Tutunuş Krallığı’nın kertenkelesi

ALİN OZİNİAN | Oysa yolda büyüttüğümüz cesaret, değiştirdiğimiz yön ve öğrendiğimiz denge tutunma bitse bile bizimdi. Sarmaşığın bilgisi sadece tutunmaya dairdi. Kertenkele ise başka bir hakikati taşıyordu: Kuyruk ona aitti ama o, kuyruğu değildi. İnsan dünyada ilerlerken, Sarmaşık “tutun”, Kertenkele “bırak” diye fısıldıyordu. Birbirine zıt iki hareket değildi bunlar. Biri vakti geldiğinde ötekine yer açıyordu.

ALİN OZİNİAN

Sıkılan çocuklar, sıkıntının onları götürdüğü yerleri severler.

Aşiyan çay bahçesinde ailece yapılan pazar kahvaltılarında bolca bulunurdu can sıkıntısı. Uzayan sohbetler, tekrar ve tekrar doldurulan çaylar, insanların başına gelmiş ve belli ki çok önemli sayılan hadiselerle dolup taşan saatler.

Dikkati başkalarının büyük ve önemlisinden çekip küçük ve önemsize yöneltmek: Sıkıntının çağrısı budur.

Aşiyan’daki bahçenin dev taş duvarını sarmaşıklar kaplıyordu.

Kendi de güzeldi ismi de: Sarmak gibi, sarılmak gibi, sarmaş dolaş olmak gibi.

İsminin kökünde bile yalnızlık olmayan bu bitkiyi seyrederek can sıkıntılarımdan özgürleşiyordum. Bunaltıdan kaçabilmem için bahçenin kalbinde tali bir yol açıyordu sarmaşık.

Yukarı doğru tırmanan ama bunun için gövdesini kalınlaştırmak ve sertleşmek yerine incecik dallarından çıkan küçücük ellerini kullanan bir sarmaşık…

Taş duvarı yoklayarak ilerliyor, aklına yatan bir çıkıntıyı kavrıyor, ellerini bazen kendine ayak yaparak yürüyor ve yükselir yükselmez yeniden aramaya başlıyordu.

Sarmaşığın bana açtığı yolda yürümek, onu dikkatle izlemek demekti; dikkat zayıflarsa yol gözükmezdi.

Aşiyan’da bir Tutunuş Krallığı hüküm sürüyordu. Dünya bildikleri o duvarda yaşayan yüzlerce minicik el aynı hedef için farklı yönlere uzanıyordu. Kendi başlarına yükselemeyeceklerini biliyorlardı; ışığa ulaşmak için başka bir şeye ihtiyaçları vardı. Bu şey bazen bir duvar, bazen bir ağaç, bazen de başka bir sarmaşıktı.

O pazar diğerlerinden farklı bir şey oldu. Bahçede daha önce hiç görmediğim erkek çocukları bir araya gelip sarmaşığın duvarına taşlar atmaya başladılar. Ceplerine doldurdukları taşları, bağıra çağıra bir düşmana fırlatıyorlardı sanki. Yorulurlar diye bekledim, yorulmadılar. Saatlerce hınçla taş attılar duvara.

Her zaman yaptığım gibi parmaklarımı sarmaşıkların yapraklarının arasına sokup minik ellerini sevemedim. Ve hüznüm bir sevinç çığlığı ile bölündü. Çocuklardan en haylazının yerdeki et parçasını savaşı kazanan bir askerin zaferi müjdeler gibi kapıp arkadaşlarına salladığını gördüm.

“Salak kertenkelenin, salak kuyruğu!”

Minik elebaşının yere attığı kuyruğun etrafında hızla bir çember oluşturmuşlardı oğlanlar. Besteledikleri şarkıyı coşkuyla söyleyerek eğleniyorlardı:

“Salak kertenkelenin, salak kuyruğu!”

Eve dönerken şaşkınlığımı azaltmak için kertenkelelerin kaçarken bazen kuyruklarını bıraktıklarını ve buna rağmen yaşamaya devam edebildiklerini anlattılar bana.

Kertenkeleleri korkutup kuyruklarını bırakmaya zorlamak için taşlıyorlardı çocuklar demek ki. Bu onların oyunuydu.

