Zırh mi, sopa mı? Yasama dokunulmazlığının tarihsel anatomisi

EZGİ CANKURTARAN | Belki de unutulan, hikâyenin en başındaki hakikatti: O zırh vekillerin şahsını korumak için değildi; amaç, halkın sesini güce karşı korumaktı. Peki, tüm bu siyasi çekişmelerde susmak zorunda kalan vekiller miydi, yoksa halkın ta kendisi mi?

·

EZGİ CANKURTARAN

“Yasanın amacı özgürlüğü yok etmek ya da kısıtlamak değil, onu korumak ve genişletmektir.” John Locke

İktidarın gücünü kılıç ve zindandan aldığı çağlarda kural tekti: Gücü elinde tutanın kılıcı vardı, tebaanın ise sadece boynu. Tarihte “dokunulmazlık” denen kalkan, tam da bu ölüm korkusuna karşı icat edildi.

Hikâye İngiltere'de başladı. Yüzlerce yıl boyunca krallar, kendi hoşlarına gitmeyen şeyleri söyleyen vekilleri zindanlara attırmıştı. Ta ki 1689'da yayınlanan Haklar Bildirgesi’ne kadar. Artık parlamentoda söylenen hiçbir söz, meclis dışındaki bir mahkemede veya makamda sorgulanamazdı. Kürsüde söylenen söz, şahsın değil, onu oraya gönderen halkın sözüydü. Kral o sözden nefret etse bile o vekile dokunamazdı. Kürsü dokunulmazlığı, ölüm korkusu olmadan konuşabilmek demekti; fikir ve kelimeleri kılıca karşı koruma girişimiydi.

İngilizler sözü korumuştu ama mutlak gücü elinde tutan iktidarlar için yoldan sapmak hiçbir zaman zor olmadı. Kral mecliste konuşan vekile bu sebeple dokunamayınca, bahane gerekti. "Seni hırsızlıktan tutukluyorum" denildi ya da ihanet suçlamasıyla zindana gönderildi mesela. Susturmanın yasal kılıfı bulunmuştu: Uydurma suçlar. Bunun üzerine 1789 Fransız Devrimi'nden sonra meclisler ikinci bir kalkanı, yani Fransız Modeli'ni icat etti: Bir milletvekili, meclisin onayı olmadan tutuklanamaz, sorgulanamaz, yargılanamazdı. Çünkü bir iftirayla vekilin meclisten uzaklaştırılmaya çalışılıp çalışılmadığından emin olunamazdı. 1791 Fransız Anayasası ile anayasal bir kurum haline gelen bu fikir, pek çok çağdaş anayasaya yayıldı.

Zamanla, krallar devrilip o meclisteki vekillerin kendisi "iktidar" olunca, bu kalkan karakter değiştirdi. Güçsüzü korumak için tasarlanan zırh, gücü eline geçirenlerin kendi suçlarını sakladıkları bir kara kutuya dönüştü. Oysa hikâyenin en başı, kılıç ile sözün kavgasıydı…

Ancak bu fikir bizim topraklara ithal edilirken coğrafyanın genetiğine uygun olarak şekil değiştirdi. Merkezi otoritenin keyfiliğine karşı ilk somut sınır çizme teşebbüsü 1808 tarihli Sened-i İttifak’tı. Her ne kadar bugün anladığımız anlamda parlamenter bir dokunulmazlıktan söz etmek mümkün olmasa da, siyasi aktörlerin hukuki bir güvence kazanması yolunda atılmış tarihsel bir adımdı.

Fiilen yürürlüğe girmeyip kâğıt üzerinde kalan bu ilk deneme, Tanzimat Fermanı ve nihayetinde ilk yasama dokunulmazlığının getirildiği Kanun-ı Esasi’ye uzanan sürecin ilk tohumu oldu.

Bizim asıl hikâyemiz 1876'da II. Abdülhamid zamanında ilk anayasa olan Kanun-ı Esasi yazılırken başladı.

