Gündüz Vasaf: Kahraman beklemeyin, kahraman sizsiniz, biziz!
ASLI ÖRNEK | Yazar Gündüz Vassaf “O kadar çok ben, o kadar az biz olduk ki, o zaman bu düzen bizi oradan da tokatlar, buradan da tokatlar. Kahramanlar peşinde rüyalarımızda bekleriz ‘Bu mu kahraman?’ diye… Ona sarılırız 3-4 yıl, o kahraman biter, düzenin kuklası çıkar, başka bir kahraman buluruz. O da belki gerçek bir kahramandır ama o kahraman tutuklanınca, yine biz söneriz. Kahraman biziz, olabiliriz, tarihi yaratan biziz” diyor.
ASLI ÖRNEK
Gündüz Vassaf, günümüz üzerine, toplum üzerine derinlemesine düşünen yazarlardan… Yazdıkları ya da söyledikleri her zaman şüpheyi, bilgiyi destekleyecek türden. Zaten kendisi de en çok bunu istiyor, doğru bildiğinizi bile ‘nereden ve nasıl öğrendim diye sorgulayın’ diyor. Gündüz Vassaf ile genç yazar ve araştırmacı Duru Uslu’nun Tuhaf Kitap’tan çıkan ‘Günlük Yaşam Felsefesi: Şimdiye Övgü’ isimli kitapta da birlikte hayatı sorguluyorlar. Vassaf’a göre ortada bir hakemin olmadığı, birinin geçmişi, diğerinin ise geleceği uzun iki kişinin sohbeti niteliğinde bu kitap. ‘Günlük Yaşam Felsefesi’nden hareketle biz de Gündüz Vassaf’la hayat üzerine yeniden düşündük.
Duru Uslu’nun sizinle yaptığı nehir söyleşi formatındaki ‘Günlük Yaşam Felsefesi: Şimdiye Övgü’, günlük hayatta es geçtiğimiz şeyleri yeniden gündeme getiriyor. Okuyanlar hayata dair küçük şeylere vakit ayırmak konusunda kitabı okurken şunu diyebilir ‘Bu biraz daha burjuva işi, biz ekonomik anlamda Maslow'un hiyerarşisi basamağının ilk sıradayız’… Siz bu kitapta küçük şeylerden de çok mutlu olunabileceğini, dikkat edilmesi gerektiğini söylüyorsunuz. Peki insanlar şu anki toplumda, sistemin dışına nasıl çıkabilir, ruhunu nasıl koruyabilir? Bunu anlatır mısınız?
Zaten siz cevabı verdiniz. Bence birçok kişi, günlük hayatı es geçiyor derken bu, günlük hayat es geçilir hale geldi. Yani düzen meşruiyetini yitirdi. Ulus devlet meşruiyetini yitirmekte ve eskiden bir ülke toplu halde bir dine aitken, onlar bölündü. Es geçiyoruz, çünkü güvenmiyoruz, inanmıyoruz; onun için de kendi küçük dünyalarımızı inşa etmeye çalışıyor, oraya kaçıyoruz. Fakat o küçük dünyalarda da kendimizi tekrarlayarak patinaj yapıyoruz. Özellikle sosyal medyada, bu sefer cemaatimiz de yok artık! İşte ‘Ben buradayım’ demek, kendimizi göstermek için binbir oyunlara, maskaralıklara başvuruyoruz. Çözümler çok, çareler tükenmez yeter ki şikayet etmek yerine arayalım. Çünkü şikayetle kalıp, ‘Ne yapabilirim?’, ‘Ne yapmalı?’ diye sormazsak, o şikayetler bizi dibe vuruyor Aslı, depresyona yol açıyor, halsizliğe, karamsarlığa, hareketsizliğe, uykusuzluğa, aramızdaki çatışmalara neden oluyor ve şikayet, şikayet, şikayet edilgenleşiyoruz. Bu düzene karşı ne yapabilirim, ne yapmalı diye sormadığımız için, ‘Ne yapmalı?’ diye sormadıkça, düzen güçleniyor. Birisi şikayet ediyorsa, tamam dinleyelim ama kardeşim şikayetle yetineceksen sus!
