“That’s all she wrote”... Her şey buraya kadarmış” diyen kovboy nerede, AKP hâlâ nasıl birinci?

SEDAT BOZKURT | Türkiye’de sağlıklı olmayan bir biçimde siyasetin merkezinde yargı var. İktidarın siyaset yapma aracının en önemlisi haline gelmiş bir yargı hem de. Siyaseti, medyayı, ticareti yargı eliyle “terbiye” etme dizayn etme algısını, olguya çeviren örneklere her gün tanıklık ediyoruz.

SEDAT BOZKURT

Bazı deyimler, anlatılmak istenilen uzun meseleyi çok kısa ve açık ifade ederler. Kovboy filmlerinde hep karşımıza çıkan bu deyim çok da dikkatimizi çekmemiştir. Rakibi sıkıştıran ana aktör kovboy, yukarıdaki cümleyi kurar ve tetiğe basar. Türkçe olarak biz bunu hep, “her şey buraya kadarmış, hikayen bitti” olarak duyduk. Bunu bazen kurbanın ağzından da duyarız, köşeye sıkıştığı, çaresiz kaldığı zamanlarda.

AKP iktidardaki 24’üncü yılını tamamladı. Tamamladı ama kutlayamadı. İktidardaki 24’üncü yılını AKP Genel Merkezi’nde bir panel ile kendilerine anlatmakla yetindiler. Panelde konuşmacı olarak Genel Başkan Vekilleri Efkan Ala, Mustafa Elitaş, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, AKP sözcüsü Ömer Çelik, Teşkilat Başkanı Ahmet Büyükgümüş vardı. (Ağır hasta olmasaydım panelle ilgili detay da sizlere aktarabilirdim ama katılamadım.) Panele katılanlardan AKP sizcüsü Ömer Çelik, kuruluşundan bu güne ya bakan ya da partinin yönetim organlarında. Anlatacak çok şeyi olmalı aslında, anlatabilirse tabii. Ahmet Büyükgümüş AKP’nin en kötü son 10 yılında var, bildiğim kadarıyla. Ne anlatmıştır, merak ettim…Siyasetteki 25 yılını yasak savar gibi geçiştiren, iktidardaki 24’üncü yılını hatırlatmak bile istemeyen bir siyasi parti AKP. Bunun nedenlerini uzun uzun anlatmaya gerek yok; memlekete ilişkin her veri tekrar tekrar bunu ortaya koyuyor. Bu partinin 24 yıllık iktidarında 4 başbakanı, 2 de cumhurbaşkanı oldu. Hem cumhurbaşkanı hem de başbakan olan Abdullah Gül’ün AKP ile ilgisi yok, hatta zaman zaman muhalif. Genel Başkan ve Başbakan olan Ahmet Davutoğlu, AKP’ye muhalefet etmek için bir parti kurdu. Bu, Türk siyasi hayatında ilk kez tanıklık edilen bir durumdur.

AKP’nin 25 yılını ve iktidardaki 24’üncü yılını aslında “kurucu sac ayaklar” olan Abdullah Gül, Bülent Arınç ve Abdüllatif Şener anlatmalıydı. (Aslında dönem dönem Arınç, makul bir eleştiri tonunda bunu yapıyor, hakkını teslim etmek gerekir) Ama mesela, partiyle ne kadar ilişkisi olduğu bilinmeyen Mehmet Şimşek ve partinin bürokratı olan Efkan Ala’ya kalmamalıydı bu iş. Elitaş kuruluşundan beri AKP’de ama ondan daha iyi bu meseleyi anlatacak isimler yok mu partide?

Sandık olmasaydı Kaya tutuklanır mıydı?

Hikayesi uzun zaman önce biten AKP’nin dramını madde madde anlatmaya gerek yok. AKP’nin 24 yıllık iktidar öyküsünü eski bakan ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya’nın fotoğrafı net bir biçimde ortaya koydu. 17/25 Aralık sürecinde de benzer bir fotoğraf vardı AKP’nin, 4 bakanın yan yana olduğu. O dönem 4 bakan görevden alındı, şimdi Sayan tutuklandı. Bu 2 fotoğraf karesi, AKP’nin 24 yıllık iktidar öyküsüdür. Köprüler, havaalanları, savunma sanayi ürünleri bu öykünün herhangi bir satırı bile olamaz. Siyaset böyle bir şeydir işte.

