TÜİK'in yeni enflasyon rakamları ve emekli maaşının erimesi

Milyonlarca emekliye rağmen kendi güçleri oranında her türlü baskı ve hukuki engelle mücadele edip taleplerini alanlarda seslendiren sendikalı emeklilere yeni emekliler eklenmeli.

TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu), 5 Ocak’ta 2025 yılı Aralık ayı enflasyonunu aylık yüzde 0,89, yıllık ise yüzde 30,89 olarak açıkladı. Aynı dönem için ENAG’ın (Enflasyon Araştırma Grubu) Aralık ayı enflasyon rakamı yüzde 2,11, yıllık enflasyonu ise yüzde 56,14 oldu. İki kurum arasında var olan bu rakam farkı, yalnızca bir hesaplama farkı değildir; bu durum TÜİK’in artık kamu güvenini büyük ölçüde kaybettiğini ve siyasi iktidarın etkilerinden bağımsız veri üretme kapasitesinin sorgulanır hâle geldiğini ortaya koyuyor.

TÜİK, geçmiş yıllarda yaptığı gibi bu yıl da kamu çalışanları ve emeklilerin maaş oranlarının belirleneceği ayların (Ocak, Temmuz) bir veya iki ay öncesinin enflasyon rakamlarını, var olan gerçek enflasyonun aksine çok düşük göstermeye devam etti.

TÜİK’in özellikle Haziran ve Aralık ayı verileri, hissedilen enflasyonu ve halkın gerçek harcama kalıplarını yansıtmaktan uzak. Halkın en çok etkilendiği gıda, doğalgaz, kira, ulaşım ve elektrik gibi harcama kalemleri vatandaşın bütçesinde büyük bir yer tutarken, TÜİK’in açıkladığı sepette bu kalemlerin ağırlıkları düşük kalıyor. TÜİK’in her yılbaşında belirlediği, halkın tüketim alışkanlıklarını yansıtan 400–500 ürün ve hizmet çeşidinden oluşan mal ve hizmet sepetinde yer alan ürünlerin güncelliği, çeşitliliği ve gerçek tüketim alışkanlıklarını ne kadar yansıttığı da net değil. Açıklanan verilere güven azaldıkça, ekonomik gerçeklik algısı da yıkılıyor, açlık ve yoksulluk görünmez hâle getiriliyor.

Çalışanların ve emeklilerin maaş artışlarının son yıllarda özellikle enflasyon oranlarına endekslenmesiyle TÜİK, verilerinde makyaj yapma eğilimini artırdı. Düşük enflasyon verileri, artık maaş zamlarını kontrol altında tutmak ve olumlu ekonomik algıyı yönetmek için stratejik bir araç olarak kullanılıyor.

Emekçiler ve emekliler için bir refah paylaşım göstergesi olmayan enflasyon, hükümet bütçesi açısından kontrol edilmesi gereken giderdir. Sahadaki hayat pahalılığı ile TÜİK’in resmî rakamları arasındaki fark büyüdükçe, asıl yük emekçilerin ve emeklilerin sırtına yükleniyor. Gerçek enflasyonun gizlenmesiyle yüksek kiraların ve diğer malların fiyatları düşmüyor. Emekçinin alım gücü düşüyor, yoksulluk kalıcı hâle geliyor.

TÜİK tarafından açıklanan enflasyon verilerine göre milyonlarca memur ve memur emeklisinin maaş zam oranı (enflasyon farkı) yüzde 18,60, SSK ve Bağ-Kur emeklilerinin alacağı zam oranı ise yüzde 12,19 oldu. Ayrıca 2026 yılının ilk yarısında memur taban aylıklarına 1000 lira ilave artış yapılacak. Memur emeklileri ise 1000 liralık artıştan hizmet süreleriyle orantılı olarak yararlanacak. SSK ve Bağ-Kur emeklileri maaş artışını doğrudan enflasyon farkına göre, memur ve memur emeklileri ise toplu sözleşmeden kaynaklı yüzde 11’lik artışa enflasyon farkının (yüzde 7,6) eklenmesiyle zamlı maaştan yararlanabiliyor. Gerçek anlamda ödenecek enflasyon farkı, bir zam değil, önceki dönemde oluşan alım gücü kaybının kısmi telafisi anlamına geliyor.

Emeklilerin ücret artışına ilişkin çelişkili uygulama da hâlâ devam ediyor. SSK’lı ve Bağ-Kur’lu emekli şu soruyu soruyor: “Memur ve memur emeklilerine yapılan zamda toplu sözleşme artışı eklenirken, biz neden TÜİK’in enflasyon rakamlarına mahkûm ediliyoruz? Hâlbuki aynı fırından ekmek alıyor, aynı pazardan da alışveriş yapıyoruz.”