Son dönemde her yerden yayılan bilgilerin gerçekliği de tartışma konusu olmuş durumda. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Yalan dünya diyoruz, hakikaten haberler yalan, devletlerin söyledikleri yalan, şeffaflığını yitirdi üniversiteler, kurumlar ama bu yalan dünyada, o yalanları tekrarlıyorsak,
o yalanı yutuyoruz demektir. Demek ki yapay zekanın yaygınlaştığı günümüzde kaçınılmaz olarak ‘Nereden biliyorsun?’ diye sormalıyız. Aklınıza yatmıyorsa veya yatıyor olsa bile, ‘Gündüz bunu biliyor mu, yaşadı mı, okudu mu, nereden biliyor?’ diye sorgulamalıyız ki, kaynağı bilelim ve doğru bildiğimiz şeyleri birbirimize tekrarlayalım. Dünya yuvarlaktır diyoruz, ben kanıtlayamam. Biz es geçince, bazı temel şeyleri kanıtlamayınca, bize başka şeyleri de yutturuyorlar.
İnanmamak büyük şans!
Şunu da sormak istiyorum size, bu dünyada artık neye inanacağımızın da temeli yok! Biz kime inanacağız, kimi bulacağız, inanacağımız kişiyi ya da bilgiyi nasıl seçeceğiz?
Önümüzdeki en büyük bir şans; inanmamak! Çünkü şimdiye kadar inandığımız masalların çöktüğünü keşke daha iyi görüyor olabilseydik! O kadar çok masal var ki, sorgulamadığımız, inandığımız ama yavaş yavaş adaletsizlikle, haksızlıkla çöktüğünü gördüğümüz… Bir tanesi mesela her toplumda zeka testleri… İnanıyoruz ki, birisinin zekası yüksekse, o zaman o da yükselecek; iyi okul, iyi iş, iyi eş, işte sınıf atlayacak. Palavra! Çünkü zeka testlerinin neye ölçtüğü belli değil, yani psikologların tek tanımı ‘Zeka nedir?’ diye sorsanız, tek tanımı zeka testlerinin ölçtüğü şeydir. Cevaplar sınıftan sınıfa, kültürden kültüre o kadar değişiyor ki… ‘Polis niçin gereklidir?’ diye bir soru var mesela zeka testinde. Bunu Harlem’de bir siyah çocuğa sorsanız zeka testinde, ailesinin yarısı hapiste. Doğan her 4 çocuktan, 4 siyahtan biri hapse giriyor Amerika'da ve onu hapse sokan, evi basan ve belki de abisini, amcasını öldüren de bir polis! Sık sık oluyor Harlem’de bu tür olaylar. Şimdi bu çocuk, ‘Polis niçin gereklidir?’ sorusuna nasıl bir cevap verir? Yani bu masalları sorgulamak. Çünkü din, devlet, dil hepsinin bir raf ömrü var tarihe bakarsak… Kaç tane dinin, kaç tane tanrısı olmuş Mısır'ın, Yunanistan'ın, Pasifik Adaları’nın… Bunları azcık masal olarak, bir 21’İnci yüzyıl insanı olarak tarihin tecrübesiyle bakabilirsek, çok daha özgürleşeceğiz. Çünkü o masallarla hâlâ bizi aldatıyorlar.
Bu masallara örnek vermeniz gerekse…
O çocuk zeki, onun için o okula girdi ya da ülkemizin ekonomisi güçlenecek, kurtulacağız diye… Şu bana o kadar saçma geliyor ki, diyelim ekonomi yükseldi, birinci sıraya geldik. O zaman Amerika gibi olacağız. Biz de Amerika gibi emperyalist olacağız, Amerika’daki gibi zengin ve fakir farkı daha da açılacak. Bu mu istediğimiz ekonomik kalkınma? Türkiye ekonomide 19’uncu sıradan 18'e geldi. Oysa ki, geldikçe daha kötüye gidiyor, o düzenin dünyasının daha çok tutsağı oluyoruz.
Peki kişi inanmayacak ama birtakım somut bir şeylere tutunmayı isteyebilir….
