Koronavirüs Güncesi 5: Türkiye'nin virüsle savaşı

Koronavirüs Güncesi 5: Türkiye'nin virüsle savaşı

Bu cümleyi bu toplumun Sağlık Bakanı olmak yanında bir hekim olarak da kuruyorum: Koronavirüsle mücadelemizde bugün ilk kez bir hastamı kaybettim. Kendisi 89 yaşındaydı. Virüsü, Çin temaslı bir çalışanından aldı. İlk kaybımız olan beyefendiye Allah’tan rahmet diliyorum. Bugün yapılan testlerde pozitif sonuç 51’dir. Toplam hasta sayımız 98 olmuştur.

“Bu cümleyi bu toplumun Sağlık Bakanı olmak yanında bir hekim olarak da kuruyorum: Koronavirüsle mücadelemizde bugün ilk kez bir hastamı kaybettim. Kendisi 89 yaşındaydı. Virüsü, Çin temaslı bir çalışanından aldı. İlk kaybımız olan beyefendiye Allah’tan rahmet diliyorum. Bugün yapılan testlerde pozitif sonuç 51’dir. Toplam hasta sayımız 98 olmuştur.”

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın 17 Mart gecesi saat 12’ye doğru yaptığı bu açıklamayla, Türkiye de ilk koronavirüs ölümü maalesef gerçekleşmiş oldu. Tabii arkası da geldi. 18 Mart’ta bakan “61 yaşında erkek bir hastamızı kaybettik. Bugün sonuçlanan testler, tedbirlerin çok zorunlu olduğunu gösteriyor. Tanı konup tedavilerine başlanan 93 yeni vakamız var. Hasta sayımız 191’e ulaştı” açıklamasını yaptı. Maalesef bunun devamının da gelmesi an meselesi artık.
Çünkü dünyadaki gelişmelerden biliyoruz ki, Kovid -19 hızla ve geometrik şekilde yayılan bir hastalık. Daha önceki Koronavirüs Güncesi podcast serimizde Kısa Dalga’ya son derece önemli bilgiler veren Başkent Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıklarından Prof. Dr. Özlem Azap, hastalığın nasıl seyredeceğine dair bir değerlendirme yapıyor:

“Bunlara söylemek mümkün değil. Yani dünyanın hiçbir yerinde böyle bir hesaplamayı yapmak mümkün değil. Türkiye özelinde ya da başka bir ülkede. Ama mesela matematik hesaplamalar yapılıyor. Buna göre dünya nüfusunun yarısından çoğu bu hastalığı geçirecek. Tabii bir hafta, 10 gün içinde değil de zamana yayılmış bir şekilde. İkincisi bir ölüm tespit edilmişse bir olgudan bu hastalıktan, 800 civarı hasta olduğu söylenebilir deniyor modellerde. Bunlar teorik. Buradaki sayılar ülkenin koşullarına, kişilerin temaslarına, temas ederken ki vücutlarında bulunan virüs miktarına göre çok değişken şeyler. Ama şu anki, hesaplanmalara göre bir kişi Kovid-19’dan kaybedilmişse, aşağı yukarı 800 civarı olgu vardır gibi hesaplamalarla.”

