Öyle mekânlar vardır ki sadece mimarisiyle değil, içerisinde yaşayanlarla, duvarların taşıdığı ideallerle, harcına el atanların sevgisiyle, karanlığın içerisinde parlayan yıldızların, mekâna dokunan hikâyeleriyle gelir bulur sizi. Büyülenirsiniz.
Her taş, her ağaç, her atölye, her mekân sadece kendini anlatmaz; geleceğe yazılmış bir ideali hatırlatır. O ideal, bir ülkenin nasıl aydınlanacağının pusulasıdır, karanlıkta kutup yıldızıdır.
Kutup yıldızının aydınlığını içine sindiren Anadolu’nun kuytu köşelerinde, bellek yolculuğunda yükü ağır binalar görürsünüz. Rüzgâr, zamanın vefasızlığında o taş yapıları aşındırmıştır. Ahşabı çatılmış çatılar çökmüş, kapılar çivilenmiş, pencereler körlenmiş, avluları yabani otlar sarmıştır. Mekânın yorgunluğunda zamanın büküldüğü bu dilsiz tanıklık boğazınıza düğümlenir. Suskun ama unutmaz bir tanıklıktır bu. Yürek sızısının gerçek olduğunu kalbinize giren ince bir ağrı ile test edersiniz. Bir zamanlar aydınlanmanın o büyülü gerçekliği şimdiye geçer, hayıflanırsınız.
Hasanoğlan Köy Enstitüsü
Bozkırda yankılanan senfoni: 17 Nisan 1940
Bugün Anadolu’nun bozkırında büyüleyici bir hikâyeye doğru yol alıyoruz. 86 yaşında bir çınarın gölgesinde bugünün vefasızlığına hayıflanacağımız zamana tanıklık edeceğiz. Anadolu bozkırının fırtına gibi esen destansı hikâyesi: Köy Enstitüleri
Sonsuzluğun ve sessizliğin coğrafyası olan Anadolu bozkırında rüzgârın usulca estiği, toprağın bildiğini okuduğu, kendi ritmini yaşama aktardığı zaman çizgisindeyiz. Takvimler 17 Nisan 1940’ı gösterdiğinde Anadolu bozkırındaki o kadim sessizlik bozulur. Rüzgârın esintisine, karışan müzik Anadolu’da kulakların pasını çözer. Akçadağ’dan Ernis’e, Savaştepe’den Dicle’ye, İvriz’den Pazarören’e, Cılavuz’dan Kızılçulu’ya, Aksu’dan Gönen’e, Ortaklar’dan Çifteler’e, Düziçi’den Pamukpınar’a, Beşikdüzü’den Arifiye’ye , Pulur’dan Kepirtepe’ye, Akpınar’dan Gölköy’e bir eğitim senfonisi Ankara’da Hasanoğlan’da kucaklaşır.
Bu kucaklaşmanın mekânsallığı Anadolu coğrafyasına homojen bir ağ gibi yayılır. Her biri yaklaşık üç ili kapsayan eğitimde, aydınlanmada sanatta ve edebiyatta fırsat eşitliğinin mekânsal düzenlenişi olan 21 Köy Enstitüsü, coğrafyanın yol göstericiliğinde, demir yollarının erişilebilirliğinde, kıraç ve verimsiz arazilerde, ağırlıkla devlet mülkiyeti arazilerde, yerel yapı malzemeleri ile vücut bulur.
Nasır tutan ellerin mimari manifestosu
Mekân sadece bir barınak değildi. İnsanı ve yaşamı biçimlendiren, el ile zihnin ritmik dansı, ufuk çizgisine kenetlenen geleceği ve hareketi başlatmanın olmazsa olmazı. Taşın, toprağın ve insan emeğinin en mucizevi manifestosu Anadolu çocuklarının ellerinin nasırında yazılır.
O çocuklar ki köylerinden kopup ışığa yönelmiş birer filizdirler. Eğitim alacakları okullarını atölyelerini, müzik, müze ve sergi salonlarını ezbere değil, yaparken öğrenen birer yapı ustalarıydılar. Yatakhaneler, lojmanlar, misafirhaneler, idare binaları, yemekhaneler, çamaşırhane, fırın, hamam, mutfak, revir, hastane, spor salonları, sinema, amfi tiyatro ortak yaşamın ve paylaşımın mekânlara üflediği ruhun mekânsal temsiliydi.
