Akbelen ve ormanlar: Ne kadar kesersen o kadar yanarsın!

Akbelen’den Bitlis’e, ülkenin her yerinde azıya alan bu katliamı durdurmak ve yerel halka destek çıkmak bir insanlık görevi.

Nefes almayı bile zorlaştıracak kadar sıcak günler yaşıyoruz. Şikayet edip klimaya asılmadan bir düşünün: Gezegene, özellikle son 50 yılda verdiğimiz zararın ölümcül ve geri dönülemez sonuçlarından biri maalesef, bu.

Temmuzda başlayan sıcak hava dalgalarıyla birlikte Türkiye’de 11-21 Temmuz arasında 203 orman yangını çıktı.

Bu yazıyı yazarken Milas, Muğla-Kavaklıdere, Kahramanmaraş ve İstanbul’dan da orman yangını haberleri geliyordu.

Yunanistan’da Atina’da çıkan yangınların üzerine Rodos adasında da onbinler, kontrol edilemeyen yangınlar nedeniyle tahliye edildi. Korfu’da da tahliyeler başladı.

Bu yangınların hepsinin çıkış nedeni belki doğrudan sıcak hava dalgaları değil, ancak şiddeti, etkisi ve kontrol altına alınamaması doğrudan ormansızlaşmayla bağlantılı.

Sıcak hava dalgaları, iklim değişikliğinin bir sonucu, fakat birbirini tetikleyen bir durum söz konusu:

Orman, doğal alan ve canlı türlerinin yokoluşu da iklim değişikliğini hızlandırıyor. Yani ne kadar ağaç kesersen, doğal alanları tahrip edersen, o kadar çok yanarsın!

Türkiye ise sanki daha fazla yanmak, mahvolmak, afetleri büyütmek için elinden geleni ardına koymaz bir şekilde, emin adımlarla ilerliyor.

Daha fazla ağaç keselim, yanan ormanın bile yeniden yeşermesine izin vermeyelim, daha fazla beton dökelim, fark etmez bu sefer de fay üstü değil dağda ovada olsun, hadi kalan son yeşil alanları, kıyıları da imara açalım, zeytinlikleri talan edelim, ormanı, dağı, taşı, ovayı şirketlere peş keş çekelim, eh kriz var aynı zamanda cebimizi kollayalım, aman ha oy kaybetmeyelim, üç kuruş daha fazla kazanalım, hem halkımızdan alalım hem de büyük hizmet yaparmış gibi davranalım …

Ormanı kömür için kesmek nasıl bir akıl?

Ülkemizde, adında “İklim” geçen betonculuk bakanlığı, modaya uyup iklim değişikliğinin zararlı etkilerine karşı bizi uyarıyor, yetmedi kendini “doğa dostu” olarak tanıtıyor.

İklim zirvelerinde şikâyet edip “bizim Batı kadar karbon emisyonumuz yok, o zaman bize de iklimle mücadele fonlarını verin” diyorlar.

Tarım ve Orman Bakanlığı da “yeşil vatan”dan dem vurup “aman ormanlarımızı koruyalım” diyor.

Peki Akbelen Ormanları’na sabah baskınıyla “giriş” yapılması konusunda ne diyorlar?

Derin bir sessizlik… Ne de olsa işin ucunda Limak ve IC Holding ortaklığındaki YK Enerji var! Milas’a bağlı İkizköy’deki Akbelen ormanları, kömür maden sahasını genişletmek istiyor. Buna karşılık, tam iki yıldır köylüler, ormanlarını korumak için nöbet tutuyor. Başka türlü, sabah karşı jandarmayla ormana girildiğini dahi eki bilmeyecektik. )

Korkunç, hatta ölümcül bir şaka gibi: Bir orman, kömür ve termik santral için katledilmeye kalkılıyor! Kömür yahu, bildiğiniz fosil yakıt, dünyanın terk etmeye çalıştığı, en kirli enerji kaynağı!

