Dar Koridor'da Türkiye'ye yer var mı?

Dar Koridor'da Türkiye'ye yer var mı?

Ekonomiden siyasete, çevreden iletişime, hayatın pek çok alanında krizler yaşadığımız en azından işlerin “karmaşık, öngörülemez” olduğu bir çağdan geçiyoruz.  20-25 yılda baş döndüren hızla yükselen teknoloji her şeyin, her sözün mümkün olduğu kaotik dünyanın kapısını ardına kadar açtı.

Tam da böyle zamanlarda kafamızı açacağını, bize ilham vereceğini düşündüğüm bir çalışmadan söz etmek istiyorum sizlere: “Dar Koridor”. Dar Koridor dünyaca ünlü Türkiyeli ekonomist Daron Acemoğlu ve meslektaşı James Robinson’ın bu yıl sonbaharda yayınlanan çalışmasının adı.

Kitabın Türkçe tanıtımı için Acemoğlu lise sona kadar okuduğu ülkesinde, Türkiye’de bu aralar. Bilkent ekonomi bölümünde yaptığı sunumu izledim. Acemoğlu ve Robinson bu çalışmada multi-disipliner bir yaklaşımla ekonomi, tarih, siyaset ve hatta antropolojiden beslenmişler. Dünya ülkeler tarihine bu zengin perspektiften bakmışlar. Büyük veri setlerini ileri istatistiksel yöntemlerle analiz etmişler. Böylece muhtemeldir ki bu kendilerini Nobel’e biraz daha yaklaştıracak çizgi üstü bir iş çıkarmışlar.

Ulusların Düşüşü ve “Dar Koridor” kitaplarının ana meselesi yenilikçiliği destekleyen, yatırımları ve adil yarış ortamını tesis eden kurumlar aslında... Bu kurumların kucaklayıcı olması gerektiğinin altını çiziyor. İnsanları köleleştiren, baskıcı yönetimlerin hâkim olduğu topraklarda kalıcı büyüme ve refahın yakalanamadığını söylüyorlar. Ulusların Düşüşü’nde Kuzey ve Güney Amerika karşılaştırmasını bu kavramsallaştırma üzerine oturttuğunu görüyoruz. “Dar Koridor” da bu tür kurumların özgürlüğün gelişmesine katkısını anlatırken, özgürlüğün de bu kurumların gelişmesine katısı olduğunun altını çiziyor. Acemoğlu ve Robinson, devletinden daha fazla sorumluluk isterken ona karşı gelebilen, hesap sorabilen, talep edebilen toplumların “devletlerinin de daha güçlü” olmasının tesadüf olmadığını bize gösteriyorlar.

Aslında bu detay girmeden “Dar Koridor”’un kavramsal şemasını özetlemekte fayda var. Dar Koridor’da tüm ülkeler iki ana eksene göre konumlanıyor, bunlar: Devletin gücü ve toplumun gücü. Devletin gücü: ekonomik, askeri, teknolojik vs. kapasitesi, baskı kurma gücü, olarak özetlenebilir kabaca. Toplumun gücü: Toplumun isteklerini ne kadar duyurabildiği ile ilgili- bildiğiniz “seçme, seçilme yoluyla kendini ifade ve/veya protesto özgürlüğü.” Toplumun gücünün iki yönü var biri kurumsal mesela seçimler, diğeri kurumsalın dışında kalanlar ise sivil kalkışmalar, toplumsal itirazların örgütlenmesi vs. Bilmiyordum,
Acemoğlu’ndan öğrendim: İnsanlar 50 bin senenin üstünde devletsiz yaşamış. Tahmin edeceğiniz gibi bunlar antropolojik araştırmalar konu olan kabile tarzı topluluklar. Toplum gücünün zayıf, buna karşın devletin gücünün kapasitesinin çok yüksek olduğu ülkelerde insanların fikri önemsenmiyor, doğrudan devlet içinde ve etrafındaki elitler aksiyon alıyor –ki bunlara despotik devlet diyoruz. Despotik devlet illa işkence baskı yapacak diye bir şey yok. Barışçı yollardan bunu yapabilir. Çin 2 bin 500 yıldır bu şekilde yönetilen bir devlet. Toplumun sesini duyamıyorsunuz. Modelin kalbini oluşturan kısmı ise kitaba da adını veren “Dar Koridor.” Devletsiz ya da son derece zayıf devletli ülkeler ile despotik devletli ülkeler arasındaki alanın adı Dar Koridor.

