PODCAST| Bedenin Hakkı:  Kürtaj karşıtlığı, kadına karşı şiddetin bir biçimi

PODCAST| Bedenin Hakkı: Kürtaj karşıtlığı, kadına karşı şiddetin bir biçimi

Türkiye Aile Sağlığı ve Planlaması Vakfı Kadınları Güçlendirme Programı Koordinatörü Hazal Günel, "Aile planlaması hizmetlerinin aksamadan verilmesi gerekiyor. Türkiye, karşılanamamış aile planlaması ihtiyacında 1990’ların sorundaki tabloya geriledi" derken, Kadının İnsan Hakları Yeni Çözümler Derneği Savunuculuk Koordinatörü Berfu Şeker de "“Kürtaj konusunda merdiven altı uygulamalar ve denetimsiz karaborsa kürtaj hapları kadınların sağlıklarını tehdit eder boyutlara ulaştı” diyor.

Cinsel Sağlık ve Üreme Sağlığı Hakları Platformu ve Kısa Dalga işbirliğiyle hazırlanan “Bedenin Hakkı: Cinsel Hakları Konuşuyoruz” podcast serimizin ikinci bölümünde, Türkiye Aile Sağlığı ve Planlaması Vakfı Kadınları Güçlendirme Programı Koordinatörü Hazal Günel ve Kadının İnsan Hakları Yeni Çözümler Derneği Savunuculuk Koordinatörü Berfu Şeker’le istenmeyen gebelikleri önleyici yöntemler ve kürtaj konusunu ayrıntılı bir biçimde konuştuk. Aşırı doğurganlık, sağlıksız-yasa dışı düşükler ile anne ölümleri konusunda Türkiye’nin karnesi oldukça kötü. Bu sorunun yasal düzenlemeler, mevcut sağlık sistemi, ekonomik güçlükler, kadın haklarına yaklaşım, cinsiyet eşitsizliği, eğitim sorunu gibi pek çok temel nedeni var. İktidarın ısrarla sürdürdüğü gebeliği özendirici yaklaşım, sağlık kurumlarında yasaların da üzerine çıkan bir uygulama haline dönüştü. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Güçlü milletler güçlü ailelerden oluşur. Bizi yıllarca doğum kontrolüyle aldattılar" diyerek sıklıkla dile getirdiği kürtaj karşıtı söylem, kadına yönelik şiddetin bir başka boyutu olarak karşımızı çıktı.

PODCASTİ DİNLEMEK İÇİN PLAY’E TIKLAYINIZ

Berfu Şeker ve Hazal Günel sorularımızı şöyle yanıtladı:

Türkiye'de ve dünyada bazı ülkelerde kürtajı engelleme çabaları, kürtaj yasakları ne anlama geliyor?