Kriz yönetme yeteneği olan bir siyasetçi olan Erdoğan, ortada kriz olmadığı zamanlarda da bunu çıkarabiliyor. Bu krizi de yönetmenin derdinde. Ama eli ekonomik açıdan çok rahat değil. Sokaktaki öfkenin de farkında. Sayan’ın yanında çok daha fazla kurbana ihtiyacı olacak. Roma döneminde arenalarda aslanlara atılan kurbanlar gibi, yani.

Bu, farklı ama siyaset açısından hayli anlamlı 2 örnek bize çok net bir şey söylüyor. Sandık, seçim Türkiye için hayati öneme sahip. Sandık kaygısı, seçim kaygısı olmasaydı, Fatma Betül Sayan Kaya Silivri’nin soğuk koridorlarını hiç tanımayacaktı. Ya da 4 bakan 17/25 Aralık sonrasında koltuklarında oturmaya devam edeceklerdi. Erdoğan siyaseti, iktidarını muhafaza etmek için kurban vermekten çekinmez. 17/25 Aralık’ta da öyle oldu. Sadece bakanlarını değil, devleti beraber dizayn ederek, gücünü paylaşmak için yola çıktığı cemaati de kurban etmekle kalmadı, yok etti. Sayan meselesinde de aynısı mı yaşanacak? Hiç kuşkunuz olmasın. AKP’nin öyküsünün bitmiş hali, sürekli kendisini tekrarlamasıyla da ortaya net bir biçimde çıkıyor.

İnan Mutlu Hoca Türkiye ile komşu ülkelerin gıda enflasyonunu kıyaslayarak paylaşmış, tam da Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ile Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan’ın (Onlar İran, İsrail ve ABD savaşı diyor) ABD ve İsrail’in hukuksuzca İran’a saldırmasının, enflasyonla mücadelede yüzde 7’lik bir artışa neden olduğunu açıkladığı zaman. (Bu açıklama aslında Türkiye ekonomisinin nasıl kırılgan ve etkilere açık olduğunun da itirafı. Ama sorsanız bunu hemen reddederler.)

Türkiye’de yüzde 26,6 olan gıda enflasyonu komşularımız Suriye’de yüzde 20, Irak’ta 2,6, saldırıya uğrayan İran’da 13,1, Ermenistan’da 6,2, Gürcistan’da 3,4, Güney Kıbrıs’ta 3,6, Yunanistan’da 0,6, Bulgaristan’da 1,6, savaş halindeki Ukrayna’da ise 8,9. Türkiye’yi yüzde 7 etkileyen savaş, komşularımızı teğet geçmeyi bırakın, yanına, yöresine bile uğramamış. (Bu tabloyla AKP’nin ekonomideki öyküsü bir anda masala dönüşüyor.)

Kararsızlar yine 1’inci parti

Ekonomi her şeyin başıdır. Son dönemlerde dünyanın farklı bölgelerinde gerçekleşen seçimlerde, seçmenlerin ortaya koyduğu beklenmedik tabloların temel nedeni de ekonomidir. Buradaki seçim sonuçlarını etkileyen dinamikleri ve oy verme gerekçelerini ayrıca tartışabiliriz. Ama temel neden ekonomideki olumsuz tablolardır.

2026 bütçesi yılın 9 ayında 1 trilyon 840 milyar lira açık verdi. Bu süre içinde tam 2 trilyon lira borç faizi ödendi. Geçen senenin 9 ayında 9 milyar olan örtülü ödenek harcaması bu yılın 9 ayında 19 milyarı buldu. Bu dönemde çiftçiye, üreticiye yapılan yardım miktarı ise öngörülenin yarısından az olarak sadece 114 milyar lirada kaldı. Emeklinin, memurun, işçinin durumunu tekrar tekrar anlatmaya gerek yok. Memleketin ekonomi tablosu bu.