Köy Enstitüleri'nde öğrenciler binaları yaparken
Ahırlar, ağıllar, kümesler, ambarlar, depolar, arı kovanları, iskeleler, balıkçı barınağı, su değirmenleri, santraller, yel değirmenleri modern ile gelenekselin davul zurna eşliğinde hemhal olduğu, türkülerin harca katıldığı, temeline sevgiyle birlikte bir memleketin idealinin atıldığı coşkulu bir yaşamın, mütevazı ve akılcı mimari dilinin sessiz manifestosuydu.
Binalar, doğaya kafa tutmaz aksine onunla omuzdaşlığı seçen dost sıcaklığındadır. Eğimli arazilerde yamaçlara şefkatle sırtını dayar, düzlüklerde gökyüzünün altında alçak gönüllüğünü tek katlı iki katlı yapılarla konuşturan bu dostluk, içten samimi ve kararlıdır.
Her yapı gösterişten uzak sadeliğin, zarafetin gelenekselden moderne uzanan o ince ve cesur köprünün taşıyıcılarıdır.
Öğrenciler, kendi fırınlarında pişirdikleri tuğlaları, dağlardan indirdikleri keresteleri ve taş ocaklarından kopardıkları kayaları, modern mimarinin çimentosu ve demiriyle harmanlar. Farklı enstitülerden yardıma gelen köy çocukları, imece ruhuyla omuz omuza yükseltirken, alın terlerini kattıkları yapıların cephelerine büyük bir onurla kendi enstitülerinin adlarını kazırlar. Tarım alanlarının, serin gölgeli fidanlıkların, amfi tiyatroların ve ucu bucağı olmayan atölyelerin iç içe geçtiği bu kampüsler, sadece bir yerleşim değildi. Yere ait olmanın kendisiydi.
O ait olma, Anadolu insanının makûs talihini yenmesinin, toprağın ekinle, taşın sanatla, insanın ise akıllı inatla yoğrulduğu, bugün bile rüzgâr estikçe o nasırlı ellerin türküsünü mırıldanan ölümsüz anıtları doğurur. Bu anıtlarda binlerce köy çocuğunun emeği, Hasan Ali Yücel’in, İsmail Hakkı Tonguç’un felsefesi, Asım Mutlu, Ahsen Yapanar, Kemal Ahmet Aru ve Mualla Eyüboğlu’nun mekânı konuşturan mimari dili saklıdır.
Hasanoğlan Yüksek Köy EnstitüsüAnkara’ya 40 km uzakta Köy Enstitülerine 15. Kardeş olarak inşa edilen bir aydınlanma kampüsündeyiz: Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü.
Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü
1941 yılında Lalahan İstasyonu'ndan omuzlarında tuğlalar taşıyan ve ilk barınaklarını rüzgâra karşı kurdukları çadırlarda geçiren öğrencilerin nasırlı elleriyle eşsiz bir mimari manifestonun el birliğiyle yazılışının mekânı. Anadolu gençlerinin teri ve dayanışma ruhuyla yoğrulan bu çorak arazi, kendi yaşamını üretirken, onu diğer köy enstitülerinden ayıran ise diğer enstitülere eğitmen yetiştirerek yol gösteren rehberliğidir. Açık hava tiyatrosundan, müzik salonuna, hamamından, atölyelerine, kütüphanesinden dersliklerine, yatakhanelerinden yemekhane, hastane, lojmanlarına ve emekle yeşertilen meyve bahçelerine uzanan bir aydınlanma köyü. İşte bu köyde 80’i aşkın bina hayatın ve mekânın kesişiminde bir arada yoğrulur. Yapıların harcına Kemal Ahmet Aru ve ekibi ile Cumhuriyet’in ilk kadın mimarlarından Mualla Eyüboğlu Anhegger’in ismi kazınır.
