Tiyatroya yer açmak

BAHAR AKPINAR | Bugün İstanbul’da tiyatro üretimi ortadan kalkmış değil. Aksine genç topluluklar, bağımsız sahneler ve farklı estetik arayışlarla son derece canlı bir üretim var. Fakat iki İstanbul arasındaki asıl fark kaç oyun üretildiğinde değil. Bir zamanlar tiyatronun şehirde bir yeri vardı. Şimdi ise tiyatro şehirde kendine yer arıyor.

BAHAR AKPINAR

Cumhuriyet sanatı kurumsallaştırırken yalnızca okullar açmayı, sanatçılar yetiştirmeyi ve kurumlar oluşturmayı hedeflemedi. Sanatın karşısında onu izleyecek, takip edecek ve hayatının bir parçası haline getirecek bir sanatsever kitlesi, tiyatro özelinde ise bir seyirci yaratmayı da hedefledi.

Çünkü tiyatro yalnızca sahnedeki oyuncuyla kurulmaz. Karşısında onu izlemeye gelen, bunu bir alışkanlığa dönüştüren, repertuvarı takip eden ve zaman içinde seçici hale gelen bir seyirciyle var olur. Seyircinin tiyatro ile kurduğu ilişki salonun dışına taşar. Tiyatroya ulaşmak için şehrin içinde hareket eder, belirli semtlere gider, belirli sokakları kullanır, oyun öncesinde ve sonrasında o çevrede zaman geçirir. Böylece tiyatro seyircisi aynı zamanda kent yaşamının da bir parçası haline gelir.

İstanbul’un tiyatro ekosistemi

İstanbul’da özellikle 1950’lerden başlayarak, 1960’larda iyice görünür hale gelen özel tiyatro hareketi de böyle bir seyirciyle birlikte büyüdü. Bir akşam tiyatroya gitmek isteyen İstanbullunun önünde yalnızca oyunlar değil, tiyatrolar vardı. Küçük Sahne, Ses Tiyatrosu, Dormen Tiyatrosu, Muammer Karaca Tiyatrosu, Kent Oyuncuları, Gülriz Sururi-Engin Cezzar ve başka topluluklar… Seyirci yalnızca hangi oyuna gideceğini değil, nereye gideceğini de biliyordu.

Tiyatroların çevresinde kafeler, lokantalar, kitapçılar, sokaklar ve buluşma yerleri vardı. Tiyatroya gitmek yalnızca bir oyun izlemek değil, şehrin belirli bir bölgesine karışmak, orada birkaç saat geçirmek ve başka insanlarla karşılaşmak demekti. Tiyatro şehrin gündelik hayatını, şehir de tiyatronun seyircisini besliyordu. İşte bu bir tiyatro ekosistemiydi.

Bugün İstanbul’da tiyatro üretimi ortadan kalkmış değil. Aksine genç topluluklar, bağımsız sahneler ve farklı estetik arayışlarla son derece canlı bir üretim var. Fakat iki İstanbul arasındaki asıl fark kaç oyun üretildiğinde değil. Bir zamanlar tiyatronun şehirde bir yeri vardı. Şimdi ise tiyatro şehirde kendine yer arıyor.

Peki bu iki İstanbul’un arasına ne girdi?

Elbette tek bir tarih, tek bir siyasi dönem ya da tek bir ekonomik kriz koymak mümkün değil. İstanbul değişirken mevcut ekosistem bozuldu, tiyatronun şehir içindeki coğrafyası da değişti. Bazı salonlar kapandı, bazıları yıkıldı, bazıları el değiştirdi. Kentin merkezleri, eğlence alışkanlıkları ve seyircinin hareket güzergahları dönüştü. Bir zamanlar bir topluluğun adıyla özdeşleşen tiyatro binası giderek daha zor sürdürülebilir bir modele halini aldı. Bunun sonucu yalnızca önemli sahnelerin kaybedilmesi değildi. İstanbul tiyatro yaşantısında sabit adres fikri zayıfladı.

Çünkü tiyatronun bir yerde yıllarca kalması yalnızca kira kontratının devam etmesi anlamına gelmez. O sabit mekan, aynı kapıdan tekrar tekrar giren seyircisini de yaratır. O seyirci yolu biliyordur. Oyun öncesinde nerede buluşacağını, sonrasında nerede oturacağını bilir. Tiyatroyu yalnızca takip ettiği oyunlarla değil, şehrin içindeki bir güzergahla ilişkilendirir. Mekan sürekliliğini kaybettiğinde bu alışkanlığın da yeniden kurulması gerekir.

“Ne oynayacağız?”dan önce “Nerede oynayacağız?”

Bugünün özel tiyatrosu tam da burada başka bir İstanbul’la karşı karşıya.

Kendi mekanını açmak isteyen bir topluluğun önünde yüksek kiralar, vergiler, personel ve teknik giderler, ruhsat ve bakım masrafları var. Kendi sahnesi olmayanların önünde ise başka salonların kiraları, boş tarih bulma meselesi, dekor taşıma ve her yeni mekana yeniden uyarlanma zorunluluğu duruyor. Belediyelerin sahneleri özel tiyatrolar için önemli bir nefes alanı sağlıyor gibi görünse de kira giderleri başlı başına mesele olmaya devam ediyor. İstanbul’daki üretimin büyüklüğü düşünüldüğünde bütün talebi karşılamaları da mümkün değil.

