Teknolojinin yönünü ve etiğini kim belirler? Bu sorunun cevabı, demokratik bir müzakere yerine, giderek çok daha artan bir biçimde "tekno-kapitalizm"in dar mantığı tarafından veriliyor. İleri teknoloji kapitalizmi (tekno-kapitalizm) piyasa mantığı ile makine mantığını birleşerek hem simgesel hem de altyapısal bir tahakküm rejimi kuruyor. Şirketler hangi araştırmanın öncelikli olduğuna ve hangi yeniliklerin hayatta kalacağına karar veriyor.
Günümüzde teknolojinin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engel, bir avuç küresel şirketin elinde toplanan benzersiz güç ile bu gücün herhangi bir sosyal hedeften yoksun, merkezi olmayan bir rekabet biçimiyle yönetilmesidir. Bu devasa yoğunlaşma, 19. yüzyıl İngiltere ve Amerika’sındaki elitlerin nüfuzunu aşan, bireylerin zihnini ve tercihlerini dahi kuşatan çok daha derin bir kontrol ağı örmektedir. Ancak bu teknolojik tahakkümün yarattığı asıl yıkım, vaat edilen refahın geniş kitlelere ulaşmamasıyla somutlaşmaktadır.
Teknolojinin sosyal hayatı iyileştirme vaadi, teknoloji elitinin dışında kalanlar için gerçekleşmediği gibi, yapay zeka ve robotik sistemlerin insan emeğinin yerini alması, kitlesel işsizlik ve gelir adaletsizliğinde keskin bir artışı tetiklemiştir. Fakat buradaki tehlike yalnızca ekonomik bir yoksullaşma ile sınırlı değil, bu süreç, insanı üretimden ve toplumsal hayattan kopararak derin bir yabancılaşma ve amaçsızlık sarmalına sürüklemektedir. Sonuç olarak, teknolojinin bir sosyal hedef gözetilmeksizin sadece sermaye birikimi için araçsallaştırılması, yalnızca maddi bir sefalet değil, aynı zamanda toplumsal yapıyı temelinden sarsan büyük bir anlam ve kimlik kaybı yaratmaktadır.
Teknolojinin sunduğu imkanları toplumsal refahın bir kaldıracı haline getirmek, ancak bilinçli ve çok boyutlu stratejilerin uygulanmasıyla mümkündür. Bu stratejik çerçeve oluşturulurken şu üç temel kriter yol gösterici olmalıdır: (i) Hız ve ölçek uyumu: Teknolojik devrimin hızı ile toplumsal dokunun değişim kapasitesi arasında bir denge kurulmalı; dijital dönüşümün hızı, toplumun bu değişimi özümseme ve uyum sağlama kabiliyetiyle senkronize edilmelidir. (ii) Adil dağılım ve refahın paylaşılması: Teknolojik ilerleme, sadece sermaye birikimine değil, yaratılan katma değerin toplumun tüm kesimlerine adil bir şekilde dağıtılmasına ve ortak refahın artırılmasına hizmet etmelidir. Ve (iii) Demokratik güvence: Teknolojinin birey ve toplum üzerindeki kontrol edici etkisi denetlenmeli, dijitalleşmenin demokratik kurumlar, ifade özgürlüğü ve şeffaflık üzerindeki muhtemel tahribatı en aza indirilmelidir.
Bu yazıda, dijital devrimin toplumsal maliyetlerini dengelemek amacıyla üç kritik mekanizmaya odaklanacağım: robot vergileri, patent reformu ve platform tekellerinin denetimi ve kontrolü. Süreci, otomasyonun iş gücü üzerindeki baskısını hafifletmeyi amaçlayan ’robot vergisi’ tartışmalarıyla açmak gerekirse, robotlaşmanın kontrolsüz yayılımını sınırlandırmak adına küresel ölçekte somut adımlar atıldığını görüyoruz. Örneğin Güney Kore, otomasyonun iş gücü piyasasında yaratacağı tahribatı öngörerek, otomatik makine yatırımlarına uygulanan vergi teşviklerini kısıtlama yoluna gitmiştir.
