YÖK' ün kontenjan politikaları ve üniversite planlaması

Bir üniversitenin gerçek değeri; yürüttüğü araştırma projeleri, aldığı patentler, uluslararası bilimsel yayınları, bu yayınlara yapılan atıflar, doktora programlarının niteliği ve dünya üniversiteleriyle geliştirdiği iş birliktelikleriyle ölçülmektedir. Dolayısıyla yükseköğretimde temel amaç, yalnızca kontenjanları artırmak değil, bilimsel kaliteyi yükseltmek olmalıdır.

HASAN AYDIN

Yükseköğretim Kurulu' nun (YÖK) 2026 verilerine göre Türkiye' de 129 devlet üniversitesi, 78 vakıf üniversitesi ile birlikte 4 vakıf meslek yüksekokulu bulunmaktadır. Son 20 yılda iktidarın siyasi gerekçeleri ile yüksek öğretim alanında niceliksel bir gelişme yaşanmış, bir çok ilde gereken alt yapı oluşturulma dan yeni üniversiteler kurulmuş, mevcut üniversitelerde ise yeni fakülteler ve bölümler açılmıştır.

Üniversite sayısındaki bu artış, yükseköğretime erişim açısından önemli bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Ancak aynı dönemde nitelikli akademik kadroların yetiştirilmesi, araştırma laboratuvarlarının kurulması, bilimsel araştırma çalışmalarının alt yapısının güçlendirilmesi ve uluslararası alanda rekabet edebilecek eğitim ortamlarının oluşturulması konusunda aynı başarı sağlanamamıştır.

Günümüzde yükseköğretimin temel tartışma konusu artık" kaç üniversitemiz var? Sorusu değil; bu üniversitelerin ne kadar nitelikli eğitim verdiği, bilimsel araştırma kapasite oluşturabildiği ve mezunlarını iş yaşamına ne ölçüde hazırlayabildiğidir.

Üniversite açmak, tek başına bilim üretmek anlamına gelmez. Bilimsel başarı, güçlü akademik kadrolar, araştırma kültürü, laboratuvar olanakları ve özgür akademik ortamlarla mümkündür.

Dünya üniversite sıralamalarının gösterdiği gerçek

Türkiye' deki bazı köklü devlet üniversiteleri, uluslararası ölçekte yapılan değerlendirmelerde önemli başarılar elde etmektedirler.2026 yılı Dünya üniversite sıralamalarında Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ)269'uncu, İstanbul Teknik Üniversitesi ( İTÜ)298'inci,Boğaziçi Üniversitesi 371' inci, Hacettepe Üniversitesi 571'inci, İstanbul Üniversitesi 628' inci ve Ankara Üniversitesi ise 697' inci sırada yer almıştır.

Bu üniversitelerin özellikle tıp, bilgisayar mühendisliği, elektrik -elektronik mühendisliği, hukuk ve uluslararası ilişkiler bölümler, Türkiye'nin en yüksek puan alan öğrencilerini kabul etmektedir.

Bu tablo, bilimsel başarının yalnızca öğrenci sayısıyla değil; yıllar içinde oluşturulan akademik gelenek, disiplin, araştırma kültürü ve bilimsel üretim kapasitesiyle mümkün olduğunu göstermektedir.

Bir üniversitenin gerçek değeri; yürüttüğü araştırma projeleri, aldığı patentler, uluslararası bilimsel yayınları, bu yayınlara yapılan atıflar, doktora programlarının niteliği ve dünya üniversiteleriyle geliştirdiği iş birliktelikleriyle ölçülmektedir. Dolayısıyla yükseköğretimde temel amaç, yalnızca kontenjanları artırmak değil, bilimsel kaliteyi yükseltmek olmalıdır.

Kontenjan planlamasında istihdam gerçeğinin göz ardı edilmesi

Türkiye ' de üniversite kontenjanları, YÖK tarafından belirlenmekte ve bu kontenjanlar ÖSYM'nin yayımladığı tercih kılavuzu aracılığıyla ilan edilmektedir. Kontenjan planlamasının iş gücü piyasasının gerçek ihtiyaçları ile tam olarak örtüşmediği eleştirisi uzun yıllardır dile getirilmektedir.

Her yıl tercih kılavuzunda yer alan bazı bölüm ve programların mezunları, kamu kurumlarında atanma olanağı bulamamakta ya da özel sektörde yeterli istihdam alanı oluşmadığı için işsizlikle karşı karşıya kalmaktadır.

Sonuç olarak farklı bölümlere devam edip üniversite eğitimini tamamlayan binlerce genç, kendi mesleğini yapamamakta; yıllarca emek verdiği alanın dışında düşük ücretli işlerde çalışmak zorunda kalmaktadır.