Mithat Paşa ve ekibi padişahın mutlak gücünü sınırlamak ve Meclis iradesini güvence altına almak istedi. Meclis çoğunluğu onaylamadıkça hiçbir mebus tutuklanamaz ve yargılanamazdı. Tek istisna suçüstü hâliydi. Dikkat çekici olan ise bu zırhın padişahın atadığı Âyan üyelerine değil, yalnızca halkın seçtiği mebuslara tanınmış olmasıydı. Yani güvence, doğrudan seçilmiş irade için tasarlanmıştı.

Ancak dönemin siyasi dengeleri sonucunda metne meşhur 113. madde de girdi. Bu madde padişaha, devletin güvenliğini tehdit ettiği düşünülen kişileri sürgüne gönderme yetkisi veriyordu. Mebuslara yasama güvencesi inşa etmek için yola çıkan akıl kendi elleriyle metne koyduğu o istisnadan vuruldu. Anayasa yürürlüğe girer girmez II. Abdülhamid, 113. maddeyi kullanarak Mithat Paşa'yı "devletin emniyetini ihlal ettiği" gerekçesiyle bir gece ansızın sürgüne gönderdi. İllüzyon tam da burada başlamıştı.

Meclisin kapılarının açık kalması da çok uzun sürmeyecekti. Anayasa’nın ilanından iki yıl sonra II. Abdülhamid, 93 Harbi’ni gerekçe göstererek Meclisin çalışmalarını süresiz durdurdu. Dokunulmazlık maddesi kâğıt üzerinde durmaya devam etti ama ortada koruyacak kimse kalmamıştı. Bu sessizlik tam otuz yıl sürdü. 24 Temmuz 1908'de İkinci Meşrutiyet'in ilanının ardından Meclisin kapıları yeniden açıldığında, dokunulmazlık da fiilen kürsüyü korumaya geri döndü. Aradan geçen yılların ardından Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte meclis yapısı kökten değişti. 1924 Anayasası, Meclisi en üstün güç kıldı. Ancak Tek Parti Dönemi'nin siyasi gerçekliği dokunulmazlığın işlevini de değiştirdi. Muhalefetin olmadığı bu sistemde, dokunulmazlık, parti içi tasfiyelerde ya da görevdeki milletvekillerinin de idamı ile sonuçlanan İzmir Suikastı davası gibi kırılmalarda, güçlü bir koruma sağlayamadı. 1946'da çok partili hayata geçişle birlikte dokunulmazlık tekrar iktidar ile muhalefetin savaşına geri döndü. Ancak bu dönüş, meclis çoğunluğunu elinde tutanın, bu gücü rakiplerini tasfiye etmek için bir sihirli değnek gibi kullanabileceğini de gösterdi. Özellikle 1950'lerin Demokrat Parti iktidarı döneminde dokunulmazlığın kaldırılması tehdidi, muhalif sesleri kısmak için kullanılan periyodik bir sopaya evrildi. Sandıktan ezici çıkan çoğunluk, beğenmediği sesin zırhını söküp alabiliyordu. Muhalif lider Osman Bölükbaşı'nın dokunulmazlığının kaldırılarak cezaevine gönderilmesi, CHP milletvekili ve gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın'ın eleştirel yazıları nedeniyle dokunulmazlığının kaldırılması ve daha sonra parmaklıklar ardına konulması aynı stratejinin devamıydı.

Yeni güvencenin ilk büyük sınavı

Ana muhalefet lideri İsmet İnönü'nün dokunulmazlığı ise Meclis kürsüsünü tamamen susturmak adına sürekli bir tehdit unsuru olarak masada tutuldu. Mesele sadece fezleke hazırlamakla kalmadı; İnönü'ye Meclis Genel Kurulu oturumlarına 12 birleşim katılmama cezası verildi. Bu dönem, bir ezberin yerleşmesine de zemin hazırladı: Dokunulmazlık muhalefeti budayan yasal bir silah olarak kullanılabilirdi.