BERFU ŞEKER; Bunu aktarmak için geçmişe ve uluslararası ölçüye çıkarak bir çerçeve sunmaya çalışacağım. 1990'lar çok önemli seneler oldu kadın haklarının, toplumsal cinsiyet eşitliğinin ilerletilmesi bağlamında. Özellikle 1993’de Viyana’daki İnsan Hakları Konferansı’nda ‘Kadın hakları insan haklarıdır’ denmesi, 1994’de Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Konferansı’nın eylem planında üreme sağlığı ve hakları gerçekleşmesinin kadın haklarının gerçekleşmesi için elzem olduğu ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin bir temeli olduğu fikrinin çıkması, yine bir yıl sonra yapılan Dördüncü Birleşmiş Milletler Dünya Kadın Konferansı’nda güvensiz kürtajın bir halk sağlığı sorunu olduğunun tespiti ve kadının insan haklarının kadınların bedenleri üzerinde kontrol sahibi olmaları ve cinsel sağlık ve haklarını da kapsadığının tespiti ile birlikte aslında çok olumlu rüzgarlar esmeye başladı dünyada kadın haklarının iyileştirilmesi ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin uluslararası mekanizmalara girmesi bağlamında. Fakat bununla birlikte geri tepme de geldi. İşte başını Rusya, Vatikan gibi ülkelerin çektiği Amerika Birleşik Devletleri’nde Cumhuriyetçilerin yıllardır aşındırmaya çalıştığı bir mesele kürtaj hakkına erişim. Yıllardır bu toplumsal cinsiyet karşıtlığı olarak karşımıza çıkan aslında kadın haklarına karşı, LGBTİ+ haklarına karşı bir dünyadaki ideolojik yapılanma -arkasında Vatikan ve Rusya gibi devletlerin olduğu- bütün gündemimizi ve haklarımızı aşındırmaya devam etti. Kürtaj da bu konulardan bir tanesi. Örneğin Polonya'da 2020 senesinde yine çok AKP iktidarına benzeyen bir yönetim var orada da kendisini muhafazakar olarak konumlandıran. Zaten kısıtlı olan kürtaj hakkını çok belirli durumlarda yapılabilen kürtaj hakkını daha da sınırlayarak ceninde bir anomali olması halinde dahi kadınların kürtaj yaptıramayacağını açıklayan bir karar çıkardı Anayasa Mahkemesi’nden. İran'da zaten şu anda başörtü protestolarıyla dünya gündeminde ama 2021 senesinde zaten zor olan kürtaja erişim hakkı, gebenin sağlığını tehdit ya da ceninde anomali olma durumunda bir hakim, bir doktor, bir adli tıpçıdan oluşan bir kurul oluşturularak imkansız hale getirildiği bir düzleme çekildi. ABD’de hiç beklemediğimiz bir şey değildi ama yine de anayasal hak olmaktan çıkması kürtajın, Roe V. Wade kararıyla birlikte çok büyük bir geri gidiş. Macaristan'da yine 2022’de bürokrasi zorlaştırıldı kürtaj hakkına erişim bağlamında. Bu da yeni olan bir şey. Bebek kalp atışı adı altında aslında ceninin kardiyo aktivitesini dinletmek zorunlu hale getirildi. Türkiye'ye gelecek olursak, 2012 senesinde ‘Her kürtaj bir cinayettir, Uludere’dir’ söylemiyle iktidar, bu hakkı kısıtlamaya çalıştı. Yasal bir değişiklik yapmak istedi ama çok büyük tepki aldı kadın hareketinden. Kadınlar sokaklarda protesto ettiler günlerce ve geri adım attı. Ama bunun sonucunda fiili olarak bir yasak gelmiş oldu devlet hastanelerinde ücretsiz kürtaja erişim konusunda. Bu tartışmalar yaşandıktan çok kısa bir süre sonra kürtaj olmak için devlet hastanelerine başvuran kadınlar bunun yasak olduğu bilgisiyle geri döndürülmeye başladılar. Şu anda da Kadir Üniversitesi’nin yaptığı araştırmaya göre, 295 devlet hastanesi içerisinde sadece 10 tanesi bu hizmeti veriyor. O da 10 haftaya kadar verip vermedikleri belli değil. Bütün bu gelişmeleri aslında dünyadaki otoriterleşmenin ve sağ iktidarların yükselmesi ile alakalı bir şey ve aslında bir avuç aslında erkeğin patriyarkayı yeniden sağlamlaştırma hamleleri olarak okuyabiliriz. Çünkü uluslararası bir trend. Türkiye’de olanın aynısının Polonya'da, Macaristan'da, hatta Amerika'da olduğunu görünce ve hukukun üstünlüğünün ve kurumların aşındırılması yoluyla yasaların, anayasal hakların çiğnenmesi ve uluslararası sözleşme mekanizmaların yıpratılmaya çalışılması göründüğünde. aslında bu otoriter bir dünya düzeni kurmak üzere kadınların kürtaj başta olmak üzere pek çok haklarına saldırılmasıyla gündemimize gelen bir konu olmaya başladı. Çünkü patriyarka, kadınların eşitlik talebini bir şekilde mas etmeye çalışıyor ve kadınlar kendi bedenleri üzerinde söz sahibi olamadıkları zaman. Çünkü kürtaj bu demek, ‘ben kendi bedenim ve yaşam üzerinde söz sahibim.’ Bu hakka erişebilmem bu anlama geliyor aslında. Bu hakkı kadınların elinden almak ve kadınları insanlık kisvesinden çıkarıp nüfus politikalarının bir aracı olarak görmek sadece. İşte aile meselesi, anayasa tartışmalarında önümüze tekrar tekrar sunulan bu güçlü aile denen metafor, aslında kadınların istemedikleri çocukların sahibi oldukları, bakım yükü altında ezildikleri dolayısıyla eşit bir şekilde hayata katılamadıkları, şiddetin ev içerisinde gerçekleşen, aile içerisinde kaldığı ve dışarıya çok fazla çıkamadığı bir sistem kurmak.