Hadi diyelim ki bunları önemsemiyor, “insanlık bir şekilde kendini kurtarır” diyorsunuz. O zaman tarihe bakalım. Zira, pek çok medeniyetin sonunun başlangıcı, umursamaz tavırlar oldu…

Bakınız, Paskalya Adası.

Paskalya Adası, ya da yerel dildeki adıyla Rapa Nui, Pasifik Okyanusu’nın adacıklarından biri. Ada, MS 1400-1600 arasında yapıldığı tahmin edilen devasa heykelleriyle ünlü.

Dünyanın bu kadar zor ulaşılan bir yerinde taştan oyulmuş, dahası olduğu yerden taşınıp dikilmiş ve 50 ton ağırlığa ulaşan heykellerin o zamanın şartlarında, yerellerin ellerindeki kısıtlı imkanlarla nasıl yapılmış olduğuna dair bilim insanları, uzun araştırmalar yaptı.

Hayır, Erich von Daniken gibi yazarların iddia ettiği gibi uzaylılar yardıma gelmemişti! Rapa Nuiler, kanoları denize taşımak için odunlardan döşedikleri ray sistemiyle bu zor işi başarmış, kendi medeniyetlerini taçlandırmıştı. Heykelleri, adadaki klanların şefleri yaptırmıştı. Ayrıca her heykelin altında krematoryumlar keşfedildi.

Tıpkı günümüzde ‘daha büyük, daha gösterişli” bina merakı olduğu gibi Paskalya’da da birbiriyle yarışan heykeller yapılmış, ne olduysa bu merak sönmüştü. Hatta pek çok heykel, kırılıp döküldü.

Avrupalı ilk gezginler 18. Yüzyılda adayı keşfettiğinde, ada halkı açlıktan perişan haldeydi. Popüler bilim yazarı Jared Diamond, “Çöküş” (2005) adlı kitabında eski medeniyetlerin nasıl çöktüğünü yazar. (https://kidega.com/yazar/jared-diamond-129689/ ) Paskalya’nın “sonu”nu kabileler arası savaşlar, nihayetinde yamyamlığın getirdiği teorilerinden ÖNCE bu noktaya götüren koşullara bakar:

Ada, zaten kıt olan kaynaklarını, özellikle faydalı ağaç ve yiyebileceği hayvan türlerini hızla tüketmiş. Nüfusun artmasıyla kaynaklar yetmez olup adanın çöküşün eşiğine geldiği biliniyor. Tartışılan kısım, adanın bu nedenle yamyamlığa varan bir savaş yüzünden birbirini kırıp kırmadığı

Son darbeyi vuran, elbette ki 18. Yy itibariyle sömürgecilerin getirdiği hastalıklar ve köleleştirme… Fakat böylesine bir medeniyetin en tepe noktasından yokluğa sürüklenmesi, kısıtlı kaynakların kötü kullanımı ve coğrafyadan kaynaklanıyor, diyor Diamond.

Peki o son ağacı keserken de mi düşünmediler? diye şaşırabilirsiniz. İyi de günümüzün insanı da benzer bir noktada değil mi?

Teknolojiye, bilime güvenerek, rant için, konfor için, “bi’şeycik olmaz” diye diye ağaçları kesmeye, canlı türlerini yok etmeye, suları kirletmeye devam etmiyor muyuz?

Akbelen’den Bitlis’e, ülkenin her yerinde azıya alan bu katliamı durdurmak, yerel halka destek çıkmak bir insanlık görevi.

NOTLAR

  • İnşaatın ikime etkilerini bu podcastte anlatmıştık, ilgilenirseniz:
  • Türkiye Ormancılar Derneği Başkanı Hüsrev Özkara: “2000’li yılların başında 10 metreküp olan üretim (ağaç kesimi) bugün 37 milyon metreküpe çıkmıştır. 2022 yılında bu da orman ekosistem açısından büyük bir yıkımdır. Ormanların içi boşaltılmakta, parçalanmaktadır.”

Köşe Yazıları Haberleri