1957 ve sonrasındaki seçim öncesi süreçte muhalif milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılırken, eş zamanlı olarak muhalefet mitingleri sınırlandırıldı ve muhalif liderlerin söylemleri adli soruşturmalara konu edildi. Dokunulmazlık kurumu, muhalefet için bir güvence olmaktan ziyade siyasi alanın daraltıldığı bir mekanizma hâlini aldı. Bu siyasi tıkanıklık ve gerilim ortamında gerçekleşen 27 Mayıs 1960 askeri darbesiyle TBMM feshedildi. Tüm parlamenterlerin dokunulmazlığı sona erdirildi. Yassıada'da kurulan özel mahkemede Demokrat Partili vekiller ve hükümet üyeleri yargılandı; idam ve hapis cezalarına mahkûm edildiler. Anayasal güvence de parlamenter zırhı da yerle bir edilmişti. Bu kırılmanın ardından hazırlanan 1961 Anayasası, meclis çoğunluğunun yetkilerini dengeleyecek mekanizmalar üzerine kurgulandı. Anayasa'nın 79. maddesiyle, dokunulmazlığın kaldırılması kararlarına karşı Anayasa Mahkemesi'ne başvuru yolu açıldı. Dokunulmazlığın sınırları, meclis çoğunluğunun inisiyatifinden çıkarılarak Anayasa Mahkemesi'nin denetimine tabi kılındı.

Bu yeni güvencenin ilk büyük sınavı ise 1967’de yaşandı. Adalet Partisi (AP) çoğunluğundaki Meclis, TİP Milletvekili ve gazeteci Çetin Altan’ın Akşam gazetesindeki yazılarında "komünizm propagandası yaptığı ve devlet görevlilerine hakaret ettiği" gerekçesiyle dokunulmazlığını kaldırdı. Ancak Anayasa Mahkemesi, Altan’ın başvurusu üzerine bu kararı iptal etti. Artık yalnızca “vekili kim koruyacak?” sorusu yoktu. Daha zor bir soru ortaya çıkmıştı: Vekili, gerektiğinde Meclis çoğunluğunun kendisinden kim koruyacaktı? Anayasa Mahkemesi ilk kez bu denklemin doğrudan aktörlerinden biri haline gelmişti. Karar, meclis çoğunluğunun yargı yoluyla muhalefeti susturma girişimine karşı yargının çektiği ilk büyük anayasal set oldu.

1960'ların sonu ve 1970'ler boyunca tırmanan toplumsal ve ideolojik kutuplaşma, dokunulmazlık kurumunu yeniden tartışmalı bir zemine çekecekti. Bu yeni iklimde dokunulmazlık, doğrudan ideolojik bir cepheleşme silahı olarak kullanılmaya başlandı. Sokaktaki şiddet olayları siyasi alana yansırken, milletvekillerinin konuşmaları ve faaliyetleri sık sık "rejim karşıtlığı" suçlamalarıyla fezlekelere konu oldu. Dokunulmazlık, karşı mahalledekileri tasfiye etmek için her fırsatta delinmeye çalışılan bir barikata dönüştü.

1970'lerin kısa ömürlü koalisyon hükümetleri döneminde meclisin karar alma kapasitesi zayıfladı. Ve 27 Mayıs’ın üzerinden henüz 20 yıl geçmişti ki 12 Eylül 1980 askeri darbesi karabasan gibi çöktü. Meclis feshedildi ve Anayasa askıya alındı. Milletvekillikleri sona erdi, parlamenter dokunulmazlıklar da ortadan kalktı. Dönemin liderleri Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Alparslan Türkeş ve Necmettin Erbakan başta olmak üzere yüzlerce parlamenter, bir gecede korumasız bırakılarak gözaltına alındı, sürgüne gönderildi ya da askeri mahkemelerde yargılandı. Dokunulmazlığı var eden parlamentonun kendisi ortadan kaldırılmıştı.