Türkiye'de kadınların cinsel sağlık ve üreme sağlığı, doğum kontrolü konusunda kendi kararlarını verebilmesinin önündeki engeller neler?

HAZAL GÜNEL: Her şeyden önce zaten kadınların kendi cinselliği üzerine konuşabilmeleri ve bununla ilgili doğru kaynaklara ulaşabilmesinin önünde engeller var. Bilimsel ve doğru bilgilere erişmek her zaman için, her kadın için kolay olmuyor. Bununla ilgili hangi kaynağa bakması gerektiği ile ilgili bir eğitim sürecine ihtiyaç duyabiliyor, yönlendirmeye ihtiyaç duyabiliyorlar. Ama tabi ki burada bilgiye erişse bile hizmetler noktasında, uygulamalar noktasında, ulaşıp ulaşmamakla ilgili başka türlü sorunlarla karşılaşabiliyorlar. Örneğin Türkiye Aile Sağlığı ve Planlaması Vakfı’nda verilen gebeliği önleyici yöntemler, doğurganlığın düzenlenmesi ile ilgili, aile planlaması danışmanlığı ile ilgili bir bilgi aldıktan sonra eğitimden geçtikten sonra oradaki yönlendirmeye bağlı olarak bir kamu hastanesine veya aile sağlığı merkezine gittiği zaman orada beklediği hizmeti almakta sorunlar yaşayabiliyorlar. Bundan neyi kastediyoruz? Diyelim ki bir kadın aile planlaması danışmanlığı almak istiyor ve bununla ilgili aile sağlığı merkezine başvuruyor. Aile sağlığı merkezindeki aile hekimi veya hemşiresi aile danışmanlığı vermek ile ilgili bir önceliği yoksa çalışma alanı içerisinde o zaman bu danışmanlığı almakta zorluk çekebiliyor. Veya kadın diyor ki ‘ben bir doğum kontrol hapı kullanmak, düzenli olarak doğum kontrol hapı almak istiyorum.’ Bunu dediğinde aile sağlığı merkezinde hap bulamayabiliyor, kondom bulamayabiliyor. Veya aylık, üç aylık enjeksiyonlara erişemeyebiliyor. Dolayısıyla da bilgi alsa bile hizmetle bütünleşmesi ile ilgili olarak başka türlü engellerle karşılaşabiliyorlar. Özellikle Türkiye Nüfus Enstitüsü Araştırmaları son raporuna göre, karşılanamamış aile planlaması ihtiyacının yüzde 6’dan yüzde 12’ye çıktığını görüyoruz. Bu ne demek? Bir kadının aile planlaması danışmanlığı almaya ihtiyacı var. Doğum aralıklarını açabilmek için, gebeliği önleyebilmek için veya çocuk sahibi olmak için bir ihtiyacı var. Ama bununla ilgili hizmet almaya gittiğinde bu hizmetle bütünleşemiyor. Bu oranın yüzde 12’ye çıkması demek aslında neredeyse 1990’ların sonunda, 2000’lerin başındaki rakama gerilemiş vaziyette olduğunu anlıyoruz buradaki raporlardan. O yüzden kadınlar, hizmetle ilgili olarak başka türlü engellerle karşılaşabiliyorlar.

Kamuoyunu açıkladığınız raporlarda yer verdiğiniz önemli araştırmalar var. Araştırmalardan biri de son beş yılda doğum kontrolü konusunda modern ve geleneksel yöntemlere ilişkin tüm kadınların ve evli kadınların bilgi düzeylerinde belirgin bir azalma olduğunu gösteriyor. Birinci basamak sağlık çalışanları tarafından danışmanlık yapılması konusunda bir gerileme mi söz konusu?

