HASAN AYDIN
Milli parklara ilişkin düzenlemeleri de içeren yasa teklifi, TBMM Genel Kurulu'nda 11 Mart günü kabul edildi. Bu düzenleme kâğıt üzerinde "kamu yararı" ve "koruma" hükümlerini taşısa da, milli parklarda altyapı projelerine izin vermekte, yeni açılacak turistik tesislerin kişi veya özel şirketlerce uzun süreli çalıştırılmalarına imkân sağlamaktadır.
Milli parklar, doğayı, biyolojik çeşitliliği ve hassas olan ekosistemleri korumak amacıyla oluşturulmuş özel statülü alanlardır. Bir ülkenin doğal mirası olan milli parklarda sadece bugünün değil, gelecek kuşakların da hakkı vardır.
Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN) milli parkları "Bir veya birden fazla ekosistemin ekolojik bütünlüğünü bugün ve gelecek nesiller için korumak, doğal çevrenin işgalini ve sömürülmesini engellemek ve çevreye uyumlu biçimde bilim, eğitim, rekreasyon ve ziyaretçi aktivitelerinin gelişimini tesis etmek amaçları için ayrılmış (kara/deniz) doğa parçaları" olarak tanımlamaktadır.
Bu alanların temel amacı, ekonomik kazanç sağlamak değil, doğal ekosistemi ve biyolojik çeşitliliği gelecek nesillere bozulmadan aktarmaktır. İnsan nüfusunun artışı ile birlikte doğal kaynakların aşırı tüketimi ve tahribatı süreç içinde çevre duyarlılığını artırmış, ilerleyen dönemde doğanın planlı bir yönetim planı ile korunması anlayışı öne çıkmıştır.
Türkiye'de milli parklar
Ülkelerin gelişmişlik düzeyi, millî parklardaki yönetim planlarının başarılı olmasında ve yaşanılan doğal ortamın korunmasında etkilidir. Az gelişmiş ülkelerin çoğunluğu, toplumun düşük seviyedeki eğitimi, siyasi iktidarın tutumu, ülkeye özgü yasalar ve zayıf ekonomilerinden dolayı milli parklara ilişkin planlama ve uygulamalarında başarılı olamamaktadır.
1872 yılında ABD'de Yellowstone Milli Parkı'nın ilanı ile başlayan "milli park" kavramı, Türkiye’de ilk kez 31 Ağustos 1956 yılında yürürlüğe giren 6831 sayılı Orman Kanunu kapsamında belirlenmeye çalışılmıştır. 1958 yılında ise ilk milli park olan Yozgat Çamlığı Milli Parkı kurulmuştur.
09.08.1983 tarihinde de 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu yürürlüğe girmiştir. Bu kanunun 2. maddesinde milli parklar, "bilimsel ve estetik bakımından, millî ve milletlerarası ender bulunan tabii ve kültürel kaynak değerleri ile koruma, dinlenme ve turizm alanlarına sahip tabiat parçaları" olarak tanımlanmıştır.
2025 resmî verilerine göre Türkiye'deki milli park sayısı 50'ye yükselmiştir. Bazı milli parkların (Kazdağı Milli Parkı) sınırları içindeki alanlarda altın, gümüş, bakır gibi metallerin üretimine yönelik ruhsatların verilmesi, bölgede siyanür kullanımını artırmış, yoğun miktarda su tüketilmiş ve ormanlardaki ağaç kesimleri de devam etmiştir. Bu durum aynı ekosistem içindeki Kazdağı Milli Parkı'nı dolaylı değil, doğrudan etkilemiştir. Bu bölgedeki çevre katliamına karşı çevrecilerin protesto eylemleri de yıllardır devam ediyor.
Milli parklar yapılaşma alanı değildir
Yeni yasa düzenlemesinde, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü tarafından, millî parklar ve tabiat parklarında koruma alanları için yapılacak uzun devreli gelişme planı ve yönetim planının, yerel yönetimlerin, ilgili uzmanların ve STK'ların görüşleri alınıp hazırlanacağı ifade edilmesine rağmen, alanda yeni tesislere ve altyapı projelerine "kamu yararı" gerekçesi öne sürülerek izin verilecek olması milli parklardaki doğal ortamın süreç içinde bozulmasına neden olacaktır.