Fon krizi öncesinde AKP’nin oylarında, anketlerin geneline yansıyan bir yükseliş dikkat çekiyordu. Bu kararsızlardaki azalma ile doğru orantılıydı. Erdoğan’ın siyasetinin kurgusu da bunu öngörüyordu. Fon sonrası sağlıklı bulduğum anketlerde kararsız, tepki ya da protesto oyları tekrar birinci sıraya yerleşmiş görünüyor.

Area’nın anketine göre kararsızlar ile AKP’nin oy oranı yüzde 23,5 ve eşit. Yeni Parti 17,9. Anketlerdeki tek değişiklik 4’üncü sırada görülüyor. Area’da 4’üncü sırada 5,7 ile İYİ Parti var.

Metropol’ün anketinde protesto ve kararsızların oy oranı yüzde 24,7. AKP yüzde 23, Yeni Parti yüzde 18,1 ve İYİ Parti yüzde 8,1.

Özdemir Araştırma ’ya göre kararsızlar yüzde 23,1, AKP 23, Yeni Parti 19, DEM 7,5.

En dramatik sonucu kıdemli araştırma şirketi Sonar bulmuş. Sonar’ın anketine göre kararsız, görüş belirtmek istemeyenlerin oranı yüzde 33,1, AKP yüzde 19,8, Yeni Parti yüzde 18,8. İYİ Parti 10,1. (İyi Parti’nin özellikle süreçle ilgili kendisini iktidar karşısında konumlandırmasının sonuçları anketlerde görülüyor. Bu kalıcı olabilir mi? Ona bakmak lazım.)

MHP’den anketlere ilişkin kısmen haklı olan itirazlar, eleştiriler, hatta tehditler gelse de son anket sonuçlarındaki benzerlik dikkat çekici. Yukarıdaki ekonomik tabloya karşın AKP’nin her ankette 1’inci çıkması, bence üzerinde durulması gereken bir durum. Bu ayrı ve uzun bir yazı konusu.

Asal araştırma, son dönemin en ilgi çeken sorusunu yöneltmiş deneklerine, “Muhalefet ülkeyi yönetebilir mi?” yüzde 34,5 "evet" demiş, yüzde 55 "hayır" yanıtını vermiş. Bu tür soruları aslında sağlıklı bulmuyorum. İktidarın ülkeyi “yönetebildiği” gibi bir sonuç da çıkar bu sorudan. Bir de yaygın iktidar medyasına muhatap olmuş seçmenin ruh halini de göz önünde bulundurmak lazım. Ama bu yanıtlarda muhalefetin bir “güven” verememe durumunu da hemen görüyorsunuz. Mesele bu zaten.

Türkiye’de sağlıklı olmayan bir biçimde siyasetin merkezinde yargı var. İktidarın siyaset yapma aracının en önemlisi haline gelmiş bir yargı hem de. Siyaseti, medyayı, ticareti yargı eliyle “terbiye” etme dizayn etme algısını, olguya çeviren örneklere her gün tanıklık ediyoruz. Medya organlarının siyaset sayfaları hep yargı haberleriyle dolu. Muhalefet de iktidarın onu çektiği bu alandan doğal olarak çıkamıyor. Bu konuda iktidarın eline verilen malzemelerin çeşitliliğini en son Mustafa Sarıgül meselesinde bir kez daha gördük. Yargıdaki tuhaflık süreklilik gösteren, çoğunluğu de beraat ile sonuçlanan tutuklamalarla ilgili olarak da kendini gösteriyor.

Türkiye’deki 402 cezaevinin kapasitesi 304 bin kişi. Şu anda tutuklu ve hükümlü sayısı ise 437 bin 889. Ülkenin belki de en dramatik tablosu budur. Yargı ve ekonominin bu tablosuna karşın seçmen muhalefetin bu ülkeyi yönetemeyeceği inancında. En azından büyük kısmı…

Köşe Yazıları Haberleri