Yılmaz Güney’in cinayet gecesinde neler oldu?

Olaydan haberdar olan hayranları ve Güney'le uzaktan yakından tanışıklığı olan Adana'nın tüm ileri gelenleri, bir duvar dibine çömelip, büyük bir doğal afeti yaşamış olmanın şaşkınlığı içinde sigaralarından derin dumanlar çekerek, göklerden gelebilecek bir mucizeyi beklemenin çaresizliği içindedirler

Yılmaz Güney, sinemacı kimliği, politik tavrı ve şahsına münhasır kişiliğiyle, yaşarken olduğu gibi öldükten sonra da üzerinde çok tartışılan, hakkında sürekli efsaneler ve spekülasyonlar üretilen bir isim oldu. Bu anlamda, onun hayatıyla ilgili bilinmeyen bir safhası neredeyse yok gibidir.

Neredeyse diyorum, çünkü 1974 yılında bir hakimi öldürmesiyle başlayan süreç, sadece sonucuyla, 19 yıl ağır hapis cezası almasıyla bilinir.

Yargılama safhaları nasıl ilerledi, savunma tekniği açısından nasıl bir yöntem izlendiğine dair detaylar bugüne kadar hiç gündeme gelmedi. Hala da karanlık bir boşlukta öylece duruyor.

19 yıl ağır hapis cezası dönemin ceza kanununa göre, bir kişinin önceden husumet beslediği bir kişiyi, pusu kurarak, tuzağa düşürerek, acımasızca, eziyet ederek öldürmeyle sonuçlanan davaların sonucunda verilen bir karardır.

Yılmaz Güney’in davasında olduğu gibi, daha önceden tanımadığı ve ağır tahrik altında olduğu bir kavga sonucunda ölümle sonuçlanmış bir dava da aynı cezaya hükmedilebildiği, çok yanlı olmayan her hukukçunun aklından geçmiş olmalıdır.

Bu cezanın oluşmasında, maktulün hakim olması ve Güney’in politik kişiliğinin de önemli olduğu az çok tahmin edilir de, birazdan sözünü edeceğim yan etkenler pek fazla bilinmez.

YARGIYA DIŞ MÜDAHALE

Cinayet, 13 Eylül 1974 Cuma günü saat 21.00 sularında işlenmiş ve Yılmaz Güney gözaltına alınarak, Yumurtalık Jandarma Karakolu nezarethanesine konulmuştur.

O sırada dışarda olup bitenleri tahmin etmek hiç de zor değildir.

Herhalde, olaydan haberdar olan hayranları ve Güney’le uzaktan yakından tanışıklığı olan Adana’nın tüm ileri gelenleri karakol çevresinde toplanmıştır.

Bir duvar dibine çömelip, büyük bir doğal afeti yaşamış olmanın şaşkınlığı içinde sigaralarından derin dumanlar çekerek, göklerden gelebilecek bir mucizeyi beklemenin çaresizliği içindedirler.

Kasaba ileri gelenleri, pamuk ağaları, siyaset erbapları, avukatlar ise bir ağanın bahçesindeki çardağın altında toplanmış, hemşerilerinin başına gelen felaketi savuşturmanın çareleri üzerine konuşmaktadırlar.

ISMARLAMA KATİL

Ortaya atılan öneriler içinde ‘Cinayeti üstlenecek ve 18 yaşından küçük birini bulma’ önerisi, en makulü olarak görülür. Bu öneriye avukatlar arasından karşı çıkanlar olmuştur “ Böyle bir şey yapılırsa, Yılmaz’ın mahkeme önünde durumu çok zorlaşır, avukatının elini kolunu bağlamış olursunuz” diye itiraz etmişlerdir

Ancak böyle kritik karar alma durumlarında son sözü her zaman ağalar vereceği için, ‘potansiyel katil’ bulma önerisi ağır basar ve karar kesinleşir.

Cinayeti üstlenme geleneği, kadim Anadolu kültürü içinde zaten yeri vardır. Tek partili ve Demokrat Parti dönemlerinde, ilçe teşkilatlarının siyasi gücü hükümet organı seviyesindedir. Böyle olunca da, zengin toprak sahibi aileler tarafından işlenmiş cinayetlerin, çevredeki köylü çocuklar tarafından üstlenme mekanizması daha kolay işlemektedir. Hakim, savcı ve emniyet güçlerinin bu tür kumpasları görmezden gelmesini sağlamak çok zor olmaz.

Ve ertesi gün öğlen saatlerinde, Yılmaz Güney’in 16 yaşındaki yeğeni Abdullah Pütün, “ Ben öldürdüm” diyerek karakola teslim olur.

Yılmaz Güney ve yeğeni Abdullah Pütün

Ancak Anadolu’nun kadim geleneğinin taktiği, bu sefer işe yaramaz, hatta olumsuz sonuçları olur. Cinayetin yeğen tarafından üstlenilmesi, hiçbir düzeyde inandırıcı bulunmaz.

YANLIŞ SAVUNMA KURGUSU

Çünkü, 1974 Türkiyesi, geçmiş dönemlere göre çok değişmiştir. Ulusal düzeyde yayınlanan gazetelerin sayısı artmış, tek kanallı olsa da TV yayını başlamış, eskinin halk yığınları yerine, kamuoyu denilen toplumsal çekirdek oluşmaya başlamıştır.

Savcılık olaya büyük ciddiyetle el koymuş, soruşturma jandarma aracılığıyla titizlik içinde yürütülmüştür.

