İLKE ATİK TAŞKIRAN
Yapay zekâ hayatımıza girdiğinden beri en çok hızdan söz ediyoruz. Daha hızlı yazıyoruz, daha hızlı araştırıyoruz, daha hızlı içerik üretiyoruz. Bir metni birkaç saniyede özetliyor, uzun bir raporu kısaltıyor, bir fikri başka bir dile çeviriyor, dağınık düşünceleri düzgün cümlelere dönüştürüyoruz. Bütün bunlar teknolojinin sunduğu kolaylıklar ve hayatı kolaylaştırdığı için yapay zekâya minnettarız.
Ama bir de çok dile getirilmeyen bir tarafı var. Yapay zekâ, insana ait olmayanı insana aitmiş gibi gösterebileceğimiz ve bunu giderek normalleştirdiğimiz bir düzen kuruyor.
Eskiden bu durumun toplumda bir karşılığı vardı. Başkasının çalışmasını kendi çalışması gibi sunmak, bir başkasının emeğini sahiplenmek ya da olmadığı biri gibi görünmeye çalışmak ayıplanırdı ve sahtekârlık olarak adlandırılırdı. Şimdi ise ortaya çıkan metin kusursuzsa, cümleler akıcıysa ve birkaç etkileyici kavram yerli yerindeyse, o metnin arkasındaki emeği çok da sorgulamıyoruz. Hatta bazen ortada emek olup olmadığını bile merak etmiyoruz.
Sahtekârlık kötü görünmek zorunda değil
Yapay zekânın yarattığı en ilginç değişimlerden biri de burada ortaya çıkıyor bence. İnsan artık bilmediği bir konuda biliyormuş gibi konuşabiliyor; hiç çalışmadığı bir alanda yıllardır çalışan biri gibi yazabiliyor. Üstelik bunu yaparken tökezlemiyor. Cümlesi yarım kalmıyor, kelime bulmakta zorlanmıyor, düşüncesindeki boşluklar görünmüyor. Eksikliklerin üzeri düzgün bir dille kapatılabiliyor.
Bu yüzden artık sahtekârlığın her zaman kaba, özensiz ya da kolay fark edilen bir görüntüsü olmuyor. Tam tersine, son derece düzgün görünebiliyor. Sosyal medyada alanının uzmanı gibi konuşan, her konuda birkaç kavramla son derece ikna edici metinler paylaşan insanların sayısı arttıkça, karşımızdaki kişinin gerçekten ne bildiğiyle ne kadar iyi göründüğü arasındaki fark da büyüyor. Hatta bazen yapay zekânın ürettiği metindeki uyarı notlarını, o meşhur uzun çizgileri ve yıldızlı cümleleri silmeye bile üşenilmiş oluyor. Ortada bir çıktı oluyor ama o çıktıya giden yol kalmıyor.
Buradaki kırılma yalnızca kopya çekmek ya da kolaya kaçmak değil. Emek ile çıktı arasındaki bağ kopmuş oluyor. Bir insanın yıllarca okuyarak, deneyerek, yanılarak oluşturduğu birikim birkaç komutla taklit edilebildiğinde, ortaya çıkan şey kişinin gerçek birikimini değil, o birikimin görüntüsünü taşıyor.
Başkasının sesini giyinmek
Daha tuhaf olanı ise taklit meselesi. Bir yazarın yazılarını yapay zekâya verip onun üslubunda yeni bir metin istemek, bir akademisyenin çalışmalarını yükleyip onun gibi düşünmesini söylemek, bir gazetecinin dilini birkaç komutla yeniden üretmek mümkün. Teknik olarak ortaya başarılı bir metin çıkabilir. Fakat o metnin altında başka birinin imzası varsa ne değişiyor?
Burada yalnızca kelimeler taklit edilmiyor. Bir insanın yıllar içinde oluşturduğu ses, bakış açısı, mesleki birikimi ve kendine özgü ifade biçimi ödünç alınıyor. Üstelik bunu yapan kişi, ortaya çıkan metnin arkasında gerçekten o kişi varmış gibi davranabiliyor. Yapay zekâ burada yalnızca yazıyı kolaylaştıran bir araç olmaktan çıkıp, başkasının kimliğine giyilebilen bir kostüme dönüşüyor.
Bakıldığında insan artık yalnızca daha iyi yazmak istemiyor; olduğundan başka biri gibi görünmenin yollarını da buluyor. Daha bilgili, daha yaratıcı, daha deneyimli, daha etkileyici... Oysa ortaya çıkan görüntü ile o görüntüyü taşıyan insan arasında ciddi bir mesafe bulunabiliyor.