HAZAL GÜNEL: Öncesinde sağlık politikaları ile ilgili bir şeyler anlatmak gerekiyor. 2000’li yılların başından itibaren sağlıkta dönüşüm programı oluşturuldu ve bununla ilgili birinci basamak sağlık hizmetleri yani şu anda aile merkezleri olan yerlerde performansa dayalı bir sistem getirildi. Bu performansa dayalı hizmet sistemi şu demek: Diyelim ki gebeyi izleyebilmek için izleme süreçleri ile ilgili performansa baktığımız puanları daha yüksekken aile, aile planlaması danışmanlığı ya da aile planlaması vermekle ilgili bilgiler, danışmanlık, hizmetler daha düşük puanlanıyor. Bu puanlamaya göre bir ücretlendirme de yapıldığı için zaman içerisinde aile planlamasına ilişkin hizmetler geri plana düşüyor. Dolayısıyla da bir kadın gittiğinde bununla ilgili danışmanlığı almak yerine gebelik izlemekle ilgili daha fazla hizmet alabiliyor ya da çocuğunun sağlığı ile ilgili daha fazla hizmet alabiliyor. Sebeplerden birisi bu aslında. Bir diğeri de pronatalist uygulamalar ve politikalar. Devletler zaman zaman nüfus politikaları tabi ki yapabilirler azaltmaya yönelik veya artırmaya yönelik. Buradaki sorunlardan bir tanesi doğurmaya teşvik eden, doğurmakla ilgili hizmetleri tamamlayan ama doğurmayı istemeyen veya erteleyen öteleyen kadınlar için hizmet alanlarının kısıtlanması. Yani bu kısıtlama ile birlikte aslında kadınların hizmet almasının önünde de engeller oluşturuluyor. Bir sebep de bu. Son olarak da Sağlık Bakanlığı’nın yıllık bütçeleme yaparken kontrasepsiyonlara yani gebeliği önleyici modern yöntemlere erişebilmeyi sağlamak amacıyla bir bütçe ayırması gerekiyor. Bu bütçe kapsamında alınacak olan kontrasepsiyonların Sağlık Bakanlığı eliyle diğer merkezlere aile planlaması ile ilişkili merkezlere gönderim yapması gerekiyor. Ama biz biliyoruz ki uzun bir zamandır bu kontrasepsiyon malzemeleri alınamıyor ve gönderilmiyor. Dolayısıyla hizmetlerde başka türlü bir aksama var. İşin içine bir de son iki, iki buçuk yıldır pandemi süreci girdiğinden bazı önceliklerde değişiklikler olmaya başladı. Örneğin bazı illerde küçük illerde özellikle, hastanelerin bir kısmı pandemi için hizmet veren hastanelere dönüştürülünce rutin hizmetlerde aksamalar oldu. Aile planlaması da bu hizmetlerden birisiydi. Kaba bir tabirle sağlık çalışanları tarafından zaman zaman kadınlardan aldığımız deneyimlerde görüyoruz ki, ‘Senin kondomunla mı uğraşalım yoksa Covid-19’la mı uğraşalım’ gibi bir ikilem ve tercih ortaya koyulduğunu anlıyoruz. Oysaki kriz dönemlerinde, afet dönemlerinde bunun gibi salgın dönemlerinde özelleştirilmiş cinsel sağlık ve üreme sağlığı ile ilgili programların oluşturulması ve bu hizmetleri verilmeye acil bir şekilde devam etmesi gerekiyor.

Kadınların gebeliği önleyici yöntemlere erişemesinin çok farklı nedeni var. Pandemi, ekonomi, sağlık politikaları… Peki bu durum böyle devam ederse nasıl bir sonuç doğurur?