Emekli maaş sisteminde faturaları ödeyen kesimler arasında adım adım oluşturulan kurumsallaşmış bir gelir adaletsizliğine bir çözüm bulunması şarttır.

TÜİK’in açıkladığı enflasyon rakamlarına göre en düşük memur emeklisi 27 bin 772 lira alırken, Ocak ayının ikinci haftasında TBMM’ye sunulacak bir düzenleme ile SSK ve Bağ-Kur’lu en düşük maaş alan bir emeklinin maaşı da 18 bin 938 lira olacak. İfade edilen her iki rakam da güncel açlık sınırının altında. Zam diye verilen enflasyon farkları, yeni zam dalgaları karşısında hızla erimeye şimdiden başladı.

Yüzde 34,88 olan 2026 yılı Ocak ayı kira oranı, maaş artışlarının üzerinde. Diğer giderler, harçlar ve vergi tutarları da büyük bir ekonomik yük oluşturuyor. Asgari ücretli, kamu emekçileri ve emeklilere kalıcı bir refah payı verilmediği sürece, bu küçük artışlar bir iyileştirmeden çok, açlık sınırı altında yaşamanın yeni bir katsayısı olacak. Bursa’daki bir lokantada 255 gramlık bir porsiyon İskender kebabının 1725 liraya satıldığı haberlerinin zirvede olduğu bugünlerde, 18 bin 938 lira alacak olan en düşük maaşlı emekli, bir aylık maaşı ile ancak 10,5 porsiyon İskender kebabı yiyebilecek. 2026 yılı ilk yarısında dul, yetim, engelli ve 65 yaş aylığı alanların maaşlarına çok düşük oranda zam yapıldı.

Özellikle düşük emekli maaş zamlarının tartışıldığı son birkaç günde, iktidar yanlısı bazı siyasilere göre Türkiye’de açlık yok. Geçenlerde Maltepe Belediyesi’nin Ocak ayı meclis toplantısında söz alan AKP’li Meclis Üyesi Yusuf Özgün, açlık sınırı üzerine yapılan eleştirilere yanıt verirken ekonomik veriler yerine Maltepe Belediye Başkan Yardımcısı Şükrü Akçadağ’ın boy ve kilosunu hedef aldı. Özgün, meclis kürsüsünden yaptığı konuşmada “Açlık diyorsunuz, Şükrü Bey nerede? Boyu 1,60 sanırım. Kilosunun 1,60’a göre diyelim, bir 10 kilogram fazlalığı var. Bu ülkede açlık olsaydı, boyuna göre fazlalığı olmazdı.” ifadelerini kullandı. Söz konusu açıklama sadece siyasi değil, aynı zamanda bir etik sorununu da barındırıyor. Açlık sınırı bireylerin fiziksel görünümü veya kişisel gözlemlerle ölçülebilen bir kavram değildir. Meclis üyesinin, açlık sınırının bilimsel yöntemlerle bir ailenin dengeli ve sağlıklı beslenebilmesi için yapması gereken asgari gıda harcaması olduğunu bilmemesi mümkün değil. Açlığı inkâr etmek, onu ortadan kaldırmaz. Açlığı tartıda ölçen bir anlayış, açlığı istatistik oyunlarla inkâr eden bir anlayıştır. Doğru olan açlığı küçümsemek değil, onunla yüzleşebilmektir.

Emekliye ödenmeyen seyyanen zam

TÜİK’in açıklamaları emekçiler, sendikalar ve siyasi partiler tarafından tepkiyle karşılandı. TÜİK binalarının önü, çalışanlar ve emekliler için sadece basın açıklaması yapılan yerler değil, geçim krizine itiraz edilen kamusal alanlar oldu.

KESK (Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu) ve emekli sendikaları, ülke genelinde TÜİK binaları önünde basın açıklaması yaparak açıklanan düşük enflasyon oranlarına karşı çıktılar. KESK Eş Genel Başkanı Ahmet Karagöz, yoksullaştırma politikalarının milyonları etkilediğini belirterek “Maaşlarımız her ay erirken, yoksulluğumuz günden güne arttı.” dedi. KESK, ek zam, toplu sözleşmenin yenilenmesi ve grev hakkı talebiyle 14 Ocak’ta iş bırakma çağrısı yaptı. CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu ise açıklanan memur ve emekli maaş oranlarına tepki göstererek “Açıklanan oranlar, yurttaşlarımızın yaşadığı geçim krizini hafifletmek bir yana, yoksulluğu kalıcı hâle getiren anlayışın ürünüdür” dedi.

Öte yandan memur ve memur emeklilerine uygun görülen bu sefalet ücretinin tespitinde kendilerinin hiçbir payı yokmuş gibi davranan Memur-Sen Genel Başkanı Ali Yalçın da şu açıklamayı yaptı: “Memur-Sen, bu toplu sözleşme sürecinde iş bırakmış, sesini yükseltmiş bir konfederasyondur. Eylem yine gündemimizdedir. Eylemsizlik söz konusu değildir; bunu herkes böyle bilsin.”