  • İki çizgi arasında yer alan dar bölge toplum ve devlet dengesi üzerine yönetilen ülkelerin yer aldığı hakikaten dar bir koridor. Burada hem devlet güçlü hem de toplum.
  • Bu koridora giren ve kalabilen ülkelerde toplum ve devlet aynı anda güçleniyorlar ama diğer iki tipte devlet veya toplum üstün gelmek zorunda. (Bu koridora girenlere örnek olarak İsviçre’yi verdi Acemoğlu, birbirleriyle çatışan, norm ve geleneklerle yönetilen bir sürü kantonun dış tehdide karşı birleşerek devlet olması ve güçlenmesi ile koridora giriyorlar, Prusya’da devlet gücünü orantısız arttırdığı için koridordan çıkıyor örneğin)

Dar Koridor’daki ülkelerin halkları devletine güveniyor, inanıyor, aynı zamanda devletin bu işleri yapacak gücü kapasitesi var. Bu koridor çok dar: kuvvet dengesi azıcık bozulursa hemen dışına çıkabiliyorsunuz. Bu perspektifte “özgürlük hem kapasitenin hem de fırsatların bir arada olması demek.” “Özgürlük bir tek insanın istediğini yapması değil, herkese eşit fırsatların tanınmasıdır” diyor. Malımızı taşıyacak yolumuz yoksa satamayız, hepimizin yolunu yapacak, hepimize bu yoldan geçme fırsatı tanıyan bir düzenleyiciye ihtiyaç var. Devletsiz toplumlarla despotik devletli toplumları kıyasladığımız zaman ikincisinde ekonomik büyüme potansiyeli çok daha yüksek. Öte yandan hem dar koridor hem de despotik devletler büyüyebiliyor. Öyle ya bugün Çin, 19. yüzyılda da Almanya, 20. yüzyılda Rusya büyüyen despotik devletler. Ama dar koridor içindeki devletlerin büyümesi ile despotik devletin büyümesi arasında önemli niteliksel farklar var.

  • Despotik devlette büyüme yukarıdan ve eşitsiz biçimde oluyor. Kapitalin bazı ellerde toplanması ile sonuçlanıyor.
  • Üretkenliği, verimliliği arttıran, yeni fikirlere, yeni teknolojilere bağlı ve sürdürülebilirlik dar koridorda daha olası ve aynı zamanda bu tür bir büyüme daha kapsayıcı.

Demokrasi ve büyüme arasındaki ilişkiyi inceleyen çok güzel bir analiz paylaştı Acemoğlu Bilkent’teki sunumunda. Şöyle ki: Dünyadaki tüm ülkeleri 1950’den başlayarak demokratik olan ve olmayan olarak puanlamışlar. Bir ülkenin birden fazla puanı olabiliyor. Mesela Türkiye’nin darbe dönemleri ayrı, daha özgürlükçü olduğu dönemleri ayrı puanlanıyor. Ve her ülkenin her puanına denk gelen dönemdeki milli gelir değişime bakmışlar. Demokratikleşmeden evvel ülkelerin çoğu bir ekonomik krizden geçiyorlar. Çoğu zaman diktatörler düşüyor/ ekonomi kriz yüzünden düşüyorlar. Demokrasiye geçtikten sonra ne oluyor?  Önce ekonomik düşüş duruyor, hafif büyüme oluyor ve 5 sene sonra büyüme hızlanıyor ve ilk 20 seneden sonra demokratik ülkeler yüzde 20 daha hızlı büyüyorlar... Demek ki ülkemizin askeri ve sivil darbelerle kesintili tarihi ile ekonomik anlamda istediğimiz seviyeye gelemememiz arasındaki ilişki matematiksel olarak da ispatlanmış. Malum kesintisiz darbesiz, despotsuz geçen 20 yılımız olmadığından biz bu Dar Koridor ülkesi olma mutluluğuna eremedik maalesef. Toplumun sesi, devletin gücüyle birleşince ancak koridora girmeyi başarabiliyorlar. Koridora girmek bir şey, koridorda kalmak ilerlemek başka bir şey. Biz misal 2002-2006 arasında bu koridora girme hamlesi yapmıştık.