HAZAL GÜNEL: Öncelikle bu hizmetlerin ücretsiz ve herkes için erişilebilir bir hale getirilmesi gerekiyor. Çünkü bu sadece kişilerin tercihleri veya yaşam deneyimleri ile ilgili bir şey değil. Bütün süreçlerde kadınların sağlığı ile ilgili, doğabilecek olan bebeklerin sağlığı ile ilgili bir halk sağlığı sorunu aslında. Dolayısıyla kişilerin bu hizmetlere erişiminin kolaylaştırılması gerekiyor. Nasıl kolaylaştırılabilir? Eskiden olduğu gibi aile sağlığı merkezlerinde, birinci basamak sağlık hizmetlerinde, bu hizmetlerin tekrar doğru bütçeleme ile düzenlenmesi ve uygulamaya devam edilmesi gerekiyor. Performansa dayalı sistem eğer devam edecekse de bunun içerisinde yerini alması gerekiyor. Aksi takdirde erişimi zorlaştığında ikincil bazı çözümler kadınları zorluyor. Örneğin kadın bir aile sağlığı merkezinde kondom bulamıyorsa, kendi parasıyla alması zorlanıyorsa örneğin doğum kontrol haplarının 200 liradan daha yüksek olduğunu fark edebiliyoruz ya da bir kondom paketinin 100 liradan daha fazla olduğunu fark edebiliyoruz. Hal böyle olunca özellikle de kadınların istihdam oranının düşük olduğunu göz önüne aldığımızda gidip parayla bunu satın almasının ve uygulamasını yapmasının çok da mümkün olmadığını görüyoruz. Bu süreç bu şekilde devam ederse istenmeyen gebelikler, istenmeyen gebeliklere bağlı sağlık sorunları, önlenebilir sebeplere bağlı anne ölümlerinde artışlar söz konusu olabilir. Farklı sağlık sorunlarının dışında kadınların kamusal hayata katılımı ile ilgili de engeller olabilir. Örneğin bir kadın eğitime devam ederken istenmeyen bir gebelikle karşılaşıyorsa eğitimini yarıda bırakmak zorunda kalabilir. İşe devam ediyorsa işi bırakmak zorunda kalabilir. Bu da kadınların kamusal alandaki görünürlüğünü kısıtlayan, bu alanın dışına iten şey oluyor. Bu süreçler sadece sağlık süreçleri değil aynı zamanda toplumsal refah ve kadınların eşitliği açısından farklı kaygılar taşıyan bir tarafta.

Tekrar kürtaj konusuna dönersek bu konudaki yasal düzenlemeler neler?

BERFU ŞEKER: 1983 yılında çıkarılan 2827 sayılı nüfus planlaması hakkında kanunla belirlenmiş durumda. Buna göre 10 haftaya kadar isteğe bağlı kürtaj yaptırabiliyor kadınlar yasal olarak. Ancak bu yasanın da ayrımcı bir takım maddeleri var. Kadınlara yönelik ataerkil bir takım bakış açıları içeriyor. Örneğin eş izni isteniyor evli kadınlardan kürtaj yaptırabilmeleri için. Türk Ceza Kanunu’nda bir karşılığı yok eş izni olmadan kürtaj yaptırmanın ama nüfus kanununda var. Dolayısıyla böyle bir bariyer de sağlık çalışanları tarafından kadınların önüne zaten getirilebiliyor. Bunun dışında 10 haftanın az bir süre olduğu ile ilgili Türkiye'deki feminist hareket de ‘En az 12 hafta olsun’ gibi kampanyalar yapmıştı. Başka ülke örneklerinde daha uzun süreler olduğunu da görebiliyoruz. Bir başka eksiklik ya da zaten yasalarda tanımlanmayan şey haplarla kürtaj meselesi. Bu çok önemli bir mesele. Çünkü şu anda dünyada da çokça tartışılan Dünya Sağlık Örgütü’nün önerdiği. güvenli olarak önerdiği bir yöntem. Kürtaj hapları sayesinde kendi evinde bir medikal uzmanın tele tıp yöntemiyle aslında kılavuzluk ederek kadınlara hizmet sağlayabileceği bir yöntem. Kendi evinin koşulları içerisinde karşılayabileceği, bir sürü sorunu da aslında önleyen bir yöntem. Fakat Türkiye'de bu yasal değil ve kürtaj haplarından bir tanesi Misoprostol, 2012’ye kadar eczanelerde satılıyordu. Ama ‘Her kürtaj Uludere’dir’ dendikten ve fiili olarak kürtaj yasağı, devlet hastanelerine geldikten sonra bu ilaç da toplatıldı. Dolayısıyla kadınların buna da erişimi yok. Bunun dışında 20 haftaya kadar eğer cinsel saldırı varsa hakim kararıyla kürtaj yaptırılabiliyor. Ama burada da bir sürü sorunlar söz konusu. Hakim kararının gelmesi 20 haftalık gebelik süresini aşabiliyor. Orada da uygulamada sorunlar oluyor. Bir de kadının, gebenin ya da fetüsün ciddi sağlık problemine yol açması nedeniyle de sınırsız olarak yasada kürtaj yaptırılabiliyor. Ama dediğim gibi yasanın kendisinin ayrımcı olmasının yanı sıra kadınların bu hakka bile erişemediğini görüyoruz. Uluslararası çerçeve de aslında bir taraftan yasal bir hak olarak tanımlıyor Türkiye’nin bağlı olduğu mekanizmalar ve sözleşmeler. Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Konferansının eylem planı bunu bir hak olarak tanımlıyor. Türkiye'nin 1985 senesinden beri taraf olduğu CEDAW Sözleşmesi, 35 no’lu tavsiye kararını çıkardı ve kürtaj hakkına erişememenin de bir kadına yönelik şiddet olduğunu tanımlayan. Dolayısıyla devletin sorumluluklarını hatırlatan bir tavsiye kararıdır bu. Bu uluslararası sözleşmelere ve çerçeveye de aslında uymayan bir durum var Türkiye'de. Ama bunlar hep hak ihlali uluslararası sözleşmeler ve mekanizmalar bakımından baktığımızda da.