Öyle ki, olay yerine götürülen yeğen Pütün çelişkili ifadeler vermiş, hatta olay sırasında masada oturduğu yeri bile gösterememiştir.

Ve modası geçmiş bir uygulamanın sonucunda, Yılmaz Güney’le ilgili savunma kurgusu, daha mahkeme safhasına geçilmeden çökmüştür. Bu nedenle yargılama sürecinde, Güney’in avukatlarının savunmaları yeteri kadar itibar görmemiştir. Olağan bir yargılamada, usul hukuku açısından her sanığın sahip olduğu hakların bazıları, arada kaynayıp gitmiştir.

Yılmaz Güney hakkındaki suçlama ‘Kasten adam öldürme’kti. Karşılığı ise 24 yıl ile 30 yıl arasında ağır hapis cezasıydı. Maktulün devlet memuru olması ve cinayetin ruhsatsız silahla işlenmesi de, verilecek cezayı ayrıca artırıcı nedenlerdi.

Yargılama sonucunda, Yılmaz Güney’e verilebilecek en ağır cezaya hükmolundu ve 19 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı.

SAVCI YARDIMCISININ İTİRAFI

Cinayetin işlendiği gece Yumurtalık’ta savcı yardımcısı olarak görev yapan Yalçın Öğütcan, yıllar sonra davayla ilgili olarak söyledikleri, ceza sosyolojisine girecek kadar öğreticidir.

Olayın meydana geliş şekli ve tanık ifadelerinin anlatımlarına bakıldığında; Yılmaz Güney’in eyleminin “Kasten Adam Öldürmek” değil, “Kastın Aşılması Sonucu Adam Öldürmek” suçunun oluştuğu ihtimali ağırlık kazanmaktadır. Ve bu suçun cezası o döneme göre sadece 8 senedir. Bunun için, çeşitli senaryolar üretmek yerine, Yılmaz Güney’in cinayeti itiraf etmesini sağlayarak; eylemin tahrik sonucu oluştuğu ve öldürmeye yönelik bir kasta dayanmadığı savunmasıyla ceza indiriminden yaralanması mümkündü. Yanlış yönlendirme ile adaleti yanıltmaya çalıştı. Ateş edip ölüme sebebiyet veren Yılmaz Güney'di, ancak hedef gözetilerek işlenmiş planlı bir cinayet değildi. Oysa, mahkemeyi yanıltmayı yeğleyen savunma, haksız tahriklerden de, ceza indiriminden de yeteri kadar yararlanılmasını engellemişti. Böylece yapılan bu yanlışlıklar Yılmaz Güney’in hayatını trajediye dönüştüren bir çok olayın başlangıcını da oluşturmuştur”

Öğütcan’ın öngörüsünden yola çıkıldığında, Yılmaz Güney 1977 yılının ortalarında özgür olabileceği ortaya çıkıyor. Bu da, Sürü ve Yol filmini kendisi çekebilirdi anlamına geliyor.

Hatta midesindeki rahatsızlık kansere dönüşmeden fark edilir, 53 yaşında ölmeyebilirdi de… (Yaygın olarak 1937 olarak bilinen doğum tarihinin doğrusu 1931’dir)

Yakın çevresinin suçu başkasına üstlendirme kurnazlığı gündeme gelmese, sadece kendisinin değil, eşinin, kızının, oğlunun hayatını da bambaşka değiştirebilirdi.

Türkiye sinemasına yapacağı etkileri de düşünüldüğünde, derin bir iç çekme gereği duyuyor insan.

Mahkemeyi etkilemeye teşebbüs suçuyla yargılanan ve ceza alan yeğen Abdullah Pütün’ün ise, daha sonra neler yaşadığı hiç bilinmiyor.

SANIKLARIN ÇOK BİLMİŞ CAHİL YAKINLARI

Belki daha da vahim olan, aradan neredeyse yarım asır geçmiş olmasına rağmen, özellikle yargılama öncesi yapılan bu tür cahilane girişimlerle, sanıkları daha da büyük açmazlara girmesine neden olan bu gelenek, günümüz koşullarında da devam ediyor olmasıdır.

Cinayetin işlendiği gece, olayın faili olan kişinin evinde, uzak/yakın ne kadar akraba taallukat varsa toplanır. Büyük ailenin başına gelmiş olan felaketi def etmeye yönelik tüm seçenekler ortaya dökülür.

Sanığı bir celsede beraat ettirebilecek tanıdık avukat önerisi, hukuk fakültesinden terk kayın biraderin cezayı tahmin etme çabaları, yazlıktan komşu olan emekli ağır ceza reisinin telefon numarası, adliyede kaleminde çalışan yeğenin tanıdığı polis, Yargıtay’da odacılık yapan hemşerinin adı ve gerekirse bir süreliğine Almanya’daki amcaoğlunun yanına kaçırılması gibi, adaletin yan yolları tek tek gözden geçirilir.

Zaman içinde mutasyona uğrasada, yargılamaya kısa devre yaptırma kurnazlıkları, değişen versiyonlarıyla halen yürürlüktedir.

Bu tür yanlış yönlendirmeler sonu, kim bilir ne çok insanın hayatını sakatlamış, ‘ölmeden mezara girmek’ gibi, daha yargılama başlamadan büyük mahkumiyetlerin yolu açılmıştır.

Köşe Yazıları Haberleri