Robot vergisi fikri Avrupa Birliği (AB) düzeyinde de tartışılmaktadır. Avrupa Parlamentosu’na, otomasyon nedeniyle işini kaybeden çalışanlar için destek ve yeniden eğitim programlarını finanse etmek amacıyla robotlar tarafından yapılan işin vergilendirilmesini inceleyen bir öneri sunulmuştu. Ancak bu öneri, kısmen uluslararası rekabet gücüne ilişkin endişeler nedeniyle reddedildi. AB’de böyle bir verginin uygulanmasının, daha elverişli vergi politikalarına sahip ülkelere yenilik ve yatırımı kaydırabileceğini, bunun da şirketlerin ve nitelikli işgücünün başka ülkelere taşınmasına yol açabileceğini savunuldu. Nitekim teknoloji sektörünün liderleri ve bazı uluslararası kuruluşlar bu fikre karşı çıkmış ve bunu bir “inovasyon cezası” olarak nitelendirdiler. Örneğin Uluslararası Robotik Federasyonu, robot vergisinin rekabet gücüne ve istihdama zarar verebileceği, yeniliği ve ekonomik büyümeyi baskılayabileceğini ileri sürüyor.
Siyasi düzlemde de bu farkındalık giderek ana akım haline gelmektedir: 2017 Fransa başkanlık seçimlerinde Sosyalist Parti adayı Benoit Hamon, robot vergisini seçim manifestosunun merkezine taşımıştır. Benzer şekilde İngiltere’de İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn, robot ve yapay zekadan alınacak vergilerin, teknolojinin işsiz bıraktığı kitlelerin ’yaşam boyu eğitim’ programlarını finanse etmesi gerektiğini savunmuştur. Tüm bu girişimler, teknolojik hızın toplumsal sarsıntılara yol açmaması için kamusal bir denetim mekanizmasının kurulmasına yönelik artan küresel ihtiyacı temsil etmektedir.
Ancak burada robottan ne kastedildiğinin netleştirilmesi gerekir. Çünkü robot vergisinin önündeki temel engellerden biri, robotun açık ve uygulanabilir bir tanımının yapılamamasıdır. Örneğin bir ATM robot sayılır mı? Gelişmiş bir muhasebe yazılımı yapay zeka mıdır? Günümüzde otomasyonun büyük bölümü yazılım temellidir ve bu da onu ileri dijital araçlardan ayırt etmeyi güçleştirir. Bu belirsizlik, büyük boşluklar yaratarak yaygın vergi kaçınmasına davetiye çıkarabilir. Bu da olası bir robot vergisini idari açıdan uygulanamaz ve sonuçta etkisiz hale getirir. Bunun için robot, otomasyon ve yapa zekadan ne anlaşıldığı net olarak tanımlanmalıdır.
Yapay zeka, insan işçilerin yerini aldıkça devletler artan maliyetlerle karşı karşıya kalabilir
Robot vergisi kavramı önemli tartışmalar ve destek yaratmış olsa da uygulanması adalet, rekabet ve giderek daha fazla otomasyona dayanan bir dünyada emeğin geleceği açısından karmaşık sorunlar barındırmaktadır. Robotlar ve yapay zeka vergilendirilmediği takdirde vergi sisteminde bir dengesizlik ortaya çıkacaktır. İnsan emeği, gelir vergileri, sosyal güvenlik primleri ve işsizlik sigortası yoluyla vergilendirilmekte, bu yük hem çalışanları hem de işverenleri etkilemektedir. Robotlar ve yapay zeka için benzer bir vergilendirmenin olmaması, insan emeğinin makinelerle ikame edilmesini teşvik eden bir yanlılık yaratır. Bu durum teknolojik işsizlik, durağan ücretler ve artan eşitsizlik gibi sorunları derinleştirir. Bununla birlikte, vergi sisteminin net etkisi robotların ve yapay zekanın nasıl sınıflandırıldığına bağlıdır. Eğer bunlar “yapay işçiler” olarak görülüyorsa, insan işçilere kıyasla daha düşük oranda vergilendirilmeleri tutarsız olur, bu, örneğin kısa boylu ve uzun boylu işçilerin farklı oranlarda vergilendirilmesine benzer bir ironi yaratır.
