Popülist sağdan demokratik sola: Alternatif doğar mı, doğmalı mı? - 2

“Sol” Türkiye’de son derece sorunlu bir nitelendirme zira çok sol var ve hiçbiri birbirini beğenmiyor, hatta soldan saymıyor. Dolayısıyla aşağıda kullanacağım kategoriler hakkında iki uyarı yapmak zorundayım. Birincisi, kimsenin solculuğunu sorgulamadan yazacağım, yani benim bu yazıda “sol” olarak nitelendirdiklerim kendini “sol” olarak nitelendiren siyasi ve toplumsal yapılar ve bireyler. İkincisi, bunlar sadece birer kategoridir ve düşünebilmek için inşa edilmişlerdir.

Sağa geçen yazıda baktık, şimdi sola bakalım ama biraz daha detaylı. Şimdilik AKP-MHP sağ koalisyonuna muhalefetin solda olmadığı gerçeğini bir tarafa bırakalım lütfen. Doğrudur, alternatif olarak sunulan altılı masanın etrafındaki altı sandalyenin altısı da sağda hatta bu masanın etrafındakilerden bazıları iktidara alternatif olmanın daha da sağda olmaktan geçtiğini düşünüyor. Kötü polis, daha da kötü polis misali (dikkatli okur Feyyaz Yiğit hayranlığımı hissediyordur). Bu çıplak gerçeğe rağmen muhalefetin içinde “sol” öğelerin de varlığını utangaç bir biçimde söyleyebilir miyiz?

Sevgili dostum Herkül Millas anlatmıştı. Ona “Solcu musun?” diye soranlara “Sen önce solcudan ne anladığını söyle ben o muyum değil miyim, söylerim” diye cevap verirmiş. Çok haklı. Sovyetler Birliği çöktüğünden beri her yerde haklı ama Türkiye’de daha da haklı.

“Sol” Türkiye’de son derece sorunlu bir nitelendirme zira çok sol var ve hiçbiri birbirini beğenmiyor, hatta soldan saymıyor. Dolayısıyla aşağıda kullanacağım kategoriler hakkında iki uyarı yapmak zorundayım. Birincisi, kimsenin solculuğunu sorgulamadan yazacağım, yani benim bu yazıda “sol” olarak nitelendirdiklerim kendini “sol” olarak nitelendiren siyasi ve toplumsal yapılar ve bireyler. İkincisi, bunlar sadece birer kategoridir ve düşünebilmek için inşa edilmişlerdir. Her idealtipik kategori gibi aşağıdaki kategoriler de rahatlıkla yapısökücü bir analizle yerle bir edilebilir. Bu iki konuyu akılda tutarak okuyunuz lütfen. İlk yazıda birbiriyle iç içe geçmiş üç sağ gördüğümü belirtmiştim. Bu yazılarda ise birbirinden keskin çizgilerle ayrılmış üç soldan bahsedeceğim. Sıkıldığınız yerde bırakabilirsiniz ama bütün hakkındaki değerlendirmemi ancak bütünü okuyarak anlayabilirsiniz.

Bu üç değişik ve bazen birbirine zıt soldan bahsetmeden önce Sezar’ın hakkı Sezar’a, 90 kuşağının hakkını vermek gerek. (2000 kuşağı daha ismini hakketmedi). Politiklikten uzak olduğu düşünülen 1990lılar tam aksine son derece politik olduklarını ama 1970ler solunun ideolojik ve kurumsal yapılanmalarına da ne kadar temkinli yaklaştıklarını 2013’te Gezi’de gösterdi. İktidarı çok korkuttuklarından aynı iktidar örgütsüzlüklerini kabullenemedi ve 10 sene sonra hâlâ Gezi’ye örgüt biçmeye çalışıyor.