Dünyada geçerli durum böyle ve evet tatsız. Şimdi tekrar dönüp Türkiye’ye bakalım. Ben Nazan Özcan.
Yeni koronavirüs ya da sonradan konulan ismiyle Kovid-19, Çin’de ilk kez duyulduğunda Aralık sonuydu. Çin biraz uzaktı, o yüzden ilk başlarda dünyada o kadar üzerinde durulmadı. Sonra hastalığın hızla yayıldığı ortaya çıkınca Türkiye dahil birçok ülke gözünü Çin’e çevirdi. Üç ay sonrasında geldiğimiz nokta ise, elbette Çin kadar kötü bir durum değil ama şu anda herkesin gündemi Kovid-19 olmuş durumda. 10 Mart’a kadar Türkiye yurtdışındaki yurttaşlarını geri getirmek, Çin’den sonra çok ciddi bir şekilde etkilenen İran dahil birçok komşuyla sınırlarını kapatmak, okulları tatil etmek, İtalya, Fransa ve birçok Avrupa ülkesine uçuşları yasaklamak gibi birçok tedbir aldı ama bir kez daha gördük ki, artık gerçekten küresel bir köydeyiz ve o köy hastalanınca biz sağlıklı kalamıyoruz. Dünyanın kaderi birbirine çoktan bağlanmış durumda. Şubatla birlikte dünyanın gündemi koronavirüs olurken, Türkiye virüsten hastalanan ülke olmamayı ancak 10 Mart’a kadar başardı. Fahrettin Koca, 10 Mart’ta yaptığı açıklamada Türkiye’deki ilk vakayı duyurdu. Ondan sonra tüm dünyada olduğu gibi her şey hızla gelişti. 10 Mart’tan 17 Mart’a kadar vaka sayısı 98’e yükseldi ve bir ölüm oldu. Bunun üzerine önlemler sıkılaştırıldı. İnsanlara evde kalın çağrısı yapılırken, kahvehanelerden tutun da spor salonlarına, tiyatrolara, düğün salonlarına birçok yer yasaklandı. Bu arada Umre ’den dönenler yurtlarda karantina altına alındı. Arada kaçmaya çalışanlar da oldu tabii ama Adalet Bakanı karantinaya uymamanın suç olduğunu duyurmak zorunda kaldı. Ve en son olarak Cumhurbaşkanı ekonomik bir paket açıkladı ve arada da önümüzdeki bir buçuk iki ay kritik, evlerinizde oturun dedi.
Ve tabii bu arada Dünya Sağlık Örgütü, koronavirüsü epidemikten pandemiye geçirdi. Prof. Dr. Özlem Azap’a bunun ne anlama geldiğini sorduk. Hocamız anlatsın:

“Epidemiden salgından pandemiye geçmek demek, artık bu sorunun bir halk sağlığı sorunu olmasının ötesinde dünyadaki tüm sektörleri ilgilendiren bir durum haline geldiğini gelmesi demek. Tüm ülkelerin bu hastalığa hazırlıklı olması gerekiyor. İkincisi vakaları çok iyi takip etmek gerekiyor, yakalamak gerekiyor, yakalanan olguları izole etmek gerekiyor. Üçüncüsü de geçişi azaltmak toplum içindeki geçişi en aza indirgemek için önlemlerin alınması gerekiyor.”

Şöyle baktığımızda Türkiye’de alınan önlemlerin pandemiye uygun olduğu gözüküyor. Fakat bu arada Türk Tabipleri Birliği, açıklanan hasta ve ölüm sayılarının daha fazla, tıbbı malzemenin de yetersiz olabileceğine dair açıklamalar yaptı. Ne yazık ki Sağlık Bakanlığı bunu huzursuzluk yaratmak gibi göstermeye çalıştı.
Tabii bu sadece TTB’nin açıklaması değil. Sokakta da bir güvensizlik var. Konda’nın 7-8 Mart’ta yaptığı araştırmanın sonuçları ona işaret ediyor. Araştırmaya göre “katılımcıların yüzde 45’i Sağlık Bakanlığı ve devlet kurumlarının koronavirüse karşı yeterli önlem aldığını” düşünmüyor. Yine “yüzde 45’i ilgili kurumların topluma doğru bilgi verdiğine” inanmadığını söylüyor. Yani toplumun yarısı güvensiz.
Sağlık Bakanlığı’nın yaptıkları ve yapmak zorunda olduklarını eski TTB Başkanı ve İstanbul Üniversitesi profesörlerinden Raşit Tükel’e sorduk. Tükel anlatıyor:

“Şu öncelikle olarak öneriliyor, yurtdışı örnekler de bunu gösteriyor. Öncelikli olarak hastalık şüphesi taşıyanlara yeterince test uygulanması ve temas ettikleri kişileri saptayarak hastalık belirtisi taşıyanlarla birlikte izole edilmesi, bu oldukça önemli. Çünkü daha çok. 02.10 bu testleri daha yaygın olarak yapmış olsak, yurtdışından bağımsız, yurtiçinde de hastalarla karşılaşabileceğiz. 02.19 İkinci aşama bu yeteri kadar test yapıldığı noktada yaygınlık derecesini doğru belirlemek. Testin yapılması önem kazanıyordu, ne kadar test yaparsanız o kadar çok doğrulanmış vakaya ulaşabiliyorsunuz, tersi de geçerli, az yaptığınızda birçok vakayı göremiyorsunuz. Son dönemdeki veriler de sağlıklı görünen, hastalık belirtisi göstermeyen kişiler tarafından hastalığın bulaştırılabildiğini gösteriyor. Hatta bu hastalanan kişilerde yüzde 80 oranında belirti göstermeyen kişiler tarafından bulaştırıldığını gösteriyor. Bu da testin yaygın yapılmasını önemli hale getiriyor.”

Yani hastalık artık sadece yurtdışından gelenlerden değil, artık birbirimizden geçiyor. Tükel ayrıca Sağlık Bakanlığı’nın hastaların mahremiyetini ihlal etmeden en azından hangi şehirde ya da hangi bölgede olduklarına dair bilgi verilmesinin de doğru olduğunu söylüyor. Elbette bu şu anda yapılmıyor.
Tükel üçüncü aşama olarak hastanelerin artan vakalara hızla cevap verebilecek hale getirilmesi gerektiğini söylüyor. Bu önemli fakat fakat Bakanlık fazla bilgi paylaşmıyor. Mesela İtalya’da yoğun bakım krizi yaşanıyor. Yeterli yatak olmadığı için doktorlar kimlerin yoğun bakıma ya da solunum ünitesine alınacağına dair cidden vicdanen zor kararlar vermek durumunda kalıyor. Peki olası bir durumda Türkiye’de yoğun bakımlar yeterli mi? Raşit Tükel anlatıyor:

“Yoğun bakım yatak sayılarına baktığımız zaman şöyle bir durum var. Ülkemizde toplam yoğun bakım sayısı 38 bin. Bu 2018 yılı sağlık bakanlığı verisi. Bunun yaklaşık 16 bini sağlık bakanlığı hastaneleri, 16 bini özel hastanelerde, 6 bini üniversitelerde. Fakat bu yoğun bakım yatağı sayısı bizim ihtiyacımızı karşılayabilecek durumda mı, bunun gerçekten dikkatli değerlendirilmesi gerekiyor. Çünkü yeni yapılan hastanelerde merkezi havalandırmalı binalar, pencere yok, hava sirküle ediliyor, enfeksiyon kontrolü açısından zorlukları var. Bazı odaların şehir hastaneleri örneği gibi, negatif basınçlı ventilasyon odaları oluşturulmalı. Bu odalar mimari olarak yoğun bakım ünitesi içinde ama farklı, burada özel bir filtre var, negatif basınç var, buraya yatırdığınız zaman bulaştırmasını önlemiş oluyorsunuz: Bunların tabii çok fazla değil. Örneğin büyük hastanelerde iki üç izolasyon yatağı oluyor ki, Kovid -19 hastasını sınırlı sayıda izolasyon yatağına yatırmak mümkün oluyor.”

Prof. Dr. Özlem Azap ise süreçte görebileceğimizin altını çiziyor:

“Sağlık bakanlığı ocak ayının ortasından beri hazırlık yaptığını, yeterli malzeme olduğunu ve planlama yapıldığını söylüyor. Bunu yaşayarak göreceğiz. Olgu sayısı arttıkça. Yeterli olduğunu umuyorum. Salgın arttıkça göreceğiz. Salgın henüz başlamadığı için yetersiz diyebileceğimiz birçok sayıda hastayla henüz yok. Salgın yok demeyeyim de yeterli hasta sayısı yok. Pandemi ilan edilmiş olması lazım. Dolayısıyla bu hazırlıkların teorik olarak yapıldığını biliyoruz ama pratik olarak yaşayıp göreceğiz.”

