FATMA BOZ
Mersin Akkuyu’daki ilk nükleer santral projesinin 2010 yılında başlayan çalışmaları aradan geçen 16 yıla rağmen tamamlanamadı. Sinop’taki ikinci nükleer santralin yüklenici firması, projeden çekildi. Yani birincisi inşaat aşamasını, ikincisi proje aşamasını geçemedi… Ama şimdi Kırklareli’nde nükleer santral tartışması gündemde…
Nükleer santralin kentte tam olarak nereye kurulacağı sorusunun cevabı, 2025 yılının son aylarına kadar sır gibi saklandı. İptal edilen Bali Rüzgâr Enerji Santrali (RES) projesinin mahkeme dosyasındaki detaylar sır perdesini kısmen de olsa araladı. Çünkü iptal kararı “RES alanının nükleer enerji santrali alanı ile çakışması” gerekçesine dayandırıldı.
Böylece ekolojik yıkımın haritası ortaya çıktı. Buna göre, nükleer santralin Vize ve Demirköy ilçelerine bağlı köylere yakın, Poliçe Plajı ile Kumçakıl Sahili arasında kalan ve İğneada Longoz Ormanları’na komşu bir alanda yapılması planlandı. Bu yeni bilginin ardından, Kırklareli Vize’de belediyenin düğün salonunda santrale karşı bir panel düzenlendi. Uzmanlar halka nükleer tehdidin boyutlarını anlattı.
Kırklareli ve tüm Trakya’nın neler yaşayabileceğini, panele katılan İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Doğanay Tolunay’a, sosyolog ve nukleersiz.org Koordinatörü Dr. Pınar Demircan’a ve Ekosfer Derneği Yönetim Kurulu üyesi yazar Özgür Gürbüz’e sorduk.
“Isınmış su denize geri bırakılacak”
Tolunay, santralin büyük bölümünün orman arazisi üzerine kurulacağını ve bunun doğrudan ormansızlaşma ile sonuçlanacağını söyledi. Soğutma suyunun Karadeniz kıyısından alınacağını ifade etti:
“Karadeniz’in suyunun daha soğuk olması nedeniyle santralin Karadeniz kıyısına yapılması planlanıyor. Ancak bu soğutma suyunun sadece Longozlara ve çevre ormanlara değil, Karadeniz’e de olumsuz etkileri olacaktır. Derin deniz deşarjı yöntemiyle ısınmış suyun denize geri bırakılması ekosistemi tehdit edecektir.”
Tolunay, inşaat aşamasında yaklaşık otuz bin, işletme aşamasında da üç-dört bin personelin çalışmasının yeraltı sularına da zarar vereceğini ifade etti. “Trakya’nın su varlığı bugün sadece bölge halkının değil, aynı zamanda İstanbul’un da su ihtiyacını karşılıyor. İstanbul, kendi havzaları yetmediği için dışa bağımlı bir kent haline geldi” dedi.
Tolunay, İstanbul’un bağımlılık zincirinin en önemli halkası olan Trakya’nın su varlığının nükleer santral gibi dev bir projenin getireceği ek nüfus ve sanayi yükünü kaldırabilecek durumda olmadığını dile getirdi:
“Son birkaç yıldır bölgede ciddi bir kuraklık var. Hızlı nüfus artışı ve yoğun su tüketen sanayi merkezleri nedeniyle yeraltı suları zaten büyük bir baskı altında. Nükleer santral inşaatında çalışacak 30 bin, işletme aşamasında ise 4 bin personelin doğrudan içme suyu kaynaklarını kullanacak olması bu krize ek bir yük getirecektir. Trakya’nın en stratejik varlığı su. Bu kaynak çok dikkatli kullanılmalı.”