12 Eylül askeri rejiminin ardından sahneye çıkan 1982 Anayasası ise 83. maddesiyle dokunulmazlık kurumunu sistemin içine yeniden monte etti, dokunulmazlığın temel çatısını aynen korudu. Vekillere kürsü hakkı ve meclis kararı olmadıkça tutuklanmama güvencesi geri veriliyordu. 1961 Anayasası'nın getirdiği Anayasa Mahkemesi'ne başvuru hakkı şeklen korunsa da bu güvencenin pek de koruyucu olmadığı zamanla ortaya çıkacaktı.

1982 Anayasası'nın getirdiği bu sahte restorasyon dönemi, 80'li yılların Özal’lı liberalleşme rüzgârıyla birleşince, zırh bir süreliğine meclisi gerçekten koruyor gibiydi. Ama bu fırtına öncesi sessizlikti. 1991 seçimleriyle birlikte Türkiye'de kırılgan koalisyonlar dönemi başladı. Faili meçhul cinayetlerin, siyasi suikastların ve Kürt sorununun en kanlı safhasına vardığı bu süreçte, meclis kürsüsü de kaçınılmaz olarak bir savaş meydanını andırır olmuştu. Aynı yıl yaşanan yemin krizinin de ardından, yeni kurulan Halkın Emek Partisi (HEP) ve sonrasındaki Demokrasi Partisi (DEP) kökenli vekillerin meclis çatısı altındaki varlığı, devlet refleksi için "kabul edilemez" bir meydan okumaydı. Meclis, kendi üyelerini korunması gereken temsilciler olarak değil, devletin içine sızmış birer "tehdit unsuru" olarak görmeye başladı. Dokunulmazlık yine bir cephe hattıydı.

En travmatik kırılma ise 2 Mart 1994'te yaşandı. Yemin krizinden beri Meclis koridorlarında biriken gerilim, dönemin başbakanı Tansu Çiller'in "Meclis'te PKK'nın barındığı bir gölge vardır, bunu Meclis'in üzerinden kaldırmakla yükümlüyüz" yönündeki çıkışıyla tırmandı. Demokrasi Partili vekiller Hatip Dicle, Leyla Zana, Orhan Doğan, Ahmet Türk, Sırrı Sakık ve Mahmut Alınak'ın dokunulmazlıkları Meclis Genel Kurulu’nda kaldırıldı. Oylamanın hemen ardından polis, parlamento teamüllerini çiğneyerek TBMM bahçesine girdi; Orhan Doğan'ın meclis kapısından çıkarken başından bastırılarak polis arabasına bindirildiği kare hafızalara kazındı. Meclis iradesini, kendi çoğunluğuyla emniyet güçlerine teslim etmişti.

Sadece üç yıl sonra aynı meclis büyük bir “çifte standart” sınavıyla yüzleşti. 3 Kasım 1996'da Susurluk'ta bir kamyonun arkasına çarpan o Mercedes'ten devlet-mafya-siyaset üçgeninin kirli ilişkileri saçılınca, dokunulmazlıklar, bu topraklarda kime zırh kime sopa olduğunu gösteren bir turnusol kâğıdı hâline gelmişti. DYP milletvekili Sedat Bucak ve İçişleri Bakanı Mehmet Ağar hakkındaki "çete" fezlekeleri aylarca komisyon odalarında bekletildi. 1994'teki jet hızından eser yoktu; dokunulmazlığın ne kadar "kutsal" olduğu hatırlanmıştı. Nihayetinde Ağar ve Bucak'ın dokunulmazlıkları ancak 1997'nin sonunda, yoğun tartışmalarla ve toplumsal baskıyla kaldırılabildi.