Elbette umudumuz İtalya, Fransa ve diğer Avrupa ülkeleri kadar büyük bir kriz yaşamamak. Çünkü 18 Mart itibarıyla veriler, Avrupa’daki koronavirüs ölümlerinin Asya’yı geçtiğini gösteriyor. Dünyada toplamda 215 bin vaka, 9 bine yakın ölüm var ne yazık ki. Çin biraz daha sakinlemiş gibi gözüküyor fakat, İtalya çok zor zamanlar yaşıyor. Ölümler 3 bine yaklaştı, 36 bin vaka var İtalya’da İran, İspanya, Almanya, Fransa Güney Kore ve Amerika da vaka sayısı ve dolayısıyla ölüm sayısı da artıyor. İşte bu yüzden Türkiye’nin aldığı tedbirler çok ama çok önemli. Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu üyesi Prof. Alpay Azap’ın yaptığı uyarı boşa değil. Şöyle diyordu Alpay Azap: “3-4 hafta içerisinde vaka sayısının 5 bin civarında olmasını bekliyoruz. Ama bu çok kritik sayı 30 bin bile olabilir, vatandaşlarımızın önlemleri alması lazım. Uyarılara dikkat etmesi lazım. Böyle olursa, 3-4 binde sayıyı sınırlı tutabiliriz.”
O yüzden önlemler çok ama çok önemli. Tekrara düşmek pahasına Raşit hocamız bir kez daha anlatsın. Çünkü insan yaşamı her şeyden önemli.

“Önlemler içerisinde sosyal mesafelenme, gerçekten sıkı bir şekilde uygulanması gerekiyor. Bunu şöyle ifade edelim, kişilerin koronavirüse yakalanmak ve yaymaktan kaçınmak için diğer insanlardan kalabalıklardan konsere, düğüne, toplantıya gitmekten uzak durması gibi. Damlacıkla bulaşma riskini azaltma için kişi kendisiyle başkaları arasına bir mesafe koymuş oluyor. Böylece enfeksiyona hem başkalarından maruz kalmayı hem de başkalarını enfeksiyona maruz bırakmayı en aza indirgiyor. Aynı zamanda da sosyal mesafelenmede de iş yerinde birlikte çalışıyorsa, araya uygun boşlukların bırakılması da önemli. Bununla ilgili önerilen mesafe 1,5 metreden yakın olmamak. Hastalık belirtisi olanlarda ise bu mesafenin iki metre olması gerekiyor. Bu önlemler alınıyor, daha genişletilmesi ve olayın yayılma boyutuyla daha da katılaşması gerekiyor zaman içinde, toplu bulunan yerlerin kapatılması anlamında. Bu noktada şuna dikkat çekmek gerekiyor, yakın dönemde yapılmış olan, 7-8 martta yapılan bir saha çalışması yapılmış, Burada görülüyor ki, yüzde 97’si haberdar virüsle ilgili. Yüzde 85’i önlemleri biliyor, fakat uygulayanların sayısı yüzde 55. Şimdi burada o zaman şöyle bir şey hedeflemeliyiz. Uzmanlar çıkıyor, açıklamalar yapıyor, çok önemli, önlemleri anlatıyorlar. Bunlar muhatap halkımızda ne kadar davranış ve tutum değişikliğine yol açıyor, bunların ölçülmesi gerekiyor. Ne kadar etkili şekilde aktarabiliyoruz, çünkü önlemlerin hepsini eşit oranda uyguladığınız zaman korunmuş oluyorsunuz. Örneğin, bu önlemlerden birini uygulamazsanız, eksik bıraktığınız önlem oluyor.”