Şu anda devlet hastanelerin erişilebilir değil, bazı özel hastanelerde erişilebilir bir hizmet. Ama tabii tahmin edersiniz ki buralarda da pahalı. Kürtaj hizmetine erişmek asgari ücret kadar olduğu bu kadar enflasyon öncesinde raporlarımızda yer alıyordu fakat şu an ne kadar olduğunu ben de tam olarak bilemiyorum. Daha fazla artmış da olabilir. Her şehirde yok. ayrıca bu özel hastaneler ve bunlara erişim. Kırsaldaki kadınların seyahat etmesi zaten başlı başına bir problem haline geliyor ve yine ekonomik boyutu ön plana çıkıyor. Seyahat etmenin zorluğu, bu işlemi yaptırmak için vesaire gibi sorunlarla kadınlar karşılaşabiliyorlar. Sağlıkta dönüşüm projesi ile birlikte performans sisteminin gelmesi, ilk basamakta kürtaj hizmetlerinin erişilebilir olmaması artık büyük bir problem. Hastaneler de zaten doğru ücretsiz ve güvenilir erişimi karşılamıyorlar. Sağlık çalışanlarının muhafazakarlaşması gibi bir durumda söz konusu. Hak temelli olmayan yaklaşım zaten kadınları gerçekten zorluyor. Doktorların kadınlara bakış açısı, kadınların bedenleri üzerindeki tasarruf hakkını aslında birazcık doktorların kendi kararlarını verebilme yönünde kullandıklarını görüyoruz. Bilgisizlikten dolayı sağlık çalışanlarında bir takım ezberler olduğu mesela az önce bahsettiğim haplarla kürtaj meselesine Dünya Sağlık Örgütü’nün onayladığı bir yöntem olmasına rağmen - belli bir takım batı ülkelerinde bunun yasalaşmasına rağmen ve pandemi döneminde özellikle hastanelerin çoğunun pandemiye çevrilmesi, kürtaj hizmetine erişimin zorlaşması ile birlikte aslında daha kolay bir yöntem olduğu için yasalaşan ve hızlıca yaygınlaşan bir yöntem-. fakat sağlık çalışanlarının çok fazla kalıp yargılarla yaklaştığını görüyoruz. Bilgisizlikten dolayı birtakım stigmalar olduğunu görüyoruz. Tabi ki bir de performans sistemi, bilgisizlik, muhafazakarlaşmanın yanında bir taraftan da ideolojik karşı oluş sağlık çalışanları üzerinde bir etkiye sahip. Kürtaj konusunda da kadınların bilgiye erişimi çok kısıtlı. Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı ile yaptığımız bir araştırmada, 23 kadınla derinlemesine görüşmeler yaptık. Kadınların Üreme Sağlığı ve Kürtaj Hizmetleri Deneyimi isimli. Burada aldığımız bilgiler aslında kadınların bilgiye erişiminin ne kadar kısıtlı olduğunu, genelde bilgiyi kulaktan dolma, yakın çevrelerinden, ailelerinden vesaire ya da arkadaşlarından bir diğer yöntem olarak da internetten almaya çalıştıklarını, devletin bu sorumluluğunu yerine getirmediğini çok net bir şekilde gördük. Bu araştırmanın ortaya koyduğu başka bir mesele var. Kürtaj hakkı kadınlar için çok yaşamsal bir şey. Hani hangi bakış açısına sahip olurlarsa olsunlar, bu konuyla ilgili ‘kürtaj karşıtıyım’ da diyebilir ya da ‘kürtajın hak olduğunu düşünüyorum’ da diyebilir. Kadınlar sorular ilerledikçe hayatın mecburiyetler dayattığını -bunlar da ataerkil koşullar genellikle, patriyarkanın dayattığı koşullar- bunu bir hak olarak her zaman erişebilecekleri bir yerde durmasını istediklerini çarpıcı bir şekilde görmüş olduk. Dolayısıyla kadınların bu ihtiyacının karşılanmıyor oluşu büyük bir hak ihlali. Bilgi erişimini de sivil toplum örgütleri tarafından ne kadar yapabiliyorsak yapmaya çalışıyoruz ama tabi ki devletin bilgi erişimi sağlaması kadar yaygın olmuyor. Ne bilgiye erişim var ne de yasalar uygulanıyor. Bu durumda merdiven altı uygulamaların kürtaj konusunda yaygınlaştığını, internette haplar ve kürtajdan bahsetmiştim. Karaborsada satılan bir takım ilaçlar olduğunu, bunların da denetime tabi olmadıkları için kadınların sağlıklarını tehdit edebilecek bir takım başka ilaçların verilmesi ya da işte dolandırıcılık vesaire gibi şeylere maruz kalmalarına neden oluyor.