90’lar biterken dokunulmazlık bu kez şekil değiştirdi; Meclis kararıyla değil, idari bir yolla kadük bırakılmak istendi. 1999 seçimlerinde Fazilet Partisi’nden milletvekili seçilen Merve Kavakçı’nın başörtüsüyle Meclise girmesiyle başka bir kriz patlak verdi. Dokunulmazlık, Meclis Genel Kurulu oylamasıyla kaldırılmak yerine, "izin almadan ABD vatandaşı olduğu" gerekçesiyle Bakanlar Kurulu kararıyla Kavakçı’nın Türk vatandaşlığı düşürülerek boşa çıkarıldı. Böylece başka bir ihtimal ortaya çıkmıştı: Bir milletvekilinin dokunulmazlığı kaldırılmadan da siyasi temsil alanının dışına çıkarılabilirdi. Süreç boyunca Kavakçı’nın vekillik hakları "yemin etmediği" gerekçesiyle tanınmazken, DGM Savcısı’nın gece yarısı gözaltı girişimine karşı TBMM Başkanlığı dokunulmazlık zırhını hatırlatmak zorunda kaldı. Nitekim AİHM de 2007 tarihli kararında Kavakçı’ya getirilen siyasi hak kısıtlamalarını halkın serbest seçim hakkının ihlali saydı.

2000'lerin başında, 90'ların yolsuzluk, ekonomik kriz ve Susurluk travmasından yorulan Türkiye, yeni bir aktörle tanıştı. Ezberleri bozma iddiasıyla sahneye çıkan AK Parti'nin söylemi netti: "Milletin vekili ile milletin kendisi eşit olacak. Dokunulmazlıkları kaldıracağız, milletvekili de dokunulmazlığın arkasına saklanıp hesap vermekten kaçmamalı." Muhalefet partisi CHP de kaldırılmasından yana olduğunu belirtince masaya oturuldu. Ama AK Parti'nin savunduğu, sadece vekillerin değil, yürütmenin ve yargının da kendi ayrıcalıkları olduğu, hepsinin birlikte ele alınması gerektiği yönündeki görüş, süreci fiilen kilitleyen bir manevra halini aldı. Kapsam genişledikçe reform süreci ilerleyemedi. Dosyalar yıllarca rafta bekletildi. 2007 Cumhurbaşkanlığı krizi, "367 garabeti" ve 2008 kapatma davası döneminde ise AK Parti, aslında bu zırhın kendisi için ne kadar hayati bir güvence olduğunu bizzat tecrübe etti. Askeri ve bürokratik vesayetin iktidarı kapatma tehdidine karşı, 1982 model dokunulmazlık, sivil siyasetin elindeki tek meşru savunma kalkanına dönüştü. Vaat edilen reform, yerini hayatta kalma refleksine bıraktı ve dokunulmazlık hiç kaldırılmadı. Aksine, yaklaşmakta olan çok daha büyük bir fırtınaya kadar iktidarın anayasal güvencesi olarak titizlikle korundu.

Takvimler 2016'yı gösterdiğinde, dokunulmazlık tarihi daha önce hiç görmediği radikal bir kırılma yaşadı ve zırh ilk kez tek tek değil, toptan tasfiye edildi. Süreç, Doğu ve Güneydoğu'daki hendek olayları ve sokağın yükselen milliyetçi tansiyonuyla filizlendi. Ardından Anayasa Değişikliği Kanunu’nun geçici maddesiyle 154 milletvekiline ait 810 fezleke için dokunulmazlık, tek seferlik bir anayasa değişikliğiyle toplu olarak kaldırıldı. Akıllara kazınan ise ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun kurduğu cümleydi: "Anayasa'ya aykırı olmasına rağmen ‘Evet’ diyeceğiz." Hukukun evrensel ilkeleri ile siyasi iletişim korkusu ve algı yönetimi karşı karşıya kalmıştı. Aralarında HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ'ın da bulunduğu çok sayıda milletvekili gece yarısı operasyonlarıyla gözaltına alındı ve tutuklandı. Oylamaya "Evet" diyen partinin milletvekili olan CHP'li Enis Berberoğlu da payına düşeni aldı ve MİT Tırları davasından tutuklanarak cezaevine gönderildi.