İlişkilerde de emeği devretmeye başlıyoruz
Yapay zekâ ile ilgili ahlaki tartışmayı yalnızca iş, okul ya da içerik üretimi üzerinden düşünmek de eksik kalıyor. Çünkü insan ilişkilerinde de benzer bir kolaylık ortaya çıkıyor. Birinden ayrılırken ne yazılacağı, özür dilerken nasıl konuşulacağı, bir arkadaşı tebrik ederken hangi cümlelerin kurulacağı artık yapay zekâya bırakılabiliyor.
Elbette bir mesajın dilini düzeltmek başka bir şey. Fakat insanın karşısındaki kişiye ayıracağı düşünme ve hissetme zamanını tamamen devretmesi başka bir şey. Çünkü ilişkiler yalnızca doğru kelimelerden oluşmuyor. Birine mesaj yazarken durup düşünmek, ne söyleyeceğini tartmak, onun nasıl hissedeceğini hesaba katmak da ilişkinin kendisine dahil. Bazen o birkaç dakikalık zihinsel emek, yazdığımız cümleden çok daha kıymetli.
Bu nedenle yapay zekâ burada da yeni bir ahlak problemi icat etmiyor. Yapay zekâdan önce de insan başkasının emeğini sahiplenebiliyor, olmadığı biri gibi davranabiliyor, ilişkilerinde yeterince dürüst olmayabiliyordu. Teknoloji yalnızca bunları daha kolay, daha hızlı ve daha pürüzsüz hale getiriyor. Üstelik ortaya çıkan görüntü o kadar düzgün ki, davranışın kendisini sorgulamak giderek zorlaşıyor.
Makinenin ilişki biçimi bize benzemeye başlarsa
Yapay zekâ ile kurulan ilişki genellikle son derece işlevsel aslında. İhtiyaç olduğunda açılıyor, istenen alınıyor, iş bittiğinde pencere kapatılıyor. Ondan ilgi beklenmiyor, bir insan gibi geçmişi hatırlaması istenmiyor, ayırdığı zaman ölçülmüyor. İhtiyaç kadar temas ediliyor.
Fakat giderek insan ilişkilerimiz de buna benzemeye başladığında başka bir şey ortaya çıkıyor. Birini gerçekten merak etmek yerine işimiz düştüğünde hatırlamak, bir ilişkiye zaman ayırmak yerine ihtiyaç olduğunda ortaya çıkmak, karşımızdaki insanı bir kişi olmaktan çıkarıp işlevine göre değerlendirmek...
Yapay zekânın bize gösterdiği en rahatsız edici şey, makinelerin insan gibi davranması değil; insanların makine gibi davranmaya başlaması olabilir. Çünkü sahtekarlık yalnızca başkasının yazısını sahiplenmekten ibaret değil. Kendi hayatımızda olmadığımız biri gibi görünmek, ilişkilerimizde vermediğimiz emeği vermiş gibi davranmak ve bütün bunları düzgün cümlelerin arkasına saklamak da aynı yere çıkıyor.
Çok da güvenmeyin
O yüzden yapay zekânın ürettiği kusursuz cümlelere bakıp insanı görmeyi unutmayalım. Bir metnin iyi olması, onu yazan kişinin o metindeki düşünceye, bilgiye ya da duyguya gerçekten sahip olduğu anlamına gelmiyor. Bir mesajın çok güzel kurulmuş olması da karşımızdaki insanın bize gerçekten zaman ayırdığı anlamına gelmeyebiliyor.
Burada kendimize koyacağımız sınır çok basit. Yapay zekânın kolaylığını kullanalım ama onun ilişki biçimini kendimize model almayalım.
İhtiyaç kadar ilgi gösteren, fayda kadar hatırlayan, işi bitince pencereyi kapatan insanlara dönüşmemek gerekiyor.
Çünkü teknoloji bize çok şey verebilir; hazır cümleler, hazır fikirler, hazır kimlikler bile.
Ama o kimliğin gerçekten bize ait olup olmadığına karar verecek olan hâlâ biziz.
"Sahtekâr" belki kaba bir kelime ama soruyu biraz sert sormakta fayda olabilir.
Yapay zekâ bizi sahtekârlaştırıyor mu, yoksa sadece insanın zaten sahip olduğu sahtekarlık kapasitesini daha görünür, daha kolay ve daha kabul edilebilir hale mi getiriyor?
Çünkü insanın kalbi kadar görebildiği bir alan var.
Ve belki yapay zekâ çağında kaybetmememiz gereken tek sınır da orada duruyor.