Hocamızın verdiği istatistikler biraz acıklı doğrusu. Türkiye’dekilerin yüzde 55’i koronavirüse karşı gerekenleri yapıyormuş, yani toplumun yarıya yakını el yıkamak, insanlarla araya mesafe koymak gibi son derece basit şeyleri yapmıyor. Ayrıca şunu da önemseyelim: İçişleri Bakanlığı’nın ve Sağlık Bakanlığı’nın aldığı önlemler tatil olsun diye alınmadı, aksine birbirimizden uzaklaşma ve virüsün bulaşma zincirini kırma tedbiri olarak alındı. O yüzden nasılsa okullar tatil, iş tatil, trafik rahat gibi şeylere kanıp kalabalığa karışmak akıl karı değil. Bu tatil değil, hastalığı önlemek için tedbir.
Basit ama bu önlemler şu anda yapılacak en iyi şey, kolay diye küçümsemeyin yani. Çünkü bulaşma hızı ciddi. Raşit Tükel’e kulak verelim:

“Bunla ilgili elimizdeki bilgiler 14 güne kadar bu bulaştırılabiliyor. Fakat kimi kaynaklar bunu 24 güne kadar çıkabileceğini söylüyor. 14 gün standart. Bu bulaştırma ilgili olarak yaklaşık iki buçuk üç katsayısı. Bir kişinin üç kişiye bulaştırması ama bu tabii geometrik bir artış gösteriyor. Bir anda yüksek sayılara çıkabiliyor.”

Ölüm oranları çok yüksek olmasa da bunu hafife almak gibi bir şansımız yok. Çünkü bir ölüm asla yüzdeyle hesaplanacak bir şey değil. Her ölüm acıdır ve önemlidir. Raşit Tükel devam etsin:

“Ölüm oranlarıyla ilgili bir şey söyleyebiliriz. Bu standart olarak 3,4 olarak kabul ediliyor. Fakat yaşa göre değiştiğini belirtelim. 50 altında düşük, 50-60 arasında yüzde 1,5, 60-70 arasında yüzde 3, 70-80 arasında yüzde 8, 80 yaş üstü yüzde 15. Bu veriler değişiklik gösterebilir. Şunu söyleyebiliyoruz, yaş ilerledikçe hastalığa yakalanan kişilerde ölüm oranı artıyor. Çünkü o kişilerin başka hastalıkları oluyor, eşlik ediyor, kalp, tansiyon, şeker gibi. Riski artıyor. O yüzden yaşlı popülasyonu korumak önemli. Bulaştıran kişiler yüzde 80 civarında hastalık belirtisi göstermeyenler. Çalışmanın sonuçları bu. Şu anlama geliyor şu: Daha genç olanlar hastalığı ayakta geçiriyorlar, belirti göstermeden. Ve daha yaşlı olanlara geçiriyorlar. Yaşa ve kişinin fiziksel sağlığına göre de risk artıyor. Bizim özellikle çok daha dikkatli davranmamız gerek. Olanak sağlamış olursunuz.”

Yani aslında biraz da şu: Kendinizi ya da birlikte yaşadığınız kimseyi düşünmüyorsanız, anne babanızı, nine dedenizi düşünün, bencillik etmenin bir alemi yok.

Bencillik edenlerin yanı sıra fazlasıyla panik yapanlar da var. Bir de şaşkınlık içinde ne yapacağını bilemeyenler. Özellikle de korunmakla ilgili olarak. Maske takmak bunların başında geliyor. Bazı uzmanlar kullanın derken bazıları gerek olmadığını söylüyor. Raşit hocamıza soruyoruz. Cevap şöyle geliyor:

“Maskeyi yaygın olarak toplum içinde kullanmalı mı, bu önerilmiyor. Çünkü sağlık çalışanlarının kullanması bir kenarda tutuyorum, ama kişilerin maske kullansınlar mı, burda daha çok maskenin kullanımı, kişi hasta olduğunda, hastalık belirtilerini başkalarına bulaştırmamak için kullanıyor. Bu hastalık ateşiniz var, öksürük var, nezle girip oldunuz, maske taktığınızda başkalarının mikrobu almasını engelliyorsunuz. Onun dışında maske kullanılması birçok açıdan sakıncalı da görülüyor. Önemli durumlarda, ulaşılmakla ilgili zorluklar ortaya çıkabiliyor.”