Yapay zeka ve robotik çağının getirdiği istihdam krizine yönelik daha sofistike bir politika yanıtı ise, robot vergisi yerine insan emeği üzerindeki mali bir yük olan bordro vergilerini (sosyal güvenlik primleri vb.) hafifletmek veya tamamen kaldırmak olabilir. Ancak buradaki temel engel kamu maliyesidir: Böyle bir adım, temel sosyal programları finanse eden kritik bir gelir kaynağının ortadan kalkması anlamına gelir. Bu kaybı telafi etmek için politika yapıcıların sermaye kazançları, şirket karları veya tüketim üzerinden alınan vergileri artırması ya da ciddi harcama kesintilerine gitmesi gerekir. Her seçenek önemli ekonomik ve siyasal bedeller içerir ve hızlı teknolojik dönüşüm çağında eşitlik ile mali istikrar arasında denge kurmanın ne kadar zor olduğunu gösteriyor.
Gelişmiş ülkelerin çoğunda vergi gelirlerinin yaklaşık %50-60’ı gelir ve bordro vergilerinden oluşur. Robotlar ve yapay zeka insan emeğinin yerini giderek daha fazla aldıkça, bu teknolojiler benzer şekilde vergilendirilmediği sürece vergi tabanı daralır. Aşırı senaryolarda bu durum vergi tabanının tamamen çökmesine yol açabilir. Dahası, robotlar ve yapay zeka insan işçilerin yerini aldıkça, devletler işsizlik yardımları ve diğer sosyal güvenlik harcamaları nedeniyle artan maliyetlerle karşı karşıya kalabilir. Bu anlamda, artan kamu harcamalarına yol açan teknolojilerin—robotların ve yapay zekanın—vergilendirilmesi hem mantıklı hem de adildir. Böylece işsizliğe ve artan kamusal maliyetlere katkıda bulunan aktörlerin, ortaya çıkan sorunların hafifletilmesine de katkı sağlaması sağlanır. Sonuç olarak robot vergisi, teknolojik değişim karşısında emeğin ikamesini yavaşlatması ve mali istikrarı koruma ihtiyacına dayanır, bu yüzden de sermayenin kamu kaynaklarına adil biçimde katkıda bulunacak şekilde vergi sistemine entegre edilmesi gerekir.
Teknolojinin etki alanını etkileyen konulardan biri de patentlerdir. Patentler, firma egemenliği ve teknolojik yeniliğin toplumsal refah için yayılması bağlamında bir diğer kritik konudur. Patentler, mucitlere belirli bir süre boyunca buluşları üzerinde münhasır haklar tanıyarak başarılı yeniliklerden kar elde etmelerini sağlar. Bu haklar, araştırma ve geliştirmenin risk ve maliyetlerini üstlenmeyi teşvik eder. Ancak tehlike, patentlerin aşırı geniş tanımlanmasında yatar. Bunu önlemek için patent koruması, yalnızca özgün ve nihai buluşla sınırlı olmalı, bu buluşun ilham verebileceği tüm olası uygulamaları ve gelecekteki araştırma yollarını kapsamamalıdır. Bu dar ve hedefli yaklaşım, gerçek yenilikleri korurken ilerlemeyi aşırı biçimde kısıtlamaz ve geniş çaplı tekellerin oluşmasını engeller. Ayrıca patentlerin lisanslanmasının kolay olması, yeni teknolojilerin yayılmasını ve diğer firmaların bu ilk yenilikler üzerine inşa etmesini mümkün kılarak işbirlikçi ve dinamik bir inovasyon sistemi yaratır.
Patentler aşırı geniş ve kısıtlayıcı olduğunda, yeniliği teşvik etmek yerine onu boğabilir. Aşırı sıkı patent rejimleri, diğer şirketler için ciddi giriş engelleri yaratır ve rekabeti sınırlayan tekelci uygulamaları teşvik eder. William Baumol’un belirttiği gibi, bu durum firmaların yenilikler geliştirmek yerine mevcut patentleri savunmaya ve dava yoluyla korumaya odaklandığı “verimsiz girişimciliğe” yol açabilir. Patentlerin teknolojik ilerlemeyi gerçekten destekleyebilmesi için hassas bir denge kurması gerekir: mucitleri ödüllendirecek kadar güçlü, fakat aynı zamanda sürekli yeniliği ve rekabeti teşvik edecek kadar dar ve esnek olmalıdır.