Memur-Sen Genel Başkanı, memur ve memur emeklilerinin derinleşen bu ekonomik çıkmazda açıklanan enflasyon farkının bir çözüm olamayacağını görünce, özellikle kendi üyelerinin vermiş oldukları tepkiyi azaltmak derdinde. Kamu emekçilerinin 2025 8. Dönem Toplu Sözleşme görüşmelerinde Memur-Sen’in danışıklı dövüşlü bir tutum izlediği de hâlâ hafızalarda. O dönem gerçekleştirilen iş bırakma eylemlerinin de yeterince organize edilmediğine dair basında çıkan haberler arşivlerde duruyor.

2023 Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimleri öncesinde ödeneceğine dair söz verilen ve seçimler sonrasında Temmuz ayında çalışan memurlara verilen, bugünkü değeri 20 bin liraya yaklaşan 8 bin 77 liralık seyyanen zam, aradan geçen uzun bir süreye rağmen hâlâ emeklilere ödenmedi.

Yıllar içinde düşürülen emekli maaşları

Ülkedeki yüksek enflasyondan etkilenen yaklaşık 17 milyon emekli önemli bir toplumsal güçtür. Zaman içinde emekli sayısı arttıkça, emeklinin aldığı maaş da bilinçli bir şekilde mevcut iktidarlar tarafından düşürüldü. Bu düşüş son 25 yıldır devam ediyor.

2009’da çıkarılan 4447 sayılı Kanun’la aylık bağlanma oranları (ABO) ve güncelleme katsayısı düşürüldü. Emekli yaşı yükseltilince kişiler daha uzun süre çalıştı, emekli maaşları daha düşük oranlarda hesaplandı.

2008’de çıkarılan 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile aylık bağlanma oranları daha da düşürüldü. Yeni emekli olanlar, eski emeklilere göre daha düşük oranda maaş almaya başladı.

Emekli aylıkları TÜFE’ye endekslenince, şimdi yapıldığı gibi gıda ve kira enflasyonu, gerçek hayat pahalılığı, emeklinin sağlık giderleri dikkate alınmadı. TÜİK, tartışmalı enflasyon rakamlarını açıkladıkça emeklinin ve çalışanların ekonomik kayıpları arttı. Emeklilere verilen zamlar, genellikle yerel ve genel seçimler öncesinde bir miktar artırıldı. Küçük zamlar daha çok kök maaşı etkilemeyen seyyanen zamlar şeklinde oldu.

En düşük emekli maaşı uygulaması

Emeklilerin alım gücü ve aylıkları AKP hükümetleri döneminde düşünce, 2019’dan itibaren en düşük emekli maaşlarına kanun düzenlemeleriyle ilave zamlar yapılmaya başlandı. Bu yöntemle adım adım emekli, en dipte sefalet ücretiyle eşitlenmeye çalışıldı. Yüksek oranda prim ödeyenle düşük prim ödeyen ya da uzun süreli çalışanla kısa süreli çalışan arasındaki fark azaltılarak sistem, bazı emekli kesimlerine üvey evlat muamelesi yaptı. Kamuoyunda en düşük maaşa zam yapmak bir beklentiye veya bir lütfa dönüştürüldü. Emeklilik bir hak olmaktan çıkarılarak bir “sosyal yardım adımı” gibi sunuldu. Bu tutum, bugünlerde iktidar yanlısı bazı gazetecilerin teşvikiyle devam ettirilmek isteniyor.

Milyonlarca emekliye rağmen kendi güçleri oranında her türlü baskı ve hukuki engelle mücadele edip taleplerini alanlarda seslendiren sendikalı emeklilere yeni emekliler eklenmeli.

Emekli sendikaları içinde yaklaşık 30 bin civarında üyeye sahip Tüm Emeklilerin Sendikası, son dönemde yaptığı basın açıklamaları ve eylemliliklerle örgütlü olduğu bölgelerde emeklileri harekete geçirmede önemli bir mesafe kat etmiştir. Kamuoyu, Türkiye’de yasal bir kimlik kazanmasalar da tüm emekli sendikalarının birleşip daha güçlü bir mücadele hattı oluşturmalarını bekliyor.

Ekonomik ve özlük sorunlarını sadece her altı ayda bir, günübirlik tepkileriyle dile getirip daha sonraki zamanlarda duyarsızlığı ilke edinen bazı emeklilerin ve emekçilerin alacakları maaş zam oranları tartışılmaya devam edilecek.

Açlık sınırı altında yaşamayı durdurmanın yolu, tüm emekçilerin dayanışmasıdır.

Köşe Yazıları Haberleri