ÖZGE MUMCU AYBARS
17 Mart gecesi açıklanan kararname öncesinde, Türkiye’de son dönemde hayranlık uyandıran İspanya Başbakanı Pedro Sánchez üzerine bir yazı kaleme almayı planlıyordum. Ancak kararname, tıpkı son zamanlarda yazdığım pek çok metinde olduğu gibi, bu yazıyı da yeniden savaşın eksenine çekti. Sanchez üzerine yazı yazacağım, şuraya bir not düşeyim.
Mart ayının ilk haftasında İran’dan ateşlendiği ama halen “false flag” operasyonu olup olmadığı belirlenemeyen balistik füzenin Türkiye hava sahasına yönelmesi ve NATO unsurları tarafından düşürülmesi, Türkiye’nin ve NATO ülkelerinin tehdit algılarını arttırdı. Milli Savunma Bakanlığı, 13 Mart 2026’da İran’dan ateşlenerek Türkiye hava sahasına giren bir balistik mühimmatın daha Doğu Akdeniz’de bulunan NATO hava ve füze savunma unsurları tarafından etkisiz hale getirildiğini duyurdu. Açıklamaya göre, olayın tüm yönleriyle aydınlatılması için ilgili ülke ile temasların sürüyor, milli güvenliğe yönelik tehditlere karşı gerekli tüm tedbirlerin kararlılıkla alınıyor ve gelişmelerin yakından takip ediliyor.
Üst üste gelen etkisiz hale getirilen füzelerin ardından, 10 Mart 2026’da Malatya Kürecik bölgesine NATO koordinasyonunda bir Patriot füzesi yerleştirildi. Bu kararın Kürecik’teki erken uyarı radarının korunması için alındığı ifade edildi. Ardından yine MSB’nin açıklamalarına göre hava sahasının ve vatandaşların güvenliğini sağlamak amacıyla milli tedbirler alındı. NATO tarafından sağlanan destek kapsamında, 18 Mart 2026’da Adana’da mevcut İspanya Patriot sistemine ilave bir Patriot füzesi daha yerleştirildi. Bu iki Patriot adımıya birlikte Türkiye, olası ataklara karşı önemli noktaları korumak amacıyla hızlı bir savunma sistemi kurmuş oldu. NATO bu bölgesel savaşa taraf olmaya niyetli de görünmüyor.
Milli Savunma Bakanlığı, 18 Mart’ta yaptığı açıklamada, Orta Doğu’daki gelişmeler çerçevesinde, İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarının ve Gazze’deki ihlallerinin bölgesel istikrarsızlığı derinleştirdiğinin altını çizdi. Lübnan’ın egemenliğine destek mesajı verirken de Hürmüz Boğazı’nın güvenliğinin küresel ekonomi açısından kritik olduğunu ifade etti. Sıcak savaşla birlikte kurulan dengelerin yıkılabildiği bir dönemde, söylemleri yakından takip ederek Türkiye’nin tam olarak nerede duracağını yakından takip etmek gerekiyor. Şu anki pozisyonun “temkinli” olduğunu söylemek mümkün.
Biraz geriye gidelim. Artan sıcak savaş ve gerilim üzerine 10 Mart 2026’da TBMM’de bir kapalı oturum gerçekleştirildi. Dışişleri ve Milli Savunma Bakanları milletvekillerine bölgedeki gelişmeler hakkında kapsamlı bir bilgilendirme yaptığı haberlere yansıdı.
Bu oturumun detaylarını kayıtlar açılırsa yasal düzlemde 10 yıl sonra öğrenebileceğiz, o da açılırsa. Yine de mecliste savaş konusunda bir fikir birliği oluştu. Hem Meclis Başkanı hem de muhalefet liderleri Türkiye'nin savaşa girmemesi gerektiğinde birleşti. Kutuplaşmanın bu kadar yoğun olduğu bir dönemde, h 'savaş istemiyoruz' denmesi gerçekten nadir görülen bir durum.