Patent sistemleri, doğası gereği tüketiciler için maliyet artışı yaratarak bir ’ekonomik rant’ alanı açar. Ancak patent temelli tekel rantlarının yarattığı tahribat, sadece yüksek etiket fiyatlarıyla sınırlı değildir, bu sistem, ekonominin genel sabit giderlerini (overhead costs) yukarı çekerek daha derin yapısal sorunlara yol açar. Firmalar, patent ödemeleriyle şişen maliyetleri telafi edebilmek için savunma mekanizması olarak ya ücretleri baskılar ya kâr marjlarından feragat eder ya da geleceği inşa edecek kritik yatırımlardan kaçınır. Bu durum, bir yandan ücret baskılanması yoluyla eşitsizliği derinleştirip toplam talebi zayıflatırken, diğer yandan firmaların inovasyon kapasitesini felç ederek genel ekonomik büyümeyi yavaşlatır. Nihayetinde patentler, geçici tekel avantajıyla yeniliği teşvik etmeyi amaçlasa da uzun süreli koruma ve rant odaklı stratejiler, paradoksal bir şekilde gerçek yatırımı ve yaratıcılığı boğan birer engele dönüşür. Bu paradoks, hakiki yeniliği ödüllendiren ancak teknolojik ilerlemenin önünde ’bilgi tekeli’ kurmayan dengeli bir fikri mülkiyet rejimini zorunlu kılmaktadır.
Günümüzde yüksek teknoloji veya platform şirketleri diğer bir sorun kaynağıdır. Platform şirketleri ile teknolojik feodalizmin yükselişine dair küresel kaygılar artıyor ve bu yüzden de teknoloji sektörünün köklü biçimde yeniden değerlendirilmesi ve güçlü şekilde düzenlenmesi yönündeki çağrılar da giderek yoğunlaşıyor.
Kurumsal güç dengesi, son birkaç on yılda sektörel çeşitlilikten tek merkezli bir teknoloji egemenliğine evrildi. Yakın geçmişte ABD ekonomisinin zirvesi, enerji (Exxon Mobil), sanayi (General Electric) ve finans (Citigroup) gibi farklı damarlardan beslenirken, bugün bu listenin tamamı teknoloji titanları—Amazon, Meta, Alphabet, Apple ve Microsoft—tarafından kuşatılmış durumdadır. Bu değişim, sadece bir sektörün yükselişi değil, kurumsal otoritenin nitelik değiştirmesidir. Geçmişin geleneksel tekellerinden farklı olarak bu dijital güç merkezleri veriyi, altyapıyı ve platformları kontrol ederek modern yaşamın her hücresine sızan emsalsiz bir nüfuz alanı kurmuştur. Küresel ölçekte iletişimden ticarete, iş yapma biçimlerinden bireysel tercihlere kadar her alanı domine eden bu ’dijital feodalizm’, birbirine bağlı dünyamızın özünü ve demokratik süreçleri temelinden dönüştüren yeni bir iktidar biçimini temsil etmektedir.
Teknoloji devlerinin denetim altına alınmasına yönelik artan küresel baskı, aslında kaybolan güç dengesini yeniden kurma ve demokratik kurumları kurumsal işgalden kurtarma arzusunun somut bir yansımasıdır. Bu noktada önerilen müdahaleler, sadece teknik birer düzenleme değil, dijital egemenliğe karşı çok boyutlu bir strateji paketidir: (i) Antitröst ve parçalanma: Rekabeti yeniden sağlamak için piyasayı domine eden devasa tekellerin yapısal olarak bölünmesi. (ii) Veri mülkiyeti: Yurttaşlara kendi dijital kimlikleri ve verileri üzerinde mutlak mülkiyet ve denetim hakkı tanıyan radikal gizlilik rejimlerinin inşası. (iii) Kamusal altyapı seçenekleri: Bulut bilişim ve sosyal ağlar gibi temel dijital hizmetlerin birer ’kamusal alan’ olarak tanımlanması ve gerektiğinde kamulaştırma veya kamu seçenekleriyle çeşitlendirilmesi.