YÖK, son yıllarda "Üniversite İzleme ve Değerlendirme Raporları" yayımlayarak üniversitelerin akademik performanslarını çeşitli göstergeler üzerinden değerlendirmektedir. Ancak kontenjan planlamasında mezunların istihdam verilerinin ve sektör ihtiyaçlarının belirleyici ölçüde dikkate alındığını söylemek güçtür. Sağlıklı bir planlama için yalnızca üniversitelerin bölüm başkanlıkları veya dekanlıklarının talepleri yeterli değildir.

Milli Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, meslek odaları, kamu kurumları ve özel sektör temsilcilerinin görüşleri de planlama sürecine sistemli bir biçimde dahil edilmelidir. Ancak bu şekilde eğitim ile istihdam arasında sağlıklı bir denge kurulabilir.

Eğitim Fakülteleri ve ataması yapılmayan öğretmen adaylarının sorunları

Kontenjan planlamasında ki en dikkat çekici örneklerden biri eğitim fakülteleridir. Eğitim Fakülteleri, yıllardan beri Türkiye’nin en fazla mezun veren yükseköğretim kurumları arasında yer almaktadır. Buna karşılık Milli Eğitim Bakanlığının açıkladığı öğretmen atama sayıları, mezun durumdaki öğretmen adaylarının sayısının çok gerisinde kalmaktadır.

Geçmiş yıllarda yüz binlerce öğretmen adayı, KPSS' ye girerek atanabilmek için yıllarca bekledi. Öğretmen atamaları, seçim öncesi dönemler dışında çoğunlukla sınırlı sayıda gerçekleştirildi. Bunun sonucu olarak Türkiye de ataması yapılmayan büyük bir öğretmen kitlesi oluştu.

Bu öğretmenlerin önemli bir bölümü kendi mesleklerini yapamamakta, farklı sektörlerde düşük ücretle çalışmaktadır. Bir kısmı ise özel öğretim kurumlarında, taban maaş uygulamasının dışında ortalama asgari ücret düzeyindeki maaşla görev yapmaktadırlar. Bu tablo, yalnızca bireysel bir mağduriyet değil; aynı zamanda yükseköğretim planlamasının uzun yıllardır çözülemeyen yapısal bir sorundur.

Milli Eğitim Akademileri ve eğitim fakültelerinin değişen konumu

Öğretmen yetiştirme sisteminde son yıllarda yaşanan değişiklikler de yükseköğretim açısından yeni tartışmaları beraberinde getirmiştir.

2022 yılında pedagojik formasyon eğitimi hakkının farklı fakültelerde öğrenim gören öğrencilere tanınması, ardından Öğretmenlik Mesleki Kanunu'nun (ÖMK) yürürlüğe girmesi ve bu kanuna bağlı olarak Milli Eğitim Akademileri'nin kurulması, eğitim fakültelerinin geleceğine ilişkin önemli soru işaretleri doğurmuştur.

Eğitim sendikaları ve bir çok muhalif akademisyen, başından beri bu düzenlemelerin, eğitim fakültelerinin akademik konumunu ve öğretmen yetiştirmedeki temel rolünü zayıflatabileceği yönünde eleştirilerde bulunmaktadır. Benzer planlama sorunu iktisat, işletme, kamu yönetimi, sosyoloji ve bazı sosyal bilim programlarında da yaşanmaktadır.

Bilimsel ve toplumsal açıdan vazgeçilmez olan bu bölümlerin varlığı elbette önemlidir. Ancak kontenjanların belirlenmesin de mezunların istihdam olanaklarının da dikkate alınması hem öğrencilerin geleceği hem de kamu kaynaklarını etkin kullanımı açısından zorunludur.

2026 tercih kılavuzundaki değişiklikler

YÖK, teknolojik dönüşümün ve geleceğin mesleklerinin ihtiyaçlarını dikkate alarak 2026 yılı tercih kılavuzuna yedisi lisans, dokuzu ön lisan olmak üzere toplam 16 program ekledi. Yeni açılan bölümler ağırlıklı olarak yapay zeka, dijital teknolojiler ve sürdürülebilirlik alanlarında yoğunlaşmaktadır.

Bunun yanında bazı üniversitelerin hukuk fakülteleri, eczacılık ve diş hekimliği programlarında kontenjanlar azaltılmış; Açık öğretim programlarında da önemli ölçüde kontenjan düşüşüne gidilmiştir.

Uzmanlar, kontenjanların daraltılmasının, bazı bölümlerde taban puanların ve başarı sıralamalarının yükselmesine yol açabileceğini ifade etmektedir. Tercih döneminde adaylar ister yalnızca bir programı, isterlerse tüm haklarını kullanarak 24 farklı programı tercih edebileceklerdir.

Adayların üniversitenin akademik niteliğini, staj ve uygulama olanaklarını, mezun durumunda iş bulma veya atanma olasılıkları ile kariyer fırsatlarını ayrıntılı bir biçimde araştırmaları gerekmektedir.

Çünkü doğru tercih, yalnızca bir üniversiteye yerleşmek değil; gelecekte ki yaşamı şekillendirecek bilinçli bir kariyer planlaması yapabilmektir.

Köşe Yazıları Haberleri