2020'li yıllara gelindiğinde dokunulmazlık zırhı bu kez yüksek yargı organları arasında bir yetki savaşına dönüştü. Gezi Davası tutuklusu iken 2023 genel seçimlerinde Hatay Milletvekili seçilen Can Atalay, mazbatasını alıp TBMM üyesi oldu. Anayasa'ya göre, vekil seçilen kişi dokunulmazlık kazanıyor, hakkındaki yargılamanın da durması gerekiyordu. Anayasa Mahkemesi, Atalay'ın hak ihlaline uğradığına ve derhal tahliye edilmesi gerektiğine iki kez hükmetti. Fakat Yargıtay 3. Ceza Dairesi bu kararı tanımadı, üstelik kararı imzalayan AYM üyeleri hakkında suç duyurusunda bulundu. Yargıtay'ın bu kararı Meclis kürsüsünde okutuldu ve Can Atalay'ın vekilliği düşürüldü.

Dokunulmazlık zırhı, zaman zaman muhalefeti hizaya getiren kullanışlı bir sopaya dönüştü

Bugün gelinen noktada dokunulmazlık mekanizması, özellikle muhalefet milletvekilleri bakımından ağır bir yargısal baskı tartışmasının merkezinde. Yeni kurulan Yeni Parti’nin genel başkanlığıyla birlikte Mecliste ana muhalefet liderliği koltuğuna oturan Özgür Özel ve kurmayları hakkında peş peşe hazırlanan fezlekeler, Meclis komisyonunun önünde bir cephane deposu gibi bekliyor. Ağustos 2026 itibarıyla TBMM Anayasa-Adalet Karma Komisyonu’nun önünde büyük çoğunluğu muhalefet milletvekillerine ait binden fazla dokunulmazlık dosyası bulunuyor. Her ne kadar 83. madde, milletvekillerinin Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden dolayı sorumlu tutulamayacağını söylese de, fezlekeler arasında dokunulmazlığın kurucu felsefesini, yani siyasi eleştiri ve kürsü özgürlüğünü doğrudan ilgilendirenler de yer aldı.

Siyasi bir krizde kurulan sert cümlelerin doğrudan Meclis Karma Komisyonu’nun önüne dökülmesiyle, fezlekeler tam da Mecliste sandalye sayısı hesabı yeniden yapılırken komisyon gündemindeki sırasını beklemeye başladı. Meclis ile yargı arasındaki güç ilişkisi tartışmaları da bu birikme nedeniyle meselenin merkezinde. Müdahalenin dokunulmazlığın en dokunulmaz kabul edilen çekirdeğine, mutlak yasama sorumsuzluğuna kadar uzanması da tartışmayı daha kritik bir boyuta taşıdı. İYİ Parti Grup Başkanvekili Turhan Çömez hakkında, TBMM kürsüsünden yaptığı bir açıklama nedeniyle “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçundan resen soruşturma başlatıldı ve Meclis kürsüsündeki söz ceza soruşturmasına konu edildi. TİP Milletvekili Sera Kadıgil’in İzmir mitingindeki siyasi konuşması nedeniyle “Cumhurbaşkanına hakaret” ve “tehdit” suçlamalarıyla yine resen soruşturma başlatıldı ve tartışma başka bir alana taşındı.

Asırlar önce halkın sesini korumak için ortaya çıkan dokunulmazlık zırhı, tarih boyunca zaman zaman muhalefeti hizaya getiren kullanışlı bir sopaya dönüştü, siyasi bir strateji haline geldi. Belki de unutulan, hikâyenin en başındaki hakikatti: O zırh vekillerin şahsını korumak için değildi; amaç, halkın sesini güce karşı korumaktı. Peki, tüm bu siyasi çekişmelerde susmak zorunda kalan vekiller miydi, yoksa halkın ta kendisi mi?

Kaynak: Haber Merkezi

Abone Ol

İyi gazetecilik posta kutunda!
Güncel haberler, haftalık ekonomi bülteni ve Pazar derginiz Plus’ı email olarak almak için abone olun.