bu fırsatlara rağmen iç piyasayı koruma ile fiyat istikrarını sağlamanın öncelik olmaya devam ettiği ifade ediliyor.

ABD ve NATO ayrımı

Bu tabloya karşılık gelen Trump’ın liderliğinde ABD, Hürmüz’ün açılmasını talep ediyor; ama bu talep, uluslararası hukuka dayanmanın ötesinde kalan bir güç dayatmasına bağlı. Hürmüz’ün “koşulsuz açılmalı” talebi, Trump’ın beklentisine karşın NATO içinde karşılık bulmuyor. NATO ülkeleri, bu savaşın parçası olmak konusunda kararlı görünüyor. Böylesi bir askeri müdahalede yer almak Avrupa için yalnızca stratejik değil, aynı zamanda siyasi bir risk olarak görülüyor. Bu nedenle NATO içinde görüş ayrılıkları daha açık hale geliyor. Avrupa ülkeleri ABD kadar hızlı ve net bir şekilde hareket etmek istemezken, Trump müttefiklerin ABD’nin yanında yeterince durmadığını düşünüyor ve “açıkça hayal kırıklığına uğradığını” ifade ediyor. Bazı haberlere göre, Almanya, İtalya, Lüksemburg, Romanya ve İspanya askeri katılımı tamamen reddediyor. Ancak, Avrupa ülkelerinin bir kısmı ABD’ye üs, lojistik ile hava sahası konusunda destek veriyor.

Diplomasi nereye düşüyor?

Son dönemde sık sık ateşkes ilan ediliyor, ancak bu ateşkesler kısa sürede ihlal ediliyor. Bu da diplomasinin kâğıt üzerinde hareketli görünmesine rağmen sahada karşılık bulmakta zorlandığını gösteriyor. Özellikle İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırıları ve buna bağlı çatışmalar, ilan edilen ateşkesleri fiilen geçersiz kılıyor.

Bu tablo bize şunu gösteriyor: diplomasi tamamen ortadan kalkmış değil, ancak etkisi sınırlı ve kırılgan. Sahadaki askeri gelişmeler, masada kurulan dengeleri her an bozabilecek güçte.

Bugün Hürmüz sadece bir kriz noktası değil; ülke politikalar, ulusal ekonomiler ve uluslararası ekonomi dengelerini etkileyen 150 kilometrelik bir etki alanı. Açık ya da kapalı olması, tüm ilişkileri değiştiriyor. İran geçişleri kontrol ederek avantaj sağlıyor, Çin diplomasiyle öne çıkıyor, Rusya ise piyasada hâkim hale getiriyor. ABD ise içine girdiği her anlamdaki “darboğaz”da NATO müttefikleriyle zıt pozisyonda duruyor.

Savaşın 42. gününde tablo bu şekilde. 42. günden olası bir yarına bakıldığında, sahadaki durumun uzun süre kırılgan olacağını düşünmemek elde değil.

Gündem Haberleri