Fon krizi, servet transferi ve AKP’nin yeni iktidar planı

SEDAT BOZKURT | 28 Şubat’ın laiklik konusunda “hassas”sermayesi şimdilerde hem AKP’nin hem de Erdoğan’ın bir dönem daha kalacağının hesabını hem yapıyorlar hem de istiyorlar. Bunu tüm dünyada olduğu gibi toptan Türkiye siyaseti de kabullenmiş gibi. AKP Genel Merkezi’ndeki hava da bu yönde. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bir sıkıntı görmüyorlar. TBMM dağılımına odaklanmış vaziyetteler. Yani AKP her zamanki gibi toptan Türkiye siyasetinin hayli ilerisinde, hesapları bir kez daha tutarsa tabi…

SEDAT BOZKURT

Türkiye’de uygulanan ekonomik modeli, iktisat biliminin mevcut şablonlarına göre herhangi bir yere oturtmak mümkün değil. Siyasal sistemimiz gibi ekonomik sistemimiz de “ne yaşanıyorsa” sistem o.

1950’li yıllarda Demokrat Parti iktidarı döneminde “liberalleşme” adımı olarak dillendirilen bir slogan da her mahalleden bir milyoner çıkacağıydı. Bunun tercümesi, kamu kaynaklarının bir sermaye sahibi ya da grubuna aktarılmasıdır. Dönemin Başbakanı Adnan Menderes’in başlattığı bu proje ANAP döneminde başarıyla uygulandı, AKP döneminde ise zirvesini yaşıyor. Türkiye'de yaşanan ekonomik ya da siyasal krizlerin somut tek sonucu vardır: Sermaye ya el değiştirir ya da kamu kaynakları sermayeye peşkeş çekilir.

Dünyada, Marksizm’in bir tespit olarak dillendirdiği, sermayenin sınırsız birikim niyeti ile tüketim kapasitesinin bu niyeti karşılayamama halinin yarattığı çelişki sürekli tekrarlanan bunalımlı dönemler ya da krizler yaratır. Ekonomik döngüler teorisine göre bu krizlerin periyotları 7 ile 11 yıl arasında değişmektedir. Teorik olarak, bu krizleri büyük ve küçük olarak kategorize eden ve sürelerini farklı biçimlerde ifade eden iktisat kuramları da mevcut. Ekonomik krizlerin yaşanması sürpriz değil yani.

AKP’nin uygulamaya “niyet” ettiği anlaşılabilir ekonomik yaklaşımı basit: Döviz ve faiz çıkmasın, borsa düşmesin. Biraz borçla da olsa büyümeyi buna ekleyin. Bütün hedef ve ekonomideki başarı kriteri bu.

“Big Mac” endeksine göre Türkiye’de doların en az 65 lira olması gerekiyor. Dünyada ortalama 5 dolar olan bu hamburger Türkiye’de 6,82 dolar. Doların bir yıllık artışı yüzde 20’yi bulmazken, TL cinsi faizin getirisi net olarak yüzde 35 ile 40 arasında değişiyor. Dolarınızı bozdurup TL cinsinden faize yatırdığınızda, elde edeceğiniz faiz geliriyle tekrar dolar aldığınızda, dünyanın hiçbir yerinde elde edemeyeceğiniz bir dolar artışı yaşıyorsunuz. Buna kötü yönetimden başka hiçbir şey söylenemez.

Ekonomi, hep hem kriz hem de patinaj halinde

Yeni bir ekonomik krizin habercisi olarak, 455 bin 758 yatırımcının içinde yer aldığı ,el konulan ve tasfiyesine başlanan 7 ayrı portföy şirketine ait 131 fonda toplamda 20 milyar dolara yakın bir paradan söz ediliyor. Teknik olarak, iktidarın da tercihine uygun bir biçimde, bu insanlar paralarını borsadaki kâğıtlardan oluşan fonlara yatırarak gelir elde etmek istemişler. Borsaya para girişi olacağı için de iktidarın hoşlanacağı bir iş bu. Hoşlanacağı başka iş de sermaye birikimi ve paranın aktarılacağı ya da toplanacağı sermayenin politik yapısı, iktidar ile ilişkisi. Kazanç oranları inanılmaz. Bu fonların aslında sıkı denetim altında olması gerekiyordu. Ama hiçbir denetimden hoşlanmayan ama her şeyi kontrolden hoşlanan bir iktidarımız var.

Zamanında müdahale edilmemesinin muhtemelen bir gerekçesi vardır; bunun olmaması mümkün değildir. Şimdi devletin elinde ciddi bir maliyet kalemi daha var. Devlet bu mevduat sahiplerinin zararını Hazine’den karşılayacak mı? Mesele burada kilitleniyor. Hazinede biriken paranın yeri hazır, seçim için kullanılacak. İntihara kadar varan sıkıntı içindeki emeklinin ve memurun o para. Tasfiye uzun zamana yayılacak, bu süreçte elde edilen para dağıtılacak. Çok para kazanmak için risk alan mevduat sahiplerinin, sürecin uzamasından ya da paralarının pul olmasından çok yakınacaklarını sanmıyorum. Yakınırlarsa buna AKP’nin vereceği yanıt, seçmenin de hoşuna gidebilir.