Bir Anadolu Sevdalısı: Mimar Mualla Eyüboğlu Anhegger
Mualla Eyüboğlu… 1919 doğumlu, Anadolu’ya yüreğini vermiş bir mimar. Sebahattin ve Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun kız kardeşi olmanın ötesinde, kendi hikâyesini Anadolu’nun toprağına, taşına, emeğine yazmış bir kadın. Mimarlık eğitimini o dönemki adıyla Sanayi-i Nefise Mektebi’nde tamamlar tamamlamaz soluğu Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nde alır. Henüz genç bir mimarken, yarışmayla elde edilmiş projelerin hayata geçirilmesinde, Macar ustalarla ve köy çocuklarıyla birlikte çalışarak yalnızca binalar değil, bir gelecek inşa eder. Kepirtepe’den Cılavuz’a uzanan o geniş coğrafyada, onun emeği yalnız duvarlarda değil, Anadolu’ya duyduğu derin sevdanın izlerinde saklıdır.
Yıl 2007… Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nün yıkık dökük, zamana yenik düşmüş hâline bir merhem olabilmek için açılan Kent Düşleri Proje Fikir Yarışması vesilesiyle yolumuz yine ona düşer. Mualla Eyüboğlu’yla buluşmak, bir mimarla değil, bir dönemin hafızasıyla yüz yüze gelmek demektir.
Doğan Apartmanı ve Mualla Eyüboğlu_2007 (Tezcan Karakuş Candan Arşivi)
Mimar Yeşim Uysal ile birlikte, 8 Mart arifesinde İstanbul’da Doğan Apartmanı’nın altıncı katında, denize bakan müze evinde karşılar bizi. Kapıyı açtığında gözlerinin içindeki o canlı ışık, zamanın ağırlığını siler. Sarsılmaz inancı, Anadolu’ya kazınmış kararlılığı ve içten gülümsemesiyle sarar ortamı. Bu buluşma, en az bizim kadar onu da heyecanlandırmıştır.
Mualla Eyüboğlu, Yeşim Uysal, Tezcan Karakuş Candan-2007
“Ben de mimar olarak hatırlanmaktan gurur duydum. Mimar olarak hatırlanmış olmak çok hoş,” derken, sözlerinin gerisinde ince bir sitem dolaşır. Sanki geç kalınmış bir hatırlamanın burukluğu sinmiştir sesine.
Hasanoğlan’daki günlerini anlatırken mekânlar birer anıya dönüşür: “Tek göz oda berber dükkânıydı köye girerken… Sonra ben tuttum. Karşıdakiler dışardan üstüme kilitlerlerdi… Derken bir yapıyı değil, o yapının içinde kurulmuş bir yalnızlığı ve direnci anlatır aslında.
Mualla Eyüboğlu’nun hikâyesi, teori ile pratiğin, akıl ile duygunun, ideal ile cesaretin kesiştiği bir yerde durur. Mesleğini yalnızca uygulayan değil, onu toplumsal bir dönüşüm aracına dönüştüren bir mimardır: “Mesleğimi çok sevdim… Bir de köylüyü çok sevdim. Talebeye çok büyük kapı açılmıştı. Mimarlık tarihi, tasarı, geometri dersleri veriyordum. Herkes köydeki evlerinin planını çizecek… rölöve nasıl yapılır, proje nasıl çizilir öğrettim. Çizdiler… Okul projesi, hastane projesi yaptılar.”
Onun anlatısında, çıplak ayaklı köy çocuklarının dönüşümü yalnızca bir eğitim değil; bir aydınlanma pratiğidir.
Aydınlanmanın içindeki gölgeler: Kadın olmak ve direnmek
Ancak bu hikâye yalnızca üretim, emek ve ideal üzerinden ilerlemez. O yılların görünmeyen bir başka katmanı daha vardır: kadın olmak. Sorduğumuzda, önce “hiçbir güçlük çekmedim” diye başlar; ama anlatı derinleştikçe başka bir gerçeklik kendini gösterir.
“Anadolu’nun her şeyini seviyorum,” der. “Hiçbir güçlük çekmedim. Ama bir evlenme telaşı vardı… ‘selamün aleyküm’ benimle evlenir misin? Kaç kişiyle aramız açıldı…”
Bu cümlelerin ardından, sanki bir perdenin arkası aralanır. Köy Enstitüleri’nin o ilerici atmosferinin içinde bile, kadın olmanın sınırları, beklentileri, müdahaleleri vardır. Ve hiç unutamadığı bir anı, bu gerilimi tüm çıplaklığıyla ortaya koyar.