Bu yüzden İstanbul tiyatrosunun önemli bir bölümü pasajlarda, apartman katlarında, bodrumlarda, eski dükkanlarda ve dönüştürülmüş küçük alanlarda yaşamaya çalışıyor. Mesele bu mekanların küçük olması değil. Küçük bir sahne son derece güçlü bir estetik tercih olabilir. Mesele, küçüklüğün ve geçiciliğin tercih olmaktan çıkıp ekonomik zorunluluğa dönüşmesi.

Bir tiyatro binasından daha fazlası

Tam da bu nedenle Muammer Karaca Tiyatrosu’nun yeniden açılması, İstanbul’a eski bir tiyatro binasının geri kazandırılmasından daha fazla anlam taşıyor.

Muammer Karaca Tiyatrosu’nun hikayesini önemli kılan, başlangıcında da özel tiyatronun mekan meselesinin bulunması. 1955’te açılan tiyatro, Muammer Karaca’nın kendi çabası ve kaynaklarıyla hayata geçirdiği, özel tiyatronun kendi mekanına sahip olma arzusunun en güçlü örneklerinden biriydi. Muammer Karaca tiyatrodan kazandığını yeniden tiyatroya yatırmış, kendi tiyatro binasını kurmuştu. Ama Muammer Karaca Tiyatrosu yalnızca Karaca’nın tiyatrosu olarak kalmadı. Muhsin Ertuğrul’dan Adile Naşit’e, Yıldız ve Müşfik Kenter’den Şükran Güngör’e, Sadri Alışık’tan Münir Özkul’a, Gülriz Sururi’den Genco Erkal’a uzanan çok güçlü bir tiyatro kuşağının yolu bu sahneden geçti. Genco Erkal’ın 1960 yılında profesyonel tiyatro hayatına burada başlamış olması da bu hafızanın çarpıcı ayrıntılarından biri.

Aradan yetmiş yılı aşkın zaman geçtikten sonra aynı binanın yeniden tiyatroya dönmesi kadar önemli bir başka şey daha var: Muammer Karaca Tiyatrosu’nun yeniden özel tiyatroların kullanımına açılması.

İstanbul’da özel tiyatroların kendi mekanlarını sürdürmekte, hatta oyunlarını sahneleyecek yer bulmakta zorlandığı bir dönemde bunun anlamı daha da büyüyor. Bir tiyatrocunun tiyatrodan kazandığıyla kurduğu bir binanın yıllar sonra yeniden özel tiyatroya alan açması, tarihsel bir anlam halkasını tamamlıyor.

2012’den beri kapalı olan Muammer Karaca Tiyatrosu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından gerçekleştirilen restorasyonun ardından 25 Eylül akşamı yeniden açıldı. Restorasyon sırasında ortaya çıkan bir başka ayrıntı ise bu hikayeye İstanbul’a özgü yeni bir katman ekliyor. İBB’nin kültürel miras ve kültür-sanat çalışmalarında önemli bir rol üstlenen İBB Genel Sekreter Yardımcısı Dr. Mahir Polat, Muammer Karaca Tiyatrosu’nun açılış gecesinde yaptığı konuşmada, çalışmalar sırasında yapının altında eski Fransız Mahkemesi’ne ait kalıntıların ve tonozların ortaya çıkarıldığını anlattı.

Bir tiyatro binasını yeniden ayağa kaldırırken altından şehrin daha eski bir hafızasının çıkması neredeyse İstanbul’un kendisini anlatıyor. Bu kentte bir kültür mekanını korumak, bazen üst üste birikmiş birden fazla İstanbul’u da korumak anlamına geliyor.

Asıl mesele bundan sonrası

Muammer Karaca Tiyatrosu’nun geçmişi, İstanbul’un tiyatro hafızasının önemli parçalarından biri olmasında yatıyor. Ne var ki, bugün bu hafızayı yeniden canlı kılan, geçmişi korumakla yetinmeyip tiyatroyu yeniden tiyatroya açması.

İstanbul’da özel tiyatronun yüksek kiralar, vergiler ve ağır işletme giderleri altında ayakta kalmaya çalıştığı, mekan bulmak için şehrin her boşluğuna sığındığı böyle bir dönemde tarihi bir tiyatro binasının yeniden tiyatroya, üstelik özel tiyatroların kullanımına açılması yalnızca güzel bir kültür haberi değil. Başka bir ihtimalin de mümkün olduğunu gösteriyor. Kent kültür mirasını korurken onu yeniden sanatın kullanımına açmanın, tiyatroya kalıcı alanlar yaratmanın ve seyirciyi yeniden bu alanların çevresinde buluşturmanın mümkün olduğunu hatırlatıyor.

Tüm bu ekonomik yükler ve ülkenin giderek ağırlaşan koşulları içinde ayakta kalmaya çalışan özel tiyatrolar için bu hatırlatma her zamankinden daha önemli. Zira bir şehrin tiyatrosunu sevmesi, geçmişteki tiyatro binalarını hatırlamasıyla ölçülmez.Bu kıstas, o şehrin bugün tiyatro yapanlara ne kadar yer açtığıyla ilgilidir.

Köşe Yazıları Haberleri