Buradaki nihai hedef inovasyonu cezalandırmak değil, onun rotasını ortak iyiye kırmaktır. Teknolojiyi adil büyümeye, demokratik dayanıklılığa ve toplumsal refaha hizmet eden bir çerçeveye oturtmak zorundayız. Servet, güç ve nüfuzun hesap vermeyen dar bir elit tabakanın elinde kemikleşmesine son vermek, çağımızın en kritik meydan okumasıdır. Bu mücadele hükümetlerin, düzenleyici kurumların ve sivil toplumun sınırları aşan, cesur ve eşgüdümlü bir irade ortaya koymasını gerektirmektedir.
Bu bağlamda, U. Pagano, “The crisis of intellectual monopoly capitalism (2014) adlı çalışmasında, radikal ama aynı zamanda pragmatik bir çıkış yolu öneriyor: “kapalı bilim ve kapalı piyasalar” dünyasından, “açık bilim ve açık piyasalar” üzerine kurulu bir düzene geçiş. Bu, iktisadi düşüncede doktriner bir saflığa dönüş çağrısı değil, aksine, entelektüel tekelleri dağıtmayı ve adil büyümeyi yeniden tesis etmeyi amaçlayan, ideolojik yelpazenin farklı uçlarından derlenmiş eklektik ve tutarlı bir strateji.
Bu dönüşümün ilk ayağı bilginin metalaştırılmasının ortadan kaldırılmasıdır, yani fikirlerin özel mülkiyet değil, ortak bir kaynak olarak ele alınması. Bilimsel keşiflerden temel algoritmalara ve hayati ilaçlara kadar temel bilginin kamusal alana taşınması bu yaklaşımın özünü oluşturur. Bu kaynakların serbestçe erişilebilir olması, yeniliği boğan özelleştirme etkilerinden çıkışı mümkün kılar ve gelecekteki ilerleme için daha yaygın ve ortak bir zemin yaratır. Ancak özgürleştirme tek başına yeterli değildir. İkinci ayak, güçlü rekabet hukuku uygulamalarıyla gerçek piyasa rekabetinin yeniden tesis edilmesidir. Bu nedenle bilgi tekellerinin parçalanması, firmaların rakiplerini dışlayarak değil, yaratıcılık ve uygulama becerileriyle rekabet etmesi için zorunludur. Bununla birlikte, açık bilgi ile rekabetçi piyasaların birleşimi bile uzun vadeli yeniliği sürdürmek için yeterli olmayabilir. Bu nedenle üçüncü ayak, açık bilime yönelik sürekli kamusal yatırımları içerir. Bu, özel sektörün genellikle kaçındığı yüksek riskli ama yüksek getirili araştırmaları devletin finanse ettiği bir yaklaşımdır. Bazı durumlarda bu, yeniliğin önünde darboğaz oluşturan kritik patentlerin kamusal olarak satın alınmasını ve geniş kullanım için serbest bırakılmasını da kapsayabilir, böylece yeni icat ve yatırım döngülerinin önü açılır.
Dijital geleceğimiz için verilen mücadele, siyasal tahayyül mücadelesidir
Bilginin küresel bir kamusal mal olduğunu kabul edersek, üretimini ve dağıtımını yönetecek yeni uluslararası kurumlara ihtiyaç olduğunu söyleyebiliriz. Bu, üye ülkeleri GSYH’lerinin asgari bir payını açık bilime yatırmaya zorlayacak şekilde reforme edilmesini gerektirir. Böylece yeniliğin faydaları geniş kitlelere yayılır ve bedavacılık (free-rider) kolektif çabayı baltalayamaz. Bu önlemler birlikte bütüncül bir gündem oluşturur: metalaştırmanın kaldırılması temeli atar, rekabet hukuku adil rekabeti sağlar, kamusal yatırım gelecekteki keşifleri besler ve küresel eşgüdüm eşitliği sürdürür. Amaç piyasaları ya da teknolojiyi reddetmek değil, onları ortak refah doğrultusunda yeniden yönlendirmektir, rant arayışının yerine paylaşılan refahı, dışlamanın yerine açık ve demokratik yeniliği koymaktır.