İstenmeyen gebeliği önleyici yöntemler ve kürtaj konusunda neler yapılmalı?

HAZAL GÜNEL: Aile planlaması bir kişinin ve çiftlerin temel hakkı. Anayasal bağlamda da aslında düzenlenmiş bir hak. Anayasanın 41 maddesine göre, aile planlaması ile ilgili annenin, çocuğun ve kişilerin sağlığı düşünülerek devletin tüm teşkilatları bununla görevlendirilmiş bir vaziyette. Aynı zamanda tabi ki diğer mevzuatlar ve Nüfus Planlaması hakkındaki kanunla da düzenlenmiş bir durumda. O yüzden kişilerin aile planlaması ile ilgili ne zaman doğurmak istediğine, kaç tane doğurmak istediğine, hatta doğurup doğurmamakla ilgili haklarına varıncaya kadar aile planlaması hakkını ilgilendiren bir şey bu. Kişiler nüfus politikalarına dahil edilebilir fakat zorlama şeklinde dahil edilemezler. Yani nüfusun artırılması bir hedef olabilir devletler, hükümet açısından elbette ama doğurmayı teşvik eden ve doğurganlıkla ilgili hizmetlere ulaşımı kolaylaştırırken bunu tercih etmeyen kişiler ve çiftler için zorlaştırarak yapılamaz. Dolayısıyla hem anayasal bağlamda hem de diğer yasalar bakımından erişilebilir hale getirilmesi gerekiyor. Yapılması gereken şeylerden birisi yasal düzlemde zaten belli olan hakların ücretsiz bir şekilde sunulabilmesi ve bununla ilgili politikaların bir an önce hayata geçirilmesi. Yeniden keşfedilen bir şey değil, unutulmuş bir şey olduğunu görüyoruz. Yani aile planlaması ile ilgili pratikleri var Türkiye’nin. Geçtiği bir aşama var. Tekrar o pratikleri ve aşamaları hatırlamak ve birinci basamak sağlık hizmetlerinde aile planlaması yöntemlerinin ücretsiz olarak sigorta kapsamında erişilebilir olmasını sağlamak gerekiyor. Sağlık Bakanlığı’nın bütçesi veya görevlendirilmiş diğer teşkilatların bütçesinin ve politikasının buna göre düzenlemesi gerekiyor. Kişiler, aile planlaması ile ilgili, doğurganlığın düzenlenmesi ile ilgili hizmet almaya gittiğinde hizmetin aksamadan verilmesi gerekiyor. Buna salgın dönemi, ekonomik kriz dönemi veya afetlerin engel olmaması gerekiyor. Eğer böyle bir durum söz konusuysa bu duruma özel politika geliştirilip, hizmetin aksamadan sürmesi için bir çalışma yapılması gerekiyor.