Kamu yararı sadece ekonomik yatırım anlamına gelmez. Sağlıklı ekosistemler, su kaynaklarının korunması, temiz hava ve biyolojik çeşitlilik de en az kalkınma kadar kamu yararınadır.
Milli parklarda bir tesisin inşa edilmesi beraberinde doğayı tahrip edecek yol açma, ağaç kesme, enerji iletim hatlarının düzenlenmesi, su ve atık su altyapı çalışmaları ile gürültüyü getirir. Hayvan yuvalarının yok edilmesi ve gezilecek patikaların kalabalıklığı habitatların parçalanması ile sonuçlanır.
Milli parklarda, küçük bir turistik tesisin inşası ile başlayan süreç, yeni yollar ve artan ziyaretçi sayısının getirdiği baskıyla yeni ek yapılaşmalara yol açar. Bu tesislerde günlük yaşam süresince kullanılan temizlik maddelerinin oluşturduğu kimyasal atıkları, mutfak atıkları ve lağım suları çevrenin kirlenmesinde yeni riskler yaratır. Bu atıkların tesislerin çevresinde açılan kuyulara boşaltılmasıyla toprak ve su kaynakları kirlenir. Bu durum uzun vadede insan sağlığını tehdit eder. Millî park ziyaretçilerinin ve piknikçilerin bir kısmının ziyaret sonrası çöp ve kullandıkları plastik kaplarını alanda bırakmaları çevreyi kirletirken, mangal yakan veya ısınmak için kamp ateşi yakanlar da özellikle yaz mevsimi süresince büyük orman yangınlarına neden olabilmektedir.
Günümüz teknolojileri ve planlamaları dikkate alınarak, milli parklarda elektrik ve doğal gaz hatlarının döşenmesinin riskleri hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir.
Milli parklarda tesislerin kiraya verilmesi
Milli parklarda turistik tesislerin özel şirketlere veya kişilere 49 yıllığına, hatta "başarılı işletmeler" için 99 yıllık süreyle kiraya verilmesi, o tesisin bulunduğu alanın koruma statüsünü de baştan zayıflatmaktadır. Çünkü ticari bir özel işletmenin nihai amacı kârdır ve daha çok para kazanmaktır. Şirket veya kişiler doğayı korumak gibi bir görevi de üstlenmez. Tesislerin uzun süreli işletme izinleri gelecek nesillerin doğa hakkını da etkileyecektir. Bu kadar uzun süreli ticari kullanım haklarının hangi şeffaflık ve denetim mekanizmalarına bağlı olarak verileceği de kamuoyu açısından merak konusudur.
Alan kılavuzu görevlendirmesi
Bu düzenlemeye göre milli park sınırları içinde veya yakın çevresinde yaşayan yöre insanlarından bazıları, eğitime alınarak kılavuz (rehber) olarak görevlendirilebilecek. Alan kılavuzu uygulaması ile doğayı koruma, ziyaretçileri yönlendirme ve yöre insanının "ekonomik kaybının" azaltılması amaçlanıyor. Yöre insanının doğa koruma süreçlerine katılması ve ziyaretçileri yönlendirmesi doğru bir yaklaşım olabilir. Ancak bu sistem yanlış uygulanırsa eleştirileri susturan bir araca dönüşebilir. Geçmiş yıllarda, çevre tahribatına yol açan bazı özel maden şirketleri, yöre halkından bir kısmına iş vererek onların çevre katliamına sessiz kalmalarını sağlamıştır. En son Erzincan İliç'teki maden faciasında bu duruma şahit olduk. Bu faciada yaşamını kaybedenlerin büyük bir kısmının bölge halkından olması, ekonomik bağımlılık ile çevresel risk arasındaki ilişkiyi gözler önüne sermiştir. Yani, çevreyi tahrip eden projelerden geçimini sağlayan insanlar, aynı projenin yarattığı risklere en fazla maruz kalan kesim hâline gelmiştir. Hâlbuki doğa ekonomik bağımlılık ilişkileriyle korunamaz.