O dönemin büyüme rakamlarını hatırlayalım, o özgüvenli dönemde 2008 dünya finans krizinin nasıl da teğet geçebildiğini? Oysa bugün dünyada bizi bu denli etkileyecek bir ekonomik kriz filan yok. Öyle ki Mahfi Eğilmez’in bloğundaki “2020’ye girerken Durum tespiti” yazında yer alan grafiklerden anlıyoruz ki 2010 ve 2019’da hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerin ortalamasının altında kaldı büyümemiz. Diyeceksiniz “ama 2010 -17” arası kesintisiz artış oldu, büyümemizde bu dönem bir ara kişi başı milli gelir 12 bin doları geçti. Doğrudur büyüdük ama nasıl büyüdük? Bu konuda T24’de Şirin Payzın’a verdiği mülakatta diyor ki Daron Acemoğlu “Özellikle 2006’dan itibaren devlet eliyle, inşaata ve kredi patlamasına bağımlı eşitsizliği arttıran bir büyümeydi” ve “büyüme stratejimiz kapsayıcı değildi” diye ekliyor. Bizi 2018 ekonomik krizine taşıyan kaldırım taşları sade bunlar değil elbette: Devletin gücü 2013 Gezi olaylarından bu yana yükseliyor. Hatta rejim değişikliği ile ülkemiz, totaliter yönetim kimlik özellikleri kazandı. “Toplumsal güç” bastırıldı, devlet gücü yükseldi. Ana akım medya iktidarın kontrolü altına geçti. Aydın, gazeteci, sivil toplum kuruluşu temsilcileri baskıcı yönetim anlayışı ile hızla bastırıldı. İfade ve protesto özgürlüğü kısıtlanırken, devlet etrafında öbeklenmiş az sayıda firma inşaat ekonomisinden ziyadesiyle faydalandı. Gelir dağılımı eşitsizliği tekrar yükselişe geçti. Bakın bizim açımızdan “Dar Koridor” da kalabilmenin en temel koşulları ortadan kalktı: Toplumun sesi kısıldı. Herkese eşit fırsat tanımayan kayırmacı bir paylaşım sitemi geldi. Sadece yoksulluk değil ekonomik eşitsizlik de arttı. Yetmez üstümüze norm/gelenek ve din boca edilerek, kadınlar pasifize edilmeye çalışıldı. Üstüne ve bence bunlar sebebiyle büyüme krize girdi. TÜIK tarafından gerçekleştirilen 2018 gelir araştırmasına göre orta üst gelir grubunun toplam gelirden aldığı pay düşüyor. Ekonomiye alt gruplara göre daha fazla katkı sunan orta-üst sınıf eriyor (bu tipolojinin gözdesi okullardan İstanbul Erkek Lisesi’nin öğrencilerinin yüzde 50’sinden fazlası yurtdışında devam ediyor eğitimine, Türkiye’nin muhtemelen en zeki ve donanımlı çocukları bunlar) Teknolojik anlamda yaratıcılık içermeyen ve yukarıda saydığım sebeplerle sürdürülebilir olmayan büyümemiz durdu hatta 2018’in son çeyreğinden beri küçülüyoruz. Yılı yüzde 0.5’te kapatacağız. Deyin ki gelecek yıl yüzde 4, hatta iyimser hesaplarla yüzde5 büyüyelim. Bu araştırmayı gördükten sonra kendime soruyorum “Eee, sonra?” Toplamda Eylül sonu itibariyle yüzde 13,8 (ki geçen yılın yaklaşık 2 puan üstünde), 15-24 yaş arası gençlerde yüzde 26’ların üzerinde seyreden işsizliğe (geçen yılın 5 puan üstünde) çare olmayacak bir hedef bu. Diyelim ki oldu, eşitsizliği arttıran, yaratıcılıktan ve sürdürülebilirlikten yoksun bir büyüme olacaksa biz sıradan insanlar için durum pek değişmeyecek.

Acemoğlu ve Robinson’un Dar Koridor perspektifinden bakacak olursak. Peki, toplum gücünü temsil eden biz faniler ne yapmalıyız? Öncelikle bu ülkenin güzel günler görmesindeki rolümüzü asla küçümsememekle başlamalıyız. Hakkımızı barışçı yollardan savunmaktan, ülkemiz ve dünyamızın daha iyi bir yere gelmesi için konuşmaktan, sesimizi duyurmaya çalışmaktan vazgeçmemeliyiz. Kurumları da toplumu da güçlü yarınlarımız olması dileği ile...

Etiketler :