BERFU ŞEKER: Öncelikle işte kürtajla ilgili bahsettiğimiz bu hukuk dışı, keyfi, fiili yasakların ortadan kalkması gerekiyor. Kürtaj hizmeti sağlayan sağlık kuruluşları, Türkiye’nin her yerinden kadınların seyahat etmeden ve masrafa girmeden kolayca ulaşabileceği şekilde yaygınlaştırılması gerekiyor. Yasada daha önce bahsettiğim bir takım ayrımcı unsurlar var. Tabi bu yani ideolojik bir mesele da olduğu için şu anda bunların yeniden revize edilmesi çok mümkün değil şu yaşadığımız dönemde ama gerçekten kadınların haklarını koruyan ve kadınlar arasında eşitliği de sağlayan bir düzenleme yapılmalı. Yasa konusunda düzenlemeler yapılmalı. İlaçla kürtajdan bahsettim. Bunun yasal olarak sağlanması ve kadınların hem bunu nasıl kullanacaklarının bilgisine ulaşmaları hem de kılavuzluk yapacak sağlık hizmetlerinin de kadınlara bu süreçlerde tesis edilmesi gerekiyor. Gebeliği önleyici yöntemlere yaygın bir şekilde erişebilmeleri gerekiyor. Bilgiye erişim ve eğitim çok önemli. Toplumsal cinsiyet eşitliği eğitiminin zaten küçük yaşlardan itibaren müfredata eklenmesi lazım. Kapsamlı cinsellik eğitimi verilmesi lazım. Küçük yaştan beri çocuklar bedenlerini tanıyabilsin, nasıl koruyacaklarını öğrensinler. Haz almayı odağına koyan bir cinsellik ve rızaya dayalı sınırları tanıyan bir cinselliğin nasıl olabileceği ile ilgili doğru bilgiye ulaşabilsinler. Bunlar kürtajın da hak olarak eriştirilebilmesini içeren politika önerileri bir taraftan da. Sağlık çalışanlarına toplumsal cinsiyet eşitliği eğitimleri verilmeli ve hak temelli bir yaklaşımın nasıl olacağı, kadınlara hak temelli hizmet verilirken desteklenmeliler. Kürtaj, yeniden birinci basamakta uygulanabilir bir hizmet haline getirilmeli.

Hazal Günel, Türkiye Aile Sağlığı ve Planlaması Vakfı (TAPV) Kadınları Güçlendirme Programı Koordinatörü

İstanbul'da yaşıyor. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi (MSGSÜ) Sosyoloji Bölümü'nden 2013 yılında derece ile mezun oldu. Ardından yine MSGSÜ Genel Sosyoloji ve Metodoloji Anabilim Dalı'nda yüksek lisans yaptı. 2012 yılında gönüllüsü olduğu Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı Dayanışma Merkezi'nde 2015 - 2018 yıllarında tam zamanlı olarak başvuru yapan kadınlarla birebir çalışmalar yürüttü. 2019 yılından bu yana Türkiye Aile Sağlığı ve Planlaması Vakfı'nda Kadınları Güçlendirme Programı'nı koordine ediyor.

Berfu Şeker, Kadının İnsan Hakları Yeni Çözümler Derneği (KİH-YÇ) Savunuculuk Koordinatörü

Kadının İnsan Hakları - Yeni Çözümler Derneği’nde Savunuculuk Koordinatörü olarak çalışıyor. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin kesişimsel bir perspektifle hayata geçmesi için politika üretilmesi, uygulanması ve farklı hareketlerle dayanışma ve ittifakların geliştirilmesi için çalışmalar yapıyor. Lisans öğrenimini Sinema-TV alanında tamamladı, akabinde Eleştiri ve Kültür Çalışmaları alanında yüksek lisans yaptı. Daha evvel çeşitli feminist ve LGBTİ+ örgütleri içerisinde örgütlendi.

“Bedenin Hakkı: Cinsel Hakları Konuşuyoruz” podcast serimizin üçüncü bölümünde, Pozitif-iz Derneği’nden Çiğdem Şimşek ve Sosyal Politika, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği’nden (SPoD) Oğuzhan Latif Nuh ile Türkiye'de HIV ve AIDS'in takibi ve HIV'le yaşayanların deneyimlerini konuşacağız.