Ekolojik dengeyi bozanlara hapis cezası
Bu yasa ile ekolojik dengeyi bozanlara 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası verilecek. Maden sahası için ormanların kesildiği, suların, derelerin kirletildiği ve doğal alanların betonla kaplandığı günümüz Türkiye'sinde, çevreye zarar veren pek çok faaliyet için verilen cezalar ya sembolik kalmış ya da uzun yargı süreçlerinde etkisini yitirmiştir. Yeni cezaların kimlere ve hangi kararlılıkla uygulanacağı da zihinlerde bir soru işareti oluşturmuştur.
Asıl çelişki ise şudur: Bir yandan yeni ve uzun vadeli olacak çevre tahribatının önü açılıyor, diğer yandan bu tahribatın "cezasını artırıyorum" deniliyor. Bu durum, bir şekliyle yangına önce benzin döküp sonra "bunun cezasını artırıyorum" demeye benziyor. Öte yandan, milli parklara giriş ücreti ödemeden giriş yaptığı tespit edilenlere, Doğa Koruma ve Milli Parklar Müdürlüğü tarafından giriş ücretinin 4 katı tutarında bir idari cezanın verileceği de yeni yasada belirtiliyor. Türkiye'deki birçok milli parka bazı ziyaretçiler ücret ödemeden kaçak giriş yapabilmektedir. Ücret ödeyerek giriş yapanların bir bölümü de "para ödedik, bu alanda istediğimizi yaparız" anlayışıyla hareket edebilmektedir. Eğer millî parkların yönetimi, sadece gelir elde etme mantığıyla şekillendirilirse, bu alanların ziyaretçi taşıma kapasiteleri kolaylıkla aşılır ve ekolojik denge büyük bir zarar görür.
Ülkemizdeki avcılık faaliyetleri esas olarak 4915 sayılı Kara Avcılığı Yasası ile düzenlenmiştir. Bu yasaya göre yaban hayvanlarının korunması gerekmektedir. Fakat belirli hayvan türleri, belirlenmiş süreler içinde ve belirli kotalarla avlanabilmektedir. Avlanma yeri, zamanı ve avlanacak hayvanların türü de Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından planlanmaktadır. Hayvanların göç ve kışlama dönemlerinde avlanmaları da yasaktır. Fakat pratikteki uygulamalar çoğu kez bu yaklaşımla uyumlu değildir. Örneğin, dağ keçileri ve geyikler için belirli bir ücret karşılığı av izni verilmesi de çok tartışılacak bir durumdur. Denetim eksiklikleri, cezaların yetersizliği ve uygulama sorunları nedeniyle Türkiye'de kaçak avcılık maalesef tamamen engellenememiştir. Av turizmi ve ücretli avcılık yoluyla yaban hayvanları ticarileştirilmekte, "koruma" söylemiyle de avcılığa meşruiyet kazandırılmaktadır.
Ülkenin birçok bölgesinde ve özellikle Dersim'in dağlarında özgürce dolaşan dağ keçilerinin "ihale" yoluyla avlanacak bir meta hâline getirilmesi, doğaya ve yaban hayvanlarına bakış açısının sorgulanması gerektiği gerçeğini ortaya koyuyor.
Milli parklarda yapılacak yanlış planlamalar ve denetimsiz faaliyetler dönüşü olmayan doğa kayıplarına neden olacaktır. Türkiye'de milli parkların yönetimi ve korunmasına yönelik planlamalarda bütüncül ve geniş katılım ilkeleri öne çıkarılmalı ve halk bu konuda bilinçlendirilmelidir.
Milli parklara zarar verecek inşa projelerinden ve tesislerin uzun süreli kiraya verilmesinden vazgeçilmeli, bu alanlarda sürdürülebilir koruma-kullanma dengesi mutlaka sağlanmalıdır. Çünkü kaybedilen doğa geri getirilemez.