Esasen dijital geleceğimiz için verilen mücadele, özünde bir siyasal tahayyül mücadelesidir. Bugün teknolojik bir kader gibi sunulan pek çok olgu, aslında bilinçli siyasal tercihlerle inşa edilmiştir, dolayısıyla mümkün olanın sınırlarını ancak kendi irademiz ve çabamız belirleyecektir. Bu noktada radikal alternatifler, ütopik birer sığınak değil, toplumsal tartışma ufkumuzu genişleten stratejik müdahale araçlarıdır. Zihinlerde dirençli ve ikna edici bir gelecek tasarımı inşa etmek, kitlelerdeki parçalı hoşnutsuzluğu disiplinli bir kolektif eyleme dönüştürmenin yegane yoludur. Bu büyük dönüşümün üzerinde yükseleceği temel sütunlar şunlardır:
(i) Piyasa bağımlılığının ötesinde demokratik özgürlük: Özgürlük, sadece bir tüketim tercihi değil, dijital kurumları kolektif olarak biçimlendirme yetkisidir. Bu vizyon, platformların toplumsallaştırılmasını ve kullanıcıların pasif tüketicilikten aktif kurucu özneler haline gelmesini hedefler. Demokratik özgürlük bu sayede hissedar kâr maksimizasyonuna değil, toplumsal ihtiyaçlara göre yönetilen kurumlar aracılığıyla deneyimlenen kolektif bir pratiğe dönüşür.
(ii) Devletçi merkezileşme olmadan toplumsal mülkiyet: Dijital servetin toplumsal mülkiyeti, milyarlarca insanın verisiyle üretilen değerin dar bir elit tarafından gasp edilmesine karşı temel dayanaktır. Çözüm, kontrolsüz özelleştirme ile otoriter devletçilik arasındaki yapay ikilemi reddetmekte yatar. İhtiyacımız olan katılımcı dijital altyapılardan oluşan çoğulcu bir sistemdir. Özel şirketlerin yerini devlet gözetimi alacak korkusu, yapay bir ikilemden ibarettir. Asıl mesele kamusal veya özel güç arasındaki tercih değil, hesap verebilirlik mekanizmasıdır. Özelleştirme, demokratik denetimi sistematik olarak devre dışı bırakırken, demokratik prensiplerle yönetilen toplumsal kurumlar, devletin zorlayıcı müdahalesini engelleyecek güçlü hukuki güvenceler barındırabilir. Nihai amacımız merkezi bir kontrol aygıtı kurmak değil, dijital dünyayı demokratikleştirmektir.
(iii) Gücün ve değerin yeniden dağıtılması: Teknoloji sektöründeki derin asimetrileri gidermek için yönetimin demokratikleştirilmesi ile ortaya çıkan "artık değerin" toplumsallaştırılması şarttır. Kolektif dijital servet fonları aracılığıyla kamu yararına araştırmalar ve sosyal hizmetler finanse edilmeli; veri, ortak bir kaynak (commons) olarak yeniden tanımlanmalıdır. Bu yeniden dağıtım süreci, aynı zamanda Küresel Güney’den değer süzerek sömürgeci kalıpları besleyen yapısal hiyerarşilerle (ırk, cinsiyet ve sınıf) bilinçli bir hesaplaşmayı da içermelidir.
Sonuç olarak, otomasyon ve dijital çağın içine sürüklendiği bu yapısal kriz, teknolojinin kaçınılmaz bir doğa yasası değil, bilinçli bir güç temerküzünün sonucudur, dolayısıyla bu döngü ancak örgütlü bir kolektif iradeyle kırılabilir. İhtiyaç duyduğumuz köklü değişim, teknoloji devlerinin lütfedeceği iyi niyet beyanlarından ziyade, robot kullanımını sosyal güvenliğin finansmanıyla uyumlu kılan vergi düzenlemeleri, bilgi tekelini kıran patent reformları ve dijital altyapıları dar bir elitin elinden alıp kolektif denetime açan yeni mülkiyet formlarının geliştirilmesiyle mümkün olacaktır.
Demokratik bir dijital gelecek, teknolojinin bir sömürü aracı olmaktan çıkarılıp ortak refahın kaldıracı haline getirildiği bir hayal gücünün, sivil toplumun ısrarıyla kurumsal gerçekliğe tahvil edilmesiyle mümkündür. Nihayetinde bu süreç sadece teknik bir düzenleme değil, insan onurunu algoritmik verimliliğin önüne koyan bir egemenlik mücadelesidir, çünkü dijital dünya, onu var eden kitlelerin ellerinde yeniden şekillenmeyi bekleyen kamusal bir mirastır.