O günden sonra Aşiyan’a gitmek istemedim. Gideceğimizi söyledikleri zaman ağladım, her seferinde gitmemek için ne gerekiyorsa yaptım ama sarmaşıkları izlemekten vazgeçmedim.

Sarmaşık dediğimiz şey tek bir bitki türünden ibaret değildi.Farklı yöntemlerle başka vücutlardan destek alarak yükselen birçok tırmanıcı bitki vardı. Ve onlar için ışığa yönelmenin tek bir usulü yoktu.

Aşiyan'da tanıdığım duvar sarmaşığı küçük tutunma kökleriyle yükseliyordu. Mor salkım ve hanımeli desteklere, bitkilere tutunarak yükseliyorlardı tıpkı yasemin gibi. Begonvil ve sarmaşık gülü de uzun, dikenli dallarını kendilerine hiç benzemeyenlere yaslayarak tırmanıyorlardı…

Asmanın da ince elleri, yani tendrilleri vardı. Tutunmak için ince, ipliksi ve çoğu zaman kıvrılan organlar geliştiriyordu gövdesinde.

Fasulye, bezelye ve hatta salatalık fideleri insanların onlar için diktikleri kazıkları ve çektikleri ipleri bazen aşıyor, yanlarında büyüyen başka bir fideye ulaşıp ellerini tutuyor, birbirlerine sarılıyorlardı. Aynı biz insanlar gibi.

Aradan yıllar geçmesine rağmen ne zaman bir sarmaşığı seyretmenin keyfine dalsam, Aşiyan’daki kertenkele beklenmedik bir yerinden hikâyeye giriveriyordu.

O gün kertenkele çocukluğumun en büyülü sahnelerinden birini bozmuştu.

Ve iyi ki de bozmuştu.

Sarmaşığın “Işığa ulaşmak için birbirimize tutunalım” teklifine kertenkele yalnızca varlığıyla muhalefet etmişti:

“Hayır, tam tersini yapalım. Işığı tekrar görebilmek için bize ait olan şeyden bile vazgeçelim!”

Sarmaşıkların birbirlerine sarıldığı duvarın hemen önünde, kuyruk yerde hâlâ kıpırdarken kertenkele çoktan duvarın öbür tarafına geçmişti.

Aynı bahçede biri tutunarak, öteki bırakarak var olmuştu.

Sarmaşık, bir başkasına tutunmanın her zaman acizlik olmadığını biliyordu. Bazı dünyalıların kendi kendilerine yetme iddiasını bütün görkemiyle çürütüyordu.

Biz insanlar da hayatımız boyunca başka insanların dallarına dolanıyorduk. Bazen bizim dallarımız onları taşıyordu bazen de onlarınki bizi. Birbirimizin yönünü değiştiriyor, birbirimize güç veriyor ve bir süre aynı ışığa doğru büyüyorduk.

Düşmek üzere olduğumuz için değil, birlikte yükselmeyi tatmak için birbirimize tutunuyorduk.

Böylece başkasının cesaretine tutunarak kendi cesaretimize ulaşıyor, özümüze dolambaçlı bir yerden varıyorduk.

Belki de birbirine tutunmak “Gitme, benimle kal” demek değil, “Çıkabildiğimiz yere kadar birlikte çıkalım” demekti.

Sarmaşık, tutunduğu şeyi gökyüzü sanmıyor ama onsuz o kadar yükseğe çıkamayacağını da biliyordu. İnsan sarmaşık değildi. Birlikte yükseldiği kişiyi bazen yükselişin kendisi sanıyordu.

Oysa yolda büyüttüğümüz cesaret, değiştirdiğimiz yön ve öğrendiğimiz denge tutunma bitse bile bizimdi.

Sarmaşığın bilgisi sadece tutunmaya dairdi. Kertenkele ise başka bir hakikati taşıyordu: Kuyruk ona aitti ama o, kuyruğu değildi.

İnsan dünyada ilerlerken, Sarmaşık “tutun”, Kertenkele “bırak” diye fısıldıyordu.

Birbirine zıt iki hareket değildi bunlar. Biri vakti geldiğinde ötekine yer açıyordu.

Köşe Yazıları Haberleri