Somut şey; ta kendisi işte! Evde yalnızken ve daha çok sosyal medyayla konuşuyorken, hatta çok birçok kişi işini bile sosyal medyadan yapıyor, işi kişiden kopuyorsa ki kopuyor o küçük cemaatler bitti, o zaman bir şey yapmayarak çok daha edilgen oluyoruz. İki kişi, üç kişi, beş kişi yan yana geldiği zaman ve dedikodu yapmak, şikayet etmek yerine bir kitap kulübü kursa… O kitap kulübünden açılacak pencereler sade kitapların dünyası değil, yan yana gelince o apartmanın sorunları varsa, sitenin sorunları varsa, yerel belediyenin sorunları varsa en alt basamaktan ne yapabiliriz diye sorup, örgütlenmeye başlayabilir küçük cemaatler ama onun yerine yapılan ideolojik parti bağlılıkları falan filan… Onlar sizin sesinizi bile duymuyor sadece oyunuzu istiyorlar. Küçük cemaatler çok önemli. Küçük birliktelikler çok önemli.

Birlik olması insanların yavaş yavaş bir araya toplanabilmesi bir şeyler yapması önemli diyorsunuz…
Hastayız Aslı! Patolojik haldeyiz. Hastalıktan kurtulmanın yolu, yanımızdaki insanla konuşabilmemiz. Düşünün, uçakta oturuyorsunuz, otobüste oturuyorsunuz yanınızdaki sanki cüzzamlı , yüzüne bakmaktan çekiniyor, konuşmuyorsunuz. Eskiden yolda, dolmuşta bile insanlar konuşur, sohbet ederdi; o bir güç verirdi.
Bölüşecek çok şeyimiz var!
Artık kimsenin özellikle bu ekonomik şartlarda küçük şeylere vakti kalmadı gibi duruyor. Özellikle kiraların, masrafların uçtuğu alınan ücretlerin belli olduğu bu dönemde.
İşte bakın kitaplar pahalı alamıyoruz ve hakikaten kitap satışları düştü. Ama 5 kişi birleşip, ‘Şu kitabı alalım, fiyatını bölüşelim; Ahmet önce sen oku, sonra Ayşe’ye verelim’ demiyor. Bu kadar basit bir şeyi bile yapmıyoruz. Evet, böyle bir satın alma patolojimiz ve erişemeyiz patolojimiz var ki, erişilebilirliğin yollarını aramıyoruz. Yoksa bölüşebilecek o kadar çok şeyimiz var ki…
Tutuna tutuna, birleşe birleşe aşacağımıza dair bir inancınız ve düşünceniz var.
Bencilliz Aslı! Her şey benim için diyoruz. Boksör Muhammed Ali bir mezuniyet konuşması yapmıştı, alkışladılar. Ve sade boksör değil tabii, Amerikan devletine de karşı çıktı; Vietnam'a gitmeye reddetti. Dünya ağır sıklet boks şampiyonluğunu elinden aldılar. Harward’ta konuşması bitince öğrenciler şiir diye tutturdu o da, iki kelimelik belki dünyanın en kısa şiirini orada anında çıkardı: ‘Ben ve biz’. O kadar çok ben, o kadar az biz olduk ki, o zaman bu düzen bizi oradan da tokatlar, buradan da tokatlar. Kahramanlar peşinde bekleriz rüyalarımızda ‘Bu mu kahraman?’ diye… Ona sarılırız 3-4 yıl, o kahraman biter, düzenin kuklası çıkar, başka bir kahraman buluruz. O da belki gerçek bir kahramandır ama o kahraman tutuklanınca, yine biz söneriz. Kahraman biziz, olabiliriz, tarihi yaratan biziz. Ama sanki tarihi başkaları yaratıyor.