Türkiye’de benzer bir kriz 1980’lerin başında bankerlerle yaşandı. Cumhuriyet tarihinin en büyük finansal ve toplumsal felaketlerinden biridir. Bankerleri de o bankerlere para yatıranları da intihara kadar sürüklemiştir bu kriz. İnsanları o gün de kolay ve çok para kazanmaya iten temel neden, yüksek enflasyon karşısında biraz para kazanma ihtimalidir. Bu nedenle risk alınır. Faizlerin enflasyonun altında tutulması da yatırımın buraya kaydırılmasının nedenlerinden biridir. Bugüne çok benzer yani. Nedenleri arasında denetimsizlik de ilk sırada yer alır. Bu süreç 1980’lerin başında yüz binlerce bankerzede üretti. Başbakan Yardımcısı Turgut Özal ile Maliye Bakanı Kaya Erdem görevlerinden istifa ettiler. 1983 yılında Sermaye Piyasası Kanunu çıkarıldı ve SPK ile TMSF kuruldu, mevduatların tamamı güvence altına alındı. Bu güvence meselesi hep sıkıntılıdır.

Refahyol hükümetinde Erbakan’ın başbakan olarak, DYP Genel Başkanı Tansu Çiller’in hükümetteki varlığına rağmen aldığı ve almadığı pek çok karar sınıfsaldır ve sermaye bunlardan hiç hoşlanmamıştır. Bankalarının içini boşaltmayı kafasına koyan iş adamları mevduata, 4 Nisan 1994’de Çiller’in patlattığı ekonomik kriz dönemindeki gibi tam devlet garantisi istediler. Erbakan vermedi. Hatta kamunun parasını bu bankalardan çekti, faiz ödemelerini de kesti. Hepsini tek havuzda topladı. Bu çok ciddi gelir kaybı yarattı faizci çevrede.

4 Nisan kararları sonrasında bankaların batmaması için getirilen mevduat garantisi, banka sahiplerine ve mevduat sahiplerine de daha konforlu bir para kazanma alanı yaratmıştı. Çiller enflasyonu düşürmek için faizleri indirdi, piyasada TL çoğaldı ve düşük faizden çıkan para dövize yöneldi. Merkez Bankası'ndaki döviz rezervleri tükendi ve hemen devalüasyon ilan edildi. Dövizi durdurmak için faizler yüzde 400’lere kadar çıktı. Ve mevduata devlet garantisi sınırsız olarak getirildi.

Refahyol işbaşına geldiği zaman faizler yüzde 170’lerdeydi ve bunu 80’lere kadar indirmeyi o dönemde başardılar. Memur ve emekliye iyi zam da yaptı Refahyol Hükümeti. Devreye Çiller’in fırsatçılık yaparak başbakan koltuğuna oturmak istemesi girdi. Buna sermaye ile askerin de destek vermesiyle gerginlik yaşanmaya başlandı. Laiklik elden gidiyordu; bugünün muktedir dini yapılarına karşı önlem alınmalıydı. Ve 28 Şubat devreye girdi. Sermaye hem bankalarına hem de holdinglerine birer emekli paşayı yönetim kurulu üyesi olarak atayarak Erbakan’dan kurtulmalarının diyet borcunu ödemek istedi. İstediklerini, yani bankalardaki mevduatların tamamına devlet garantisi desteğini aldılar ve yönetimlerinde emekli paşaların olduğu bankaların içini boşaltmaya başladılar. Bir dönem Mesut Yılmaz’ın başbakan olduğu bu süreçte 21 banka TMSF’ye devredildi. Bu bankaların içindeki yüksek faiz geliri getirili mevduatların hepsini Hazine, gariban halkın vergileriyle ödedi. Bir kez daha devlet, sermayeye halkın parasını peşkeş çekmişti yani. Halkın sırtına daha ağır bir yük, bu banka batıklarının yarattığı 2001 ekonomik kriziydi. 1994 yılında 3 banka TMSF’ye devredilmişti; 1997 ile 2001 arasında ise 21.

Tablo hakikatten çok ağır

Çiller ile Yılmaz ve Bülent Ecevit’in muhatap olduğu krizin benzeriyle karşı karşıyayız. Aslında bu krizlere uzak değiliz. Kalıcı olarak son 8-9 yıldır Türkiye’de yaşıyor. Ama Çiller’i, Yılmaz’ı ve Ecevit’i siyaset sahnesinden silip atan bu krizler aynı etkiyi Erdoğan’da neden göstermiyor? Bence baraj sorusu bu.