İş insanı Osman Kavala, Nisan 2022’de, “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla Türk Ceza Kanunu’nda var olan en ağır cezaya, şartlı tahliye olmadan ömür boyu hapis cezasına mahkûm edildi. Mimar Mücella Yapıcı, şehir plancısı Tayfun Kahraman, avukat Can Atalay, belgesel film yönetmeni Mine Özerden, film yapımcısı Çiğdem Mater, yüksek öğretim direktörü Hakan Altınay ve üniversite kurucusu, dernekçi Yiğit Ekmekçi “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım etmek” suçlamasıyla 18’er yıl hapis cezasına mahkum edildiler. Solda konumlandıkları düşünülebilen söz konusu aydınlar Gezinin örgütsüzlüğüne “sol” örgüt icat etme çabasının kurbanlarıdırlar.

Halbuki Gezi direnişinin sol hareket için bir katalizör olamadığı ne kadar gerçekse, bu direnişin herhangi bir hiyerarşik yapıdan kaynaklanmadığı da o kadar gerçek. Spontane, samimi, çok renkli, elbette inanılmaz zeki, teknolojiyi kullanmakla kalmayıp dönüştüren, hazırcevap ve yaratıcı ve bir o kadar da özgürlüğe susamış bir kuşak vardı karşımızda. Gezi sonrası parklardaki popüler forumlar bu durumun bir anlık bir heyecanla ortaya çıkan bir kıvılcım değil, derinden ve birbirini tetikleyen bir katılımcı demokrasi yapısı olduğunu gösterdi. Bu kuşak, “a ya da b nesiller yetiştirme” söylemlerinden bıkmış usanmış bir kuşak. İçlerinden zorla geçirildikleri kalıpları reddeden, her türlü ideolojik aygıta direnen bir kuşak...tı. Ve elbette aşağıda bahsedeceğim üç sol harekete de direndiler zira herhangi bir kampa prim vermekten kaçındılar. İyi mi oldu? Kanımca hayır, Gezinin başlangıcının örgütsüzlüğü sonrasının birleşmesine vesile olabilirdi, olamadı. HDP diyeceksiniz. Tartışacağız.

Tam da bu yüzden de üç solun bu süre zarfında birbirine sürtünmesinden çıkan şey bir siyasi parti olmadı, seçim kazanmak için uğraşmadı, lider aramadı, kutsal kitap yaratmadı. Mesele seçim kazanma, iktidar olma meselesi değil, her gün, her an hayata katılabilme, her gün her an karar verebilme ve karar mekanizmalarını yönlendirebilmeydi, her gün her an yapılan bir plebisit. Kısaca söylemek gerekirse temsili demokrasiden katılımcı hatta mümkün olduğu kadar direkt demokrasiye geçiş. Bu hareketin simgesi orak çekiç değil, hashtag! Olmadı.

Söz konusu üç solun en yenisinden başlayalım.

Gezi Parkı direnişine ilk ve samimi desteği veren yepyeni bir sol vardı. Bu 1990’larda Doğu bloğunun çökmesiyle bunalıma giren sosyalist solun içinden yavaş yavaş ortaya çıkan ve 2000’lerde birçok kanaat önderi, yazar, akademisyen, sanatçı, öğrenci ve gencin yer aldığı “özgürlükçü sol” olarak nitelendirilen hareketti. Liberal sol demek sorunlu olur zira bu insanların büyük bir kısmı “liberal” bir gelenekten gelmiyor. Ancak bu “özgürlükçü sol” kategorisinin içinde birçok ayrı grup olduğunu da belirtmek gerek. Marksist ve Troçkist gelenekten gelen eski tüfeklerin yanında, feminist hareketin bir kısmı, 1990’larda son derece küçük olan ancak 2000’lerde gelişen ekolojik hareket, azınlık haklarını savunanlar, LGBT+ hareketi, özgürlükler temelinde ve başörtüsü özelinde muhafazakârların ezilmelerine de karşı olanlar bu kategoriye dahil olabilir. Bu son derece heteroklit grubun 2000’ler boyunca iki önemli ortak noktası olduğu gözlemlenebilir. Bir yandan genelde otoriter devlet baskısına ve pretoryen demokrasiye ama en önemlisi askeri vesayete karşıtlık ve diğer yandan genelde milliyetçi söyleme ve özelde Kürtlerin ezilmesine karşıtlık. Bu iki ortak payda özgürlükçü sol içindeki bireyleri değişik bağlamlarda ponktüel olarak AKP politikalarına destek vermeye itti. Hani Ariane Bonzon’un Kullanışlı aptallar dediği kesim.