Yine de kullanacağım diyenlere küçük bir uyarı:

“Artı maskelerin bir kez kullanılması gerekiyor. Cebinde çantasında gibi bir şey söz konusu değil. Maskeyi hastalık belirtisi gösterenler ve sağlık çalışanlarına bırakmalıyız.”

Virüsten korunmanın maskeden daha etkili yöntemleri var. Çünkü bir uzmanın da dediği gibi havada virüsler yüzmüyor: Burada yine sözü Prof. Dr. Raşit Tükel’e bırakalım:

“Bazı veriler virüsün havada kalabildiğine ilişkin veriler var ama genel olarak siz sokakta dolaşırken virüsle karşılaşma ihtimaliniz çok düşük. Daha çok ellerimizle virüsü alıyoruz ve bulaştırıyoruz. Bu da tabii daha çok dokunulan yerler önem kazanıyor, evde, toplu taşımada, temas ettiğimiz eşyalar: Onların dezenfekte etmek önemli. Kesinlikle elimizi yüzümüze değdirmemek önemli. Aklınıza geldikçe hatta, sabunla 20 saniyeden az olmayacak şekilde yıkamak gerekli, en kritik nokta bu gerçekten. Çalışma 2003 yılına ait bir çalışma, SARS ile ilgili, yüzde 70 oranında maske kullanımı var, fakat yüzde 40’lar civarında temasla ilgili temas ve hijyen kurallarına uyma var. Orda işte sizin korunma oranınız yüzde 40’lık bir birime giriyor. Bunu yapmadığınız zaman her türlü bulaşmaya açık hale geliyorsunuz. Bunların hepsini kapsamlı ve bütünlüklü olarak uygulanması önemli. Birini eksik bırakırsanız virüsün bulaşma yollarını da açmış oluyorsunuz.”

Tabii ki kendi kendimize teşhis koymak yapacağımız en anlamsız iş olur ama yine de kendimizi hasta hissediyorsak ne yapacağız? Birçok insan şu an en küçük nezle ya da grip belirtisinde Kovid-19’a mı yakalandım diye paniğe kapılıyor. Evet benzer semptomlar var ama biraz daha farklı yeni korona virüs. Raşit Tükel’de söz:

“Bu enfeksiyonun Kovid -19’un en yaygın belirtileri ateş, öksürük ve solunum zorluğu. Fakat vakanın ağırlığına göre eklenenler oluyor, zatürre, böbrek yetmezliği ve ölüme kadar giden bir durum söz konusu oluyor.”

Peki böyle bir durumda ne yapacağız? Enfeksiyon Profesörü Özlem Azap anlatsın:

“Alo 184’ü aramaları gerekiyor. Solunum yolu şikâyeti olan kişilerin alo 184’ü aramaları gerekiyor, artık koronavirüs iletişim merkezi olarak belirlenmiş durumda Sağlık Bakanlığı İletişim hattı. 184’ü arayacak hasta veya hasta yakınları, oradan bilgilendirilecekler hem gidecekleri hastane konusunda hem de evde yapmaları gereken şeyler konusunda SABİM tarafından bilgilendirilecekler.”

Evet haklısınız konu çok can sıkıcı, evde oturmak da. Umalım ki bulaşıcı olan hastalık değil, umut ve dayanışma olsun. En sonda da bizden önce evde oturanlardan Almin Onn’un yaptığı Simon and Gargfunkel’in müthiş Sound of Slience şarkısının Fight The Virus versiyonunu bırakalım buraya. https://www.youtube.com/watch?v=3QFKkCdq2y8
Dayanışma ve sağlıkla kalın.

Etiketler :