(Erdoğan devlete mutlak hâkim; ne Çiller ne Yılmaz ne de Özal devlete bu kadar hâkim olamamıştı. Son krizde borsa düşmesin diye kamu kaynaklarını hemen devreye soktu. Borsa krizi çökmek yerine hafif atlattı. Muhtemelen borsanın şu an en büyük yatırımcısı devlet. Döviz meselesinde de Merkez Bankası istenildiği gibi devreye sokulabiliyor. Nakit ihtiyacı için de sıkıntı yok, 16 Eylül’de Hazine 10 yıllık sabit faizle borçlandı. Hem de bu sabit faiz yüzde 35,19. Yani 2 yıl sonra mucize gerçekleşip enflasyon tek rakama inse bile, bu yüzde 35,12 faiz 10 yıl boyunca ödenecek. Bir önceki borçlanma daha kısa vadeliydi ve faiz oranı da yüzde 29,09’du. Bunun anlamı bütçenin her yıl yüzde 20’sine yakınının faize gideceğidir. Bunu bugüne kadar hiçbir siyasetçi göze alamadı.)

Bütçeden yılın ilk ayında sadece faize 1 trilyon 988 milyar lira ödendi. Bu oran bir önceki yıla göre yüzde 40 artmış. Bütçe açığı, yani gelir ile gider arasındaki fark 1 trilyon 348 milyar lira. Geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 44 artmış. Gideriniz gelirinizden çok artıyor. Bu 8 ayda çiftçi ile esnafa verilen destek sadece 150 milyar lira. Faize ödenen paranın yüzde 8’i kadar. Buna “yönetememe” değil, kötü yönetim denir ancak.

Son 60 yıla bakıldığında, tek haneli enflasyon sadece AKP’nin 2004 ve 2016 iktidar yılları arasında var. Ortalaması yüzde 8-9 gibi. 2001 krizine karşı Kemal Derviş döneminde uygulamaya başlanan bütçe disiplini ve devletin gelirlerini artıran düzenlemelerin ödünsüz uygulamasıyla da bu açıklanabilir. Ama gerçekleşti. Yani mümkünmüş.

Uzun yıllar Türkiye’de mazot/benzin fiyatı dolar ile hemen hemen kafa kafayaydı. Ya da litresi 1,2/1,3 dolardı. Şimdi bir litresi 2 doların da üstüne. Maliye Bakanı en ucuzu bizde diyor ama o da muhtemelen ne dediğini bilmiyor.

Ülkenin içinde bulunduğu durumu hem ekonomik hem politik hem de hukuki olarak anlamamız için önemli bir kurum da TMSF. TMSF dünyanın elinde en çok şirket bulunduran holdingi gibi. Tamı tamına son katılanlarla 1154 şirkete sahip TMSF. (Kötü yönetimin en somut örneği) Dünyanın en büyük firması Berkshire Hadaway’in (Google’a göre) 60 büyük şirkete bağlı 800 şirketi bulunuyor. TMSF’nin elinde bugün 20 medya şirketi var. Bu da ayrıca bir rekor. Bugüne kadar da 151 medya şirketi elinden geçmiş.

28 Şubat’ın laiklik konusunda “hassas”sermayesi şimdilerde hem AKP’nin hem de Erdoğan’ın bir dönem daha kalacağının hesabını hem yapıyor hem de istiyor. Bunu tüm dünyada olduğu gibi toptan Türkiye siyaseti de kabullenmiş gibi. AKP Genel Merkezi’ndeki hava da bu yönde. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bir sıkıntı görmüyorlar. TBMM dağılımına odaklanmış vaziyetteler. Seçimlerdeki d’Hondt sistemiyle MHP ile kurulan ittifak, DEM ile TBMM çatısı altında anayasa değişikliği konusunda varılacak uzlaşmayla yeni anayasa yapmanın hesabı bile yapılıyor AKP’de. DEM ile ilgili düşünceler de seçenekli iktidar kanadında. Oyları mutlak bölünecek CHP ve Yeni Parti’ den elde edecekleri milletvekilleriyle birlikte, barajın hemen altında kalmış bir DEM mi yoksa kıl payı geçmiş ve TBMM’de işbirliğine açık bir DEM’in mi daha iyi olacağı da tartışılıyor.

Her iki seçenekte de AKP’nin hesabına göre anayasa değiştirecek çoğunluğa ulaşılıyor.

Yani AKP her zamanki gibi toptan Türkiye siyasetinin hayli ilerisinde, hesapları bir kez daha tutarsa tabi…

Not: Planlardaki değişiklik nedeniyle 2 haftalık aram şimdi başlıyor. Sonra görüşmek umuduyla…

Köşe Yazıları Haberleri