TBMM oturumundan bir 7 gün ileriye doğru gidelim.
17 Mart 2026 tarihli Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’ne göre, yabancı ülkeler arasında gönderilecek askeri malzemelerin Türkiye üzerinden transit geçişine izin verildi. Bu izin, Türkiye'nin savaş lojistiğinde önemli bir rol üstleneceği yorumlarını beraberinde getirdi.
Kararın, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyonlarını artırdığı bir döneme denk gelmesi tartışmaları alevlendirdi. Muhalefet, bu adımın Türkiye’yi dolaylı yoldan savaşın içine çekeceğinden ve İran’ın hedefi haline getirebileceğinden endişeli. İktidar ise konuyu tamamen 'uluslararası kurallar ve teknik bir işleyiş' olarak görüyor
Herkesin merakla beklediği İBB davasında ilk perde geçen hafta açıldı. 400’den fazla sanığıyla devasa bir dosyaya dönüşen bu süreç, artık sıradan bir belediye soruşturması değil; ülkenin en kritik siyasi kırılma noktalarından biri. Dün Saraçhane’de, tutuklamaların birinci yılı nedeniyle düzenlenen o büyük miting, konunun toplumsal boyutunu bir defa daha gösterdi. Yine de önümüzde tehlikeli bir ihtimal var: Uzun zamana yayılacak duruşmalarla davanın yavaş yavaş kamuoyu gündeminden düşürülmesi... Hele ki davanın eski başsavcısının bugün Adalet Bakanı koltuğunda oturuyor olması, sürecin tarafsızlığına dair umutları daha en başından gölgelediği düşünülürse. Özgür Özel’in dile getirdiği turpun küçüğü dediği malvarlığı açıklamaları boşuna değil. Ve de muhalefetin üzerine kıskacın daha da artacağını öngörmemek mümkün değil.
Demokrasinin sadece tabelada kaldığı bir yargı işleyişine boyun eğildiğine göre, günü geldiğinde o kavramın kendisini bile mumla aramak zorunda kalabiliriz.
Türkiye, Mart 2026’nın ortasında zemini oldukça kırılgan bir fay hattı üzerinde duruyor. Bir yanda Doğu Akdeniz’de füzelerin gölgesindeki o sert lojistik satranç, diğer yanda mahkeme salonlarında verilen zorlu demokrasi sınavı... Artık bölgedeki sıcak savaşın olası senaryolarıyla, Ekrem İmamoğlu’nun yargıyla imtihanı birbirinden bağımsız değil.
Özge Mumcu Aybars, 1994 yılında kurulan Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nın (um:ag) kurucu aile üyeleri arasında yer almakta ve hâlen vakfın yönetimini yürütmektedir. Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi lisansı, Ankara Üniversitesi’nde yüksek lisansını, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde doktorasını tamamlamıştır. Doktora sürecinde Pantheon Üniversitesi’nde Erasmus bursiyeri olarak bulunmuş, 2016 yılında Avrupa Birliği Ziyaretçi Programı (EUVP) bursiyeri seçilmiştir. 2024 ise TEFF bursiyeri olmuştur.
Türkiye–AB ilişkileri, anayasal reformlar, barış süreçleri ve dış politika alanlarında çalışan Aybars; DSP, TEPAV, Başkent Üniversitesi İletişim Fakültesi ve CHP’de Ünal Çeviköz’ün danışmanlığını yapmıştır. Gazeteciliği güçlendirme çerçevesinde um:ag bünyesinde proje yazmış ve yürütmüştür. Hâlen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’a dış politika ve dış ilişkiler alanlarında danışmanlık yapmaktadır. Belçika merkezli JournalismFund’un Danışma Kurulu üyesidir. T24, BirGün ve Cumhuriyet’te yazıları yayınlanmıştır. Halen Kısa Dalga için düzenli yazılar ve podcast içerikleri üretmektedir.