2002-2004 yılları arası hızla çıkarılan AB uyum yasaları, askeri vesayetin kaldırılması ve bu konuda Taraf gazetesinin yani kısmen Gülencilerin rolü, üniversitelerde absürd başörtüsü ayrımcılığının kaldırılması, azınlık vakıflarına gasp edilen mallarının iade edilmesi gibi konular bu “destek” mecralarına örnek olarak gösterilebilir. Ancak aynı grup aynı AKP’nin seçim dönemlerindeki milliyetçi söylemine, doğa katliamcısı ultraliberal ekonomi politikalarına ve özel hayata dayatmacı müdahalelerine, kadına ve bütün cinsel kimliklere uygulanan politika ve söylemlere de karşı durdu. Radikal İki yazar ve okurları bu grubun platformu sayılabilir. Bu ilkeli tutumun hareketin toplum tarafından okunmasını zorlaştırdığı söylenebilir. Ancak 12 Eylül 2010 anayasa referandumundaki “yetmez ama evet” kampanyası ve Kürtlerle barış sürecine verilen destek, kamuoyunda bu grubun “AKP yanlısı” olarak etiketlenmesine de yol açtı. Hareket heteroklit ve çoğul örgütlü/örgütsüz olsa da 2008’den itibaren kıpırdanmaya başlayan “yeni sol” hareketi uzun tartışmalardan sonra Eşitlik ve Demokrasi Partisi adı altında partileşti. Bu süreçte politikanın yeni bir parti altında değil Kürt partilerinin şemsiyesi altında yapılması gerektiğini düşünenler ayrılsa da barış sürecinde yeniden bir kavuşma oldu. 2012 itibariyle Türkiye solunda az görülen bir girişimle EDP ve Yeşiller birleşti ve Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi kuruldu. Bu parti etrafındaki ve içindeki gruplar kendi özelliklerini korumaya devam ettiler. Ancak zamanla söz konusu bileşenler ya havlu attı ya sürgüne çıktı (bazıları arkadaşlarım) ya da HDP içinde eridi. 2008’de başlatılan “Özür diliyorum” kampanyası, 2012’de başlatılan “Barış için Akademisyenler” hareketi ve Geziye bireysel katılım gibi inisiyatifler için bu “sol” ağır bedeller ödedi. Ancak yukarıda da bahsettiğim insan hakları, Kürt meselesi ve askeri vesayet kaldırılması konularından AKP’ye verilen göreceli destek bu solu “yetmez ama evetçi” olarak damgaladı. Ne nalına ne mıhına yaranılabildi ve örgütleşme iktidarın da kriminalizasyon çabalarıyla, gerçekleşemedi.

Elbette Gezi hareketinin çıkış noktası bir parti meselesi değildi. Otoriter söylemlere ve özellikle vahşi kapitalist şehirciliğe karşı duran genç aktivistler Gezi Parkı’nı bir sembol olarak savundular ve özgürlükçü sol bu insanların yanında duran ilk “sol” hareket oldu. Amaç ne devrim yapmak, ne iktidarı devirmek, ne milliyetçi söylem ne de barış sürecini tökezletmekti. Tam tersine. Ancak bu direnişin eşi benzeri görülmemiş bir şekilde polis saldırısına uğraması, parkı AKP’den şikâyet edenlerin karargâhı haline getirdi. Bu, direnişin dördüncü gününden itibaren Kemalist ve neo-Kemalist birey ve grupların ve örgütlü radikal sosyalist solun bu ilk gruba eklemlenmesiyle oldu. Bu solu da bir dahaki yazıda inceleyelim.

Köşe Yazıları Haberleri