Soruna sadece Trakya ve Longoz Ormanları özelinde bakılmaması gerektiğini belirten Tolunay şunları söyledi:
“Sadece Longozlara odaklandığımız zaman resmin büyük kısmını gözden kaçırıyoruz. İğneada'dan başlayıp Çatalca'ya kadar uzanan bu kıyı hattı çok önemli balıkçılık alanlarına ve deniz çayırlarına sahip. Proje kapsamında buraya yapılacak liman ve derin deniz deşarjı gibi tüm unsurları bir arada ele aldığımızda, tahribatın denizden ve kıyılardan başlayarak iç kesimdeki ormanlara kadar yayılacağını, tüm denizel yaşamın olumsuz etkileneceğini görmemiz gerekiyor” dedi.
“Hiçbir iktidar 1 milyon yıllık depolama süreci garanti edemez”
Pınar Demircan ise “uranyum riskine” ve sivil bir maske altındaki nükleer silah tehdidine dikkat çekti:
“Uranyum zenginleştirme süreci, seyreltilmiş uranyum (mermi yapımı) üretimini; nükleer atıklar ise plütonyum elde edilmesini sağlar. Bu durum, nükleer enerjinin sivil bir maske altında dünyadaki nükleer silahlanmayı teşvik eden bir zemin hazırlamasına neden olur.”
Plütonyumun 240 bin yıllık ölümcül etkisi göz önüne alındığında, bugün dünyada hiçbir siyasi iktidarın 1 milyon yıl sürecek bir depolama sürecini garanti edemeyeceğini ifade eden Demircan, “Dahası, Almanya’da yapılan araştırmalar, santrallerin normal operasyon sürecinde bile 5 kilometrelik çapta yaşayan çocuklarda lösemi vakalarının arttığını kanıtlamıştır” dedi.
Radyasyonun ekosisteme karışmasının etkisinin herkes için eşit olmadığını belirten Demircan, şunları söyledi:
“Radyasyona bağlı kanser riski, her 2 yetişkin erkeğe karşılık; 3 kadında, 5 erkek çocukta ve tam 10 kız çocuğunda görülmektedir. Kız çocuklarının bu denli yüksek risk altında olması, aslında gelecekteki sağlıklı nesillerin de ipotek altına alınması demektir.”
Kaza riski her zaman var
Nükleer enerjiyi “bilimsel bir kumar” olarak tanımlayan, kaza yapmayacak nükleer santral versiyonunun üretilmediğini ifade eden Özgür Gürbüz, 70 yıllık nükleer enerji tarihinde 3 kazaya şahitlik edildiğini söyledi. Gürbüz’e göre her kazadan sonra bunun bir daha olmayacağı söylendi, ancak başka bir kaza beklenmeyen sebeplerle yine yaşandı:
“Amerika, Sovyetler Birliği, Japonya... O yüzden nükleer santrallerin güvenlik sorunu devam ediyor. O üç büyük nükleer kazanın ikisinde yeni reaktörler vardı. Yani Çernobil'deki reaktör de yeniydi. Amerika'daki Üç Mil Adası'ndaki reaktör de daha yeni açılmıştı. Yani yeni açılan reaktörler de kaza yapabiliyor. En son teknoloji demek, güvenli teknoloji demek anlamına gelmiyor.”
Sadece kaza değil, atık sorununun da henüz çözülmediğini ifade eden Gürbüz, özellikle kullanılmış yakıt çubuklarındaki plütonyum-239 gibi maddelerin yarılanma süresinin 24 bin yılı aştığını hatırlattı. Bunun üretilen atıkların milyonlarca yıl boyunca topraktan, sudan ve canlı yaşamından izole edilmesi gerektiği anlamına geldiğini söyledi.
Fatma Boz, Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Gazetecilik Bölümü mezunu. Göç çalışmaları alanında yüksek lisans eğitimine devam ediyor. 2019 yılından bu yana sivil toplum kuruluşları ve bağımsız medya platformlarında haber yazıyor. Özellikle kadın, çocuk, engelli ve çevre konularına odaklanıyor.