İnsanlığı çok abarttık
İnsanlar birtakım şeylere tepki gösterdiklerinde kendileri gibi tepki gösteren olmayınca kendilerini yalnız hissediyorlar. Bu da bireyselleşmeye neden oluyor. Genel olarak sosyal düzendeki olaylar üzerinden de söylüyorum. Sizin kitabınızı okurken şu yorumunuz dikkatimi çekti. Kişi tek başına bir şeye itiraz ettiğinde önce çevresinden başlamalı. Annesi babasını, komşularını ikna etmeli. Benden başlamalı diyorsunuz…
Katılıyorum, ben kimim ki hikayesinden, insanların kendilerini araştırma hikayesinden bu saçmalıklardan kurtulmanın zamanı çoktan geldi. Yunanistan'da Delphi Tapınağı’nda 2500 yüzyıl önce Sokrat ‘kendini bil’ demiş. 2000 yıldır kendimizi tanımaya çalışıyoruz. Artık psikologlara da kendimizi tanımak için para döküyoruz. Yetti gayrı, kendini tanımak istiyorsan, önce başkalarının üzerinden tanı! Etrafındaki insanları, sadece insanları da değil, etrafındaki hayvanları ve başka canlıları da, bitkileri de tanımaya çalış! Bizim o kadar da büyük bir farkımız yok onlardan. Çok abarttık, insan böyle farklı falan diye…
Sizce yapay zeka ekonomik özgürlüğü elinden alınmış kadınlara, gençlere ekonomik anlamda bir katkı sağlayacak mı? Zira yapay zekanın birtakım meslekleri edinmesiyle birlikte ortaya muazzam bir paranın çıkacağından bahsediliyor, siz de söz ediyorsunuz. Ayrıca kitapta insanların kendileri için çalışıp, üretebileceğinden sanatkârlıktan bahsediyorsunuz. Bu konuyu biraz açar mısınız?
Yani klasik hikaye bıçak gibi… Bıçak elma da kesebilir, bir insanı da öldürebilir. Nereye gideceğini bilmiyoruz. Fakat şunu biliyoruz ki; geliştirenler de ortaya ne çıktığından ve çıkabileceğinden korkuyorlar, bilemiyorlar çünkü türün sonunu getirebilecek bir canavar da yaratıyor olabiliriz. Yapay zeka kısa bir zamanda Frankenstein’a dönüşmezse, çalışmayı kaldıracak. Çalışmaya mecbur kalmayacağız, o kadar büyük bir para çıkacak ki ortaya her vatandaşa asgari gelir diye, istediği gibi kullansın diye dağıtılacak, bu kaçınılmaz. Sağlık sisteminin şimdiden getirmeye başladığı yapay zeka bizi 100 yıl yaşatacak. Kanser manser falan bunlara 4-5 yılda çözüm gelecek, geliyor, gelmeye başladı. Yapay zeka hepimizi istersek sanatkar olabilecek bir konuma getirecek, ama o dünyayı araştırır mıyız, meraktan sorular sorar, yeni şeyler öğrenmek, yaratmak ister miyiz yoksa kıçımızın üstüne oturur, dedikodularla ekmek elden su gölden şişmanlıktan bir adım bile atamayan bir toplum mu oluruz, bunu bilemem. Bu tehlike her zaman var. Bu yeni olanakları nasıl kullanacağımıza bağlı ama türü de bitirebilir. O korku çok egemen ve hala var.
Siz de hâlâ böyle düşünmeye devam ediyor musunuz? Çünkü sanırım üç sene önce konuştuğumuzda bu korkunuzdan bahsetmiştiniz.
Yani düz mantık insan savaştan şikayet ediyor, savaşları çıkaran kim? İnsanlar. E, o zaman insanları yok etsem; savaş kalmayacak. Onun duygusu, ahlakı yok ki! Algoritmalarla, çeşitli hareket biçimleri ve düşünce biçimleri kuran bir makine..
Peki kapitalizmle birlikte, yeni üretim biçimleri yeni çalışma koşullarının hayatı yavaşlayacağını, eski ayarlarınıza geri döneceğimize inanıyor musunuz?
Umuyorum, çünkü türünüzü patolojik yapan şu anda siz Aslı, ben Gündüz’ü de patolojik yapan şehirli olmamız. Çünkü depresyon burada, uyumak için uyku ilaçları burada, intihar burada. Kırsal kesimdekileri namus davalarını küçümseriz en azından bir hedefi var onun. Anonim cinayetler bizde, şehirlerde ve azalmıyor, artıyor. Eskiden daha Amerikalılar bunu yapar derdik, artık her yerde. Bu patolojiden ancak bu kalabalık yerlerde yaşamaktan kurtularak yapabiliriz veyahut yeni şehir düzenlemelerinde büyük şehirlerde daha bir cemaatleşerek yaşayarak… Dünyada yaşanacak alanlar büyük, çevreye de zarar vermeden yaşamak mümkün… Çevreyle iç içe yaşamak mümkün. Herhalde oraya doğru gideceğiz çünkü bu şehirleri düzenleyenler, siyaseti düzenleyenler iktisat planlarının hepsi şehir dışında. Azcık şehrin dışına kaçıp, yüzme havuzlu, bahçeli falan deniz kıyısında evlerdeler. Pek şehirde kalan yok!
Sosyal devlet olmayınca arkadaşa güveniyoruz
Kediler köpekler özgür ama insanlar sosyal bir canlı diyorsunuz. Bir yandan aslında arkadaşlık kısmını tartışmaya açıyorsunuz kitapta. Sizce ideal arkadaşlık nasıl olmalı? Sizin ideal arkadaşlarınız kimler?
Yani kendime bakıyorum, geçmişe bakıyorum. Olan dostluklar sahte değil, işte askerlik arkadaşım, ortaokul arkadaşım falan filan ama orada kalmışlar. Onlara hâlâ arkadaş dememiz ve yıllar sonra tesadüfen yolda görüp kucaklamamız, mutlaka görüşelim deyip işte telefon numaraları, şunlar bunlar görüşmeyeceğimizi de bile bile yapıyoruz bunu çoğu zaman. Yani bu sahte dostlukları beceremiyoruz. Özellikle Türkiye'yle ilgili ama güney toplumlarında da böyle! Çok çabuk arkadaş olup, anında bütün samimiyetimizle senin için kendimi feda ederim diyor, sonra çabucak küsüyoruz. Demek ki, bir açlık var. Çünkü çevremizde güvenecek bir şey yok! Yani sosyal devlet yok! Ancak o arkadaşın sevgisi, o samimiyet bizi o an 5 dakika bile olsa besliyor. Fakat onun bu derecede besliyor olması aslında ne kadar hasta bir ortamda yaşadığımızın ifadesi.
Peki ne yapmalı?
Yine o arkadaşlıklar kısmını çevremizde genişletmek için kitap okuma, onun için sokak kapımızın dışındaki merdiveni birlikte süpürme örgütlenmesi ancak o şekilde yeni cemaatler kurabiliriz, bir şey üreterek de, yaparak da… Bazen karşı gelerek ama o dünyayı değiştirmeye başlayabilmek için ilk önce kendimize güvenecek şekilde daha başka şeylerden başlamak lazım. Yoksa bir tokat yiyorsun, iki gösteriye gidiyorsun, annen baban da zaten sana ‘Aman evladım biz de çok gördük gitme’ demiş, sen inadına gidiyorsun iki tokat! Bir sonraki kuşakta tekrar aynı şey! Engellemek için işte o kalıcı küçük cemaatleri kuvvetlendirmek önemli! Totaliterizm kelimesi sandığımız kadar total değil, işte en totalliter cemiyetlerde bile Sovyetler’de, Almanya'da, Çin'de ne sanatlar çıktı, ne kitaplar çıktı bir kültür yaşatılıyor yine ondan sonra rejim kalkınca, o kültür balesiyle, tiyatrosuyla, sporuyla fırlıyor.
Herkes günlük tarihini kayıt altına almalı
Günlük tutmanın öneminden de bahsediyorsunuz ki, bu kitapta bir nevi sizin düşüncelerinizin iz düşümünü oluşturan bir günlük gibi…
Evet! Yapay zeka bu bakımdan büyük bir tehlike arz ediyor. Çünkü bugünün tarihini daha çok yapay zeka, sosyal medya yazıyor olursa ki, öyle oluyor. Bir sorumuz var; yapay zekayı soruyoruz, bunu soran da yani Harward’ta profesör de aynı şekilde soruyor, lise öğrencisi de aynı şekilde soruyor. Bilmediği bir şey var soruyor, kaynağını sormuyor yani hiç olmazsa sorduğunda kaynağını sor yapay zekaya, kaynaklarını söylesin. Tehlikeli düzen, bu yalan düzende hiç olmazsa bir sorumluluğumuz günlük tutmak, not tutmak… Günlük tutmak hoş bir şey zaten, günlüğünde yalan söylemezsen kendine daha iyi tanışırsın kendinle. Bugünün tarihini yarına bırakalım, bilinsin ki, bu tarih yoksa başkalarının yazdığı bir tarih gidecek ve bu yüzyıla kadar gelen duygusallığı da çok olağan bir tarih anlayışı, kültür anlayışı bitecek. Romeo ve Juliet’i kimse oynayamayacak, rolü ezberleyip tekrarlayacak ama asla kimse Romeo ya da Juliet olamayacak. 20 yıl sonra yapay zekanın ve bizim birbirimizden kopmamızın sonucu olarak…
Bu arada kitapta size Duru Hanım da çok yerinde sorular sormuş. Bu kitapla ilgili nasıl tepkiler alıyorsunuz?
Hiç tepki almadım ama biz genellikle tepki hemen veren bir toplum da değiliz zaten. Fakat Duru’yla eşitler arasında eşittik. Çünkü bir yanda miadını doldurmakta olan ama geçmişi uzun ve dolu olan bir adam var, öbür tarafta da geleceği uzun olan birisi var; o iki kişinin buluşmasının sohbetiydi. Bilirkişi yoktu, yaşanan bir süreç vardı. Orwell’in bir sözü var, Cicero da onu söylemiş. Aydınların kendilerine aydın diyenlerin neleri doğru bildiklerini şaşıyor. Yani onun için, ben de okumuş olduğum için, o kategoride sayılıyorsam tabii ki sorgulanmalı. Çünkü hakikaten toplumu işte zeka testleri gibi, Freud gibi aydınların, entelektüellerin ortaya attığı düşünceleri o kadar yanlış yönettik ki, yönetildi ki, o kadar böldük ki, toplumu o kadar vaktini çaldık ki, işte sorgulamak ve güvenmemek lazım.
Psikologlar bana çok kızıyor
Türkiye’nin ilk zeka testini geliştirdiniz ama hâlâ bundan üzüntü duyuyorsunuz değil mi? Bazın kendinizi biraz fazla eleştirdiğinizi düşünüyor musunuz?
Fazla değil, yani savaşı protesto edenler gibi kendimi yakmam lazım, bildiğim halde daha fazla bir şey yapamadığım için. Türkiye'de başka ülkelerde de var Eğitim Bakanlığı'nın milli lafı var ama saçma! Eğitimin millisi olamaz. Milli Eğitim Bakanlığı’nın özel alt sınıfları var, özel alt sınıflarındaki çocuklar genellikle kırsal, yoksul kesimden çocuklar bunlar. 10 binlerce gencin geleceği heder ediliyor. Başka bir mesleğe giremiyor; ilkokulu, ortaokulu bitiriyor, ondan sonra hizmet sektörü. Ama psikologlar buna çok kızıyor, bana da çok kızıyorlar; çünkü bu bizim peynir ekmeğimiz diyorlar, zeka testlerinden de para kazanıyorlar.
Sizde bu durumdan duyduğunuz rahatsızlığı her mecrada dile getiriyorsunuz?
Daha neler yaptım. Her yerde söylemek değil, anlatsam bitmez ama birçok uluslararası psikoloji örgütlerinin yönetim kurullarına girdim; orada gündeme getirdim, zeka testleri bir tüketici nesnesidir dedim, tüketici örgütlerini seferber etmeye çalıştık.
Bunu sizin kitabınızda öğrendim ve çok dikkat etmeye başladım. Hem kendimize hem de çevremize bugün ne öğrendin, bugün en çok seni ne mutlu etti diye sormamız gerektiğini söylemişsiniz.
Teşekkür Aslı, onu hatırlattığınız için… Evet oğlumuzun soframıza getirdiği bir şeydi, çünkü her koşulda ölüm kamplarında bile Almanya'da Naziler’in ölüm kamplarında bile yarın duman olacağını bilen insanın bile yaşam azmini gösteriyordu bu sorular. Yani o mutluluğu yakalamasını biliyorlardı, bu çok önemli. Onlar bizler daha da iyi biliyordu ve yakalıyordu.
Fotoğraf: Kısa Dalga arşiv
Kaynak: Haber Merkezi
Abone Ol
İyi gazetecilik posta kutunda!
Güncel haberler, haftalık ekonomi bülteni ve Pazar derginiz Plus’ı email olarak almak için abone olun.