O yıllarda Ruhi Su Köy Enstitüsü’nde müzik dersleri vermektedir. Güçlü sesi, etkileyici varlığıyla bilinen bir sanatçı… Ama Mualla Eyüboğlu’nun anlatısında başka bir yerden belirir:
“Ruhi Su çok rahatsız etti beni… Adam evli, sevgilisi var… Erkekler çok küstah oluyor” der hafif bir öfkeyle. “Tabancayla beni çiftelere gönderdiler. Eskişehir’e gideyim artık çok rahatsız ediyor beni” Bu yalnızca bir rahatsızlık hikâyesi değil bir kadının nasıl yerinden edildiğinin de hikâyesidir. Üstelik bu, orada da bitmez: “Tabanca elinde Eskişehir’e geldi”, diye anlatır. Sonrası, bir uzaklaştırma… Bir kopuş…“ Bu sefer çıkarttılar attılar. Hâlbuki çok iyi hocaydı. Kendi sesi de çok güzel, bas bariton, yani büyük kayıp… Hiç yoktan” Bu cümle hem eleştiri hem merhamet dolu. Ama asıl vurucu olan, ardından söylediğidir: “Erkekler bizim gibi değil…” Bu kısa cümle, uzun bir deneyimin özeti gibidir. Kadınların hem üretmek hem var olmak hem de kendilerini korumak zorunda kaldıkları bir dünyanın en sade ifadesi.
“Anadolu’yu çok tanımama yardımcı oldu. Kars nerde Kepirtepe nerde. Birgün burada birgün orada o zaman tayyare de yoktu şimdi kolaylaştı. Amma Anadolu’yu tanımak Anadolu’ya hizmet etmek hevesi güçlükleri yeniyor.” diyen Mualla Eyüboğlu’nun hikâyesi tam da bu yüzden yalnızca mimarlık, mekân ya da kendi adanmışlığı olan Köy Enstitüsü hikâyesi değildir. Bu, bir kadının mesleğiyle, idealleriyle ve varlığıyla verdiği çok katmanlı bir mücadelenin hikâyesidir. Anadolu’ya duyduğu sevda, köy çocuklarıyla kurduğu bağ, inşa ettiği yapılar kadar, karşılaştığı görünmez engeller, bastırılmış gerilimler ve kendi yolunu açma kararlılığı da bu hikâyenin ayrılmaz parçasıdır.
O yüzden onun yaşama bıraktığı iz, yalnızca duvarlarda değil; o duvarların içerisindeki direnişte saklıdır.
Geleceğe uzanan göbek bağımız: Bellek çağırmak
Bugün o büyük aydınlanma hamlesinin kesintiye uğradığı yerde duruyoruz. Köy Enstitülerinin kapatılmasıyla yalnızca bir eğitim modeli değil, Anadolu’nun kendi kendini kurma iradesi de yarım bırakıldı. O gün söndürülen ışık, bugün Anadolu’nun dört bir yanına dağılmış köy enstitüsü yerleşkelerinin harabe sessizliğinde yankılanıyor. Yıkılmış duvarlar, çökmüş çatılar, ot basmış avlular yalnızca bir ihmalin değil, bilinçli bir hafıza kırımının izlerini taşıyor. Oysa bu mekânlar, bir ülkenin kendini var etme cesaretinin somutlaştığı bellek alanlarıdır. Onları kaderine terk etmek, yalnız geçmişi değil, geleceği de yitirmektir. Cumhuriyet’in aydınlanma mekânları Köy Enstitülerinin, izini süren bu yapılar, korunması ve restore edilmesi gereken sıradan yapılar değil; bu ülkenin yeniden ayağa kalkma ihtimalinin mekânsal hafızasıdır. Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, o harabelerin içinden yeniden yükselecek olan o ışığı hatırlamak ve onu yeniden kurma cesaretini gösterebilmektir.
Eğer yolunuz Anadolu’da bu aydınlanma ışığının parladığı yerlere düşerse, o karanlıktaki pusula gibi sessizce duran köy enstitüsü yerleşkelerini ziyaret edin. O yerleşkeler, o binalar sadece çocukların elinde şekillenen binalar değil, yaşamımızın her noktasında hikâyesiyle bizi gelecek aydınlığına